Andıç: yayınlayacağım tüm fotoğrafları ben çektim.

Başlık, ihtiraslı bir diziden alınmış gibi olabilir fakat yazıyı okudukça anlayacaksınız. Tarihe nasıl ihanet ettiğimizden, Marmaris’in neden güzel olduğuna kadar…

Okulu bitirdikten sonra (Şubat), 1-1,5 ay kendime boşluk vermek istedim. Dinlenmek, kafamı toplamak, hiçbir şey yapmamak için. Hayatı bir yol olarak değerlendirirsek, muhtemelen en fazla yolun bağlandığı bir kavşakta duruyorum. Bir sürü seçim şansım var (ya da en azından bana öyle geliyor). Malûm, kader kavramını şiddetle reddederken, yaşadıklarımdan gördüğüm üzere; aslında hayatımızda olan her şey, hayatımıza giren her insan bizi bir yerlere yönlendiriyor. Hele hele en büyük iyiliği ise, bize kötülük yapmak isteyen; işte baskı kuran, önümüzde sürekli set çekmeye çalışanlar yapıyor.

O yüzden, benim açımdan olsa da; seçeneklerim var ve sakin kafayla değerlendirmek istiyorum. 2030’a kadar 12 yıl var ve göz açıp kapayıncaya kadar geçecek. Doğru hamleleri, doğru yerde, doğru şeyleri yapmaya çalışacağım. Fakat biliyorum ki esas tecrübe burada değil. Esas tecrübe; büyük hatalar yapıp, sonuçlarından ders çıkartıp, zararlarını en aza indirgeyebilmekte. Ancak bundan sonra tecrübe kazanılabiliyor. O yüzden biran önce hata yapmaya başlamam gerek.

Eskişehir’den Marmaris’e

12 aylıkken geldiğim dedem ve anneannemin evi, benim yerimdir yurdumdur, toprağımdır. Porsuk kenarında, güzel ve bahçeli bir ev. O yüzden İstanbul’dan kaçtım ve İstanbul’a görece yeşillik olan, insan konusunda da güzel ötesi olan bu şehirde dinlenmeye geldim. En azından planım buydu.

Aile fertlerini ziyaret ettim. Evde ise deli gibi uyuyorum. 1 hafta – 10 gün, inanılmaz şekilde uyudum. Anneannem ise şöyle bir şey söyledi: “ben de emekli olunca böyle çok uyumuştum”. Herhalde yorgunluk, stres veya neyse ne.

Bilgisayar açıyorum, yapacak bir şey yok. Her şeyden sıkıldım. Kitap okumaya verdim iyice kendimi. Bir de sahafları keşfettim burada. 30-40 liralık kitaplar, temiz ve ikinci el; 10 lira. İnsancıl özellikle iyi, İtalik vs var. Gidemediklerim de var. Üzerine sevdiğim ve yazabildiğim tek kalem olan Artline’ın 0,2 uçlu mavi kalemini de buldum (Specturm). Merak eden varsa:

**

Derken hiççç hesapta yokken, babamlar dedi ki; biz Marmaris’e gideceğiz. Bakarız falan dedim. Derken iş sonraki haftaya sarktı, ben de o hafta İstanbul’a gidecektim. Annemin işleri İstanbul’da uzadı, sonra geleceğim dedi; yine Marmaris işi olumlu gözüktü.

 

Marmaris! Ne Güzelsin Sen!

Daha önce Alanya tarafında kalacak yerimiz vardı, severdim de. Oralara giderken, yaz ayında; Afyon tarafını geçince sıcaklık ve hava değişimi hissedilirdi. Zaten anlıyorsunuz Türkiye neye göre 7 bölgeye ayrılmış.

Aynı şekilde Kütahya, Afyon derken birden Denizli’ye geliyorsunuz. Allah’ım ne Denizli ama… Yol kenarında yemek yedik, çöp şiş söyledim söylemesi ayıptır; geldi. Yol kenarı diyorum dikkat! İstanbul’daki arkadaşlar falan bilecektir neden vurguladığımı. 5 şiş geldi. Öyle bir et var ki, of of of… Bir de Osmanlı şerbeti yapmışlar. Hadi reklama girmek, yerin adını da vereyim, Köfteci Wedo (ya da Webo gibi bir şey idi).

Tabi İstanbul’dan sonra, Eskişehir’den sonra işler karışıyor. Belki daha iyisi vardır, belki orada yaşayanlar bunu beğenmez, nedir ne değildir bilmem ama lezzetli geldi. Doyurucu zaten. Şerbeti de mükemmel.

Derken manzara başladı tabi. Kocaman, heybetli dağlar; ağaçlar…. Hemen durup durup fotoğraf çektirdim. Şimdi size göstersem ve yeşillik yerde yaşasanız bu ne diyeceksiniz belki. İstanbul’dan sonra, el ile yeşillendirilmiş Eskişehir çok güzel geliyor. Fakat buraları doğal. Görmemişiz işte. Fethiye’de yaşayan tanıdığıma, Porsuk nehrini atıp, “aman ne yeşil, ne güzel” diyecek kadar densiz bir adamım (oralara gidince fark ettim, geleceğim).

Gökova Ne Yaptın? (Akyaka?)

İlerlemeye başladık yolda, tabi ağaçlar git gide değişiyor. Nasıl ormanlar… En son Bulgaristan’da görmüştüm. Evet Trakya’da yeşildir ancak Muğla’nın ormanları neymiş böyle? Tabi babam direksiyona geçti, ben yolları izliyorum. Allah’ım bir gün dağ, ağaç izleyeceğim aklıma gelmezdi. Hele hele mimari… Biz Eskişehir’de saçma salak mimariler gördük (Odunpazarı hariç), İstanbul’da kocaman kocaman binalar ama hiçbir sanatsal anlayışı olmayan, estetik yoksunu yapılar gördük… Buraları neymiş böyle?

Derken geçitlerden falan geçtik, biraz yağmur var. Dağdan aşağıya iniyorken, tam da göremedik ancak bir manzara var ki sormayın. Çektik hemen.

Şimdi ben burada vereceğim de, telefonun kamerası iyi olmasına rağmen; bu tarz doğal güzellikleri yansıtmakta başarısız.

 

**

Belki bunları vererek size kötülük yapıyorum. Çünkü bu güzelliği anlatmak, resimle falan gösterebilmek imkansız. Gidip, görmeniz gerekiyor. Şu bulunduğun yerden, manzaraya bakarak her gün kahvaltı yapsan; kahveni içsen 5 yıl ömrün uzar sanırım.

Gökova diyorum da, Akyaka diye geçiyor sanıyorum bilemem. Ula yolu galiba onu da bilemiyorum. Güzel bir yer işte…

Burası ile karşılaştım. Gidesim gelmedi.

Bir insan çimen yeşilini çeker mi? Garip gelebilir ancak çektim.

**

Derken Marmaris’e Geldik

İlk olarak Atatürk heykelinin olduğu yere gittik ama… En son orta okulda Fethiye, Ölü Deniz gezimiz vardı. Oraları gördüm de, tam hatırlamıyorum pek. Burayı görünce anımsadım…

Ben öyle uçsuz bucaksız denizi sevmiyorum. Marmaris’e bir bakıyorsun, karşıda adalar. Bir nevi İstanbul Boğazı gibi. Karşıda bir şeyler var. Bu bile başlı başına sevinecek iş.

Gittiğimiz gün yağmurluydu, ertesi gün öğlene kadar yağdı. Sonra iyileşti, bir sonraki gün ise bizim için güneş yüzünü gösterdi.

İçmeler – Marmaris:

 

Akyaka – Marmaris evlerine de bir bakış

**

 

İhanet!

Şimdi iş politik ve tarihi ihanete geldi arkadaşlar.

Akrabamız, orada 24 yıldır emlakçılık yapıyor. Haliyle gidelim, görelim, nerede ne var; uygun bir şey var mı diye bakalım istedi. Dolaştırdı. Her yeri güzel. Bir çok yere gittik; Orhaniye, Selimiye, Boz Burun… En lüksten, biraz daha sakin yerine. 1 milyonluk yerde gördük, 30 binlik yerde. Tabi başka yerde olsa alırsın hemen orman içi, elektriği ve suyu var. Fakat burada insan şımarıyor. Güzelliğe, lükse insan kolay alışır.

Derken arsa-tarla ayrımını öğrendim tabi orada. Bakıyoruz aşağıya, anlatıyor akraba; buralarda imar yok. Diyorum ki, “e abi bu evler ne o zaman?”. Ne olacak kaçak. Diyorum ki yıkılmıyor mu? Güldü bana.

Evi yapıyorsun, gelip mühürlüyorlar. Ödüyorsun 3-4 bin lira cezayı. Kesiyorsun mührü tamam. Bir daha karışan yok, görüşen yok. Evi yıkan hiç yok. Her yer böyle.

Ortaokul, lise, üniversite boyunca ezber ve kopyacılığın neden kötü olduğunu blogda defalarca anlattım.
Gözünle görüyorsun işte. Herkes üçkağıtçı, hak-hukuk ara ki bulasın!

Cebinizden 3 lira çalsalar, hesabını sorarsınız. Hakkınız gasp ediliyor, ayrım yapılıyor; kimseden ses seda çıkmıyor. İmkan olsa, onlar da yapacak çünkü.

Tarihi Rezillik!

Apar topar geldiğimiz için, pek etrafta ne var ne yok bilemedim. Fakat dediler ki bir kale var. Yahu dedim Rodos seferi yapıldı; belki buradaki kaleye de gelmiştir Sultan Süleyman. Ya da başka bir paşa, vs gelmiştir. Bir gidip bakalım Kanuni’nin de hayatını açıp okumamışım, o da benim rezilliğim olsun.

Nerede diyorum kale için, şurada diye gösteriyorlar. NERESİ? Bakalım görebilecek misiniz?

**

Nasıl görebildiniz mi kaleyi?

Doğu Roma topraklarında, sonradan Osmanlı gibi önemli bir imparatorluk toprağında, Rodos seferinde (tahminim doğru çıktı, Kanuni Sultan Süleyman buraya gelmiş ve annesi adına Kervansaray yaptırmış), gelip konaklanılan yer işte böyle gömülmüş.

Etrafında, adeta kaleyle yarışır gibi 3-4 katlı binalar, kale resmen parazit gibi binalar tarafından sarılmış. Bırak Topkapı gibi yeşillik etrafını! Yok eskiden beri varsa, onları bırak, yenilerini yaptırma.

Durun daha bitmedi rezillik, ben size göstereceğim:

***

Bakın, Rodos gibi çok önemli bir ada alınmadan önce; Kanuni Sultan Süleyman, bu yollara sarnıçlar yaptırmış. Kuşatma uzun sürerse asker sıkıntı çekmesin diye. İkmaldir şudur budur uğraşmışız.

Rodos’a gitmeden önce, Kanuni Sultan Süleyman (Avrupa’nın Muhteşem  dediği Sultan Süleyman) buraya gelmiş. Rodos şovalyeleri gibi önemli bir oluşumun sonunu (en azından Rodos’ta) getirmiş; Ege ve Akdeniz’in üstünlüğünü kazanmış.

Biz mi? Görüyorsunuz etrafını parazit gibi saran yapıları, o yapılardaki çamaşırları… Ben Hafsa Sultan’ın Kervansaray’ına gidemedim (hemen dibinde, önünden geçtim ama acele etmemiz gerekiyordu). Bar var mı bilemedim fakat Hafsa Sultan’ın (yanlış hatırlamıyorsam) desteği ile yaptırılan Kervansaray’ın içi şimdi alkol almak için “Sultan Bar” haline dönüştürülmüş. Bunu daha sonra utanıp, Eskişehir’e geldiğimde aldığım Dünyaya Hükmeden Sultan Kanuni kitabından okudum (Talha Uğurluel yazmış, Timaş yayınları). Belki durum değişmiştir ancak tarihe verdiğimiz değer ortada.

Yani “Yürüyen Köşk” ne zaman devreye girdi, ne oldu açıp okuyun. Kaç kale, kaç tarihi yer ne zaman restorasyona uğradı açıp okuyun. Yazık. 1990’lara kadar tarihten kopmuşuz. Atatürk’ün o emeğini neden devam ettirmediler? Yazı. Şimdi İstanbul’da Surların restorasyonuna bakıyorsun, plastik beyaz taş sanki. İçin sızlıyor. Fatih Sultan Mehmet’in girdiği sur kapısına bakıyorsun… Bir gidip görün anlayacaksınız.

**

Talha Uğurluel’in yazdığı kitap hem içerik bakımından hem dil bakımından hoşuma gitti. Fakat kitap tasarımı olarak, sanıyorum ki hayatımda gördüğüm en güzel kitaplardan bir tanesi. Tehzib sanatı ugulanmış yer yer. Minyatür önemli belgeler falan… Helal olsun dedim. Kitapları ve kısaca sayfalarını vereyim, ilk cildi bitti; şimdi ikinci cildini okuyorum.

***

**

 

Hani Tarih? Neo-Osmanlı Falan?

Evet AK Parti iktidarının özellikle 2010’lara kadar güzel bir yatırımı vardı. Şimdi restorasyon adı altında cozutulsa da. Gerçi yine Kültür Bakanlığı’na güzel bütçe gidiyor, Müze Kart gibi güzellikler var ama bu rezillikleri kaldıramıyorum ben.

Üstelik sadece AKP’ye değil, önceki dönemleri de düzgünce eleştirmek gerek. Bizim tarihimize neden sahip çıkılmıyor?

Müze Kart Olayı

Sarayı gezmek istemiştik arkadaşlarla toplanıp, 35 lira demişlerdi o dönemde! Ne olduğunu anlamadık, dedim ki kardeşim biz Türk’üz, burada tarihimiz yatıyor falan… O zaman Müze Kart var mı bilmiyorum. Şimdi dediler ki Müze Kart al. 50 tl veriyorsun, müzelere giriş ücretsiz falan. Aldım. Çok güzel.

FAKAT….

Fakat/ama varsa; cümlenin başındaki değer kayboluyor işte. Bu iş, bize yani Türklere yaraması gerek. Bir geliyor yurt dışından turistler, abicim alıyorlar 50 liraya Müze Kart ve her yere ücretsiz giriş. Ayıp yahu. Adamlar geliyors,a müzelere giriş parası ödeyecek. Bölge bölge belirle, 100 de, 120 de… Örneğin İstanbul için çıkart, 200 de. Turiste özgü yani. 200 versin, 3 ay boyunca her yere sınırsız girsin.

Muğla’da benim haritadan sayabildiğim kadarıyla 17 kale var. Hesaplarsın dersin ki Muğla için 150 lira. 3 aylık. Neden vatandaşın ile turist bir tutuluyor?

**

Pasaport kontrolüne gitmiştim bir iki yıl önce, İranlılar Türk tarafında. Dedim siz Türk müsünüz? Anlamadılar. Türkçe bir şeyler söyledim yok. İngilizce, yok. Dedim ki sizin yer diğer taraf. Önde bir tane dangalak “bir şey olmaz olmaz” dedi. Geçirdiler bunları.

Dedim ki memura; memur bey buradan yabancılar geçebiliyor mu? Ben geçirmedim dedi, yok dedim siz değil, yan taraftaki bey efendi geçirdi. Geçebiliyorlar mu dedim? Biz yurt dışına gittiğimizde hemen bizi “diğer” tarafına alıyorlar. Biz ise çatır çatır geçiriyoruz bu arkadaşları… Yandaki diyor ki, “KKTC vatandaşlarıydı”. Yahu dedim ben de Kıbrıs’tan geliyorum, adamlar tek kelime Türkçe bilmiyor, İran pasaportu var; Tebriz Türk’ü bile değil. Sustu. Gittim BİMER’e şikayeti çektim. Bildiri yayınlamışlar, şimdi dikkat ediyorlar.

Aynı şekilde turistler ile Türk vatandaşlarının ayrıcalığı olsun. Ben Müze Kart çıkmasın turistlere demiyorum, biraz daha tuzlu olsun kardeşim. Yazıktır.

***

 

Hazır Yeri Gelmişken Bir Başka Rezalet : Pamukkale Travertenleri

Yine buraya küçükken gidip, ayak sokmuştum. Şimdi ise sararmış, bazı yerleri simsiyah olmuş… Yine içim acıdı.

Anlatan kişi, bu konuda uzman akademisyen. Anneme anlatmış, ben annemden duyuyorum. Tam Eskişehir’e dönünce gerçekleşti, konu açılınca konuşmuşlar çünkü ben resimleri gösterip, rezil olmuş dedim.

Biliyorsunuz Pamukkale travertenlerinde sadece göze güzellik yok. Ayak basıp rezil ettiğimiz yerde prebiyotikler falan var. Yani vücut için yararlı olan organizmalar. Zamanında gelmişler, buradan alıp, çoğaltmışlar. Sonra bunları patentlemişler. Biz, ülkece uyuduğumuz için hâlâ mevzu ortaya çıkmamıştır.

Eskişehir civarında yetişen ve Kangal gibi olan Akbaş cinsi köpeğin nesli tükenme tehlikesi varken; Amerikadan birileri alıp, yavruları götürdü ve biz de VERDİK! Orada, en iyi çoban köpeği seçildi, yetiştirilme çiftlikleri kuruldu. Yeni yeni Eskişehir’de de çiftlikler kurmaya başladık. Sonra sahip çıktık.

Ankara keçisi. Biliyorsunuz yünü değerlidir. Afrikada (yanlış hatırlamıyorsam Güney Afrika Cumhuriyeti olabilir), buradan alıp, oraya götürmüşler. Şimdi pazar payında lider Türkiye değil.

Aynı şekilde acı kavundan yapılan sinüzit ilacı var. Bizim hoca İtalya’ya gidip boşboğazlık yapmış (kim olduğunu da yazmayayım ki, onuru kırılmasın!), İtalyanlar da sözümona “patentli” falan yazıp şimdi satıyor. Yıllarca Anadolu Üniversitesinde yapıldı bu ama işi uyanamadık. Bizde kızarak, ürünü tekrar Anadolu topraklarında üreteceğiz. Ama konuyla bağlantısı nedir? Tohumları istemişler yıllarca. Peki şimdi? Muhtemelen buradan alıp gittiler. Çünkü acı kavun dediğimiz şey, kurak ve bozkır topraklarda yetişir. Eskişehir’de, şehrin içinde var yerler o derece.

**

Sizin anlayacaksınız sevgili dostlar, hiçbir şeye sahip çıkamıyoruz. Tarihimize çıkamadığımız gibi tohumlarımıza, hayvanlarımıza da sahip çıkamıyoruz. Parayı gördüğümüzde zaten milliyetçilik falan uçar bizde. Ne yazık ki durum bu.

Pamukkale’nin son halini merak ederseniz; az bir yerde veriliyor su. Oraya da ayak basmadan önce başka yerde dezenfeksiyon falan yapılmadığından ve herkes oraya yüklendiğinden başı simsiyah. Artık parmak arası kirlerinden mantara ne ararsanız o bembeyaz güzelim yere yapışmış. Sanırım suyu otele falan verdiklerinden kesilmiş. Yani o konuda da bilgim yok ancak durum şudur:

 

**

 

Eee Maddiyat?

Aşktan sonra maddiyat başlığı geldi, manidar 😀 Yok yok değil. Gözü görmez insanın.

Anlatayım (hatta yeri de vereyim); Armutalan Kültür Merkezi gibi bir şey var, karşısınta Çıtır Pide (ya da Arif’in yeri) gibi pide salonu var. Gittik ilk akşam, incecik pide. Tadı muhteşem. Fiyatı 12 lira… Yarısını yedim, patlıyorum. O kadar lezzetli ki, bir daha yedim. Sonra bir daha gittim.

Eskişehir’de bu lezzette bir şey bulmak zor, yakını ise 20-25 lira. İstanbul’da ise pide fiyatları 20 lira civarı. Lezzetli bir şey yeseniz, aynı lezzeti yeseniz sanıyorum ki 40-50 lira sadece pideye verilir. Yani lezzet var ama yüksek ücrette.

Dedim ki akrabaya, abi dedim yazın 3 katına mı çıkıyor ücret? Dedi ki iyi sordun. Yerini bilirsen. Yani şimdi, kışın bile gitsek kişi başı 100 liraya balık yiyeceğimiz yerler var. Ancak yerini bilirsen, şimdi 7-8 liraya lezzetli balık yeriz ama ekmek arasında dedi. Pideciyi sordum; dedi ki yok 12 liraysa, 15-16 olsun en fazla dedi. Yeri bileceksin yani.

İstanbul’u düşününce…
Yeşillik yok, havası rezil, bir deniz var ki pislikten süzme yoğurt gibi sallanıyor…
Bir yere gitsen, desen ki pide yiyeyim; bulamayacaksın 20 liradan aşağıya…

Haliyle Marmaris işi aklıma yattı. Yeşillik korunmuş, umarım daha da talan edilmez. Tarih daha iyi korunu. Marmaris dediysem içinden bahsetmiyorum bu arada, köylerinden bahsediyorum. İçi zaten şehire dönmüş. Kalabalıklaşmış, betonlaşmış. Köylerine gideceksin. Portakal, mandalin ağacı var. Yere düşenin tadına baktım, o bile lezzetli.

 

Sonuç Olarak Ne Oldu Şimdi?

Ne olacak…
Hayatımda en sevdiğim, doğduğum ve büyüdüğüm şehir olan Eskişehir’e; HAYATIMDA İLK KEZ geldiğim, fakat geldiğim için de sevinmedim. Burukluk oldu içimde. Oraları, oradaki insanları(!) bırak gel buralara… Yeşili, denizi, temiz havayı bırak gel… Hele hele, buradan İstanbul’a gideceğim ve bir süre orada kalacağım.

Muğla taraflarında belki sürekli yaşanmaz. Ben yapamam. İstanbul’dan sonra, Eskişehir bile kasaba gibi gelmeye başladı. Marmaris, Fethiye falan? Yok yok yok… İstanbul-Eskişehir bana şehir içi yol gibi geliyor artık; kalkıp ufak yerde yaşayamam. Öte yandan havanın rezil olduğu, meyve ve sebzede tat olmamasına rağmen pahallı olan ve ulaşıma günde 2-3 saat harcadığın İstanbul? Yok orası da olmaz.

O kadar karma karışık bir duruma girdim ki anlatamam…

Gittiğim iyi oldu, Eskişehir’de dağıtamadığım kafamı Marmaris’te dağıttım. Öte yandan öyle dertlerle, öyle soru işaretleriyle döndüm ki… Ne kafamı toplayabiliyorum, ne yarını düşünebiliyorum.

***

Özetlemem gerekirse; insan Marmaris ve civarına aşık oluyor…