Solcu musun sağcı mı? Hayatımda duymaktan en çok nefret ettiğim sorulardan birisidir. Genelde insanların kalıplaştırma ve kalıplarda yaşama gibi saçma bir alışkanlığı vardır. Ne yazık ki siyaset konusunda da böyle. İnsanların tıp, uzay, fizik alanlarında aile meclisinde ve dost sofralarında bu kadar kolay atıp tuttuğunu görmezsiniz. Ancak konu futbol ve siyaset ise…

Bunu kırmak için açtığım blogda Türkiye’nin başka bir sorununa açıklık getirmek istiyorum: liberallerin kendini solcu zannetmesi.

andıç: Siyasal düşünceler ve farkları yazının altına doğru.

Sol ve Sağ Nedir?

Öncelikle bunu açıklamak çok daha doğru olacak sanıyorum.

1789 dönemine. Fransa’daki Ulusal Meclis (Assemblée Nationale) üyeleri; eğer kralı (6. Louis) destekliyorsa sağına, karşıtsa soluna oturdu ve buradan başladı. Yani yeni bir sisteme geçmek isteyen yenilikçiler solcu olarak anılırken; sistemin sürmesi yönünde karar verenler sağcı olarak anılmaya başladı.

Buradan yola çıkarsak solcu musun sağcı mısın dediklerinde neden kan beynime sıçrıyor bunu da anlatayım.

Eğer konu:

  • Çocuk hakları,
  • Kadın hakları,
  • Çevre

gibi konularsa sol bir çizgideyim. Kadınların yaşam alanlarına katılması, erkeklerden sırf kadın olduğu için ayrıştırılmaması (bknz 1960’larda dahi bazı ülkelerde kadınların sırf kadın olduğu için maaş alması) gibi durumlara karşı çıkıyorum.

Ya da bir ormanın “katledilerek” ve diğer canlıların düşünülmeden sırf “egunumi söper” demek için taş ocaklarıyla falan donatılmasına; şehirlerin bina tarlası haline dönmesine katiyen karşı çıkıyorum. Tarım, hayvancılık, işçi konularında da sol düşüncenin eserlerini barındırıyorum.

ANCAK, konu :

  • Dil,
  • Tarih,
  • Kültür

ise, yozlaşmamıza, değerlerimizi kaybetmemize “aplikasyondan lokasyon gönderen” iş merkezi (anlayacağınız dilde plaza) çalışanlarına; yabancı tanıtılara (tabela) yani Arapça ve İngilizce (Lavash gibi) durumlara karşı çıktım.

Binlerce yıllık Türk kültürümüz varken; gözümün önünde bu kültürün Batı özentiliği ile yozlaşmasına ya da İslam adı altında Araplaşmasına karşı çıktım.

 

Politik Görüşler

Marksist düşünce vardır; sınıf mücadelesiyle başlar (işçi sınıfı ve burjuva), bunu uluslararası alana sömüren ve sömürülen ülkeler olarak devam eder. Marksist düşünceye göre bir çok şey yorumlanabilir.

Ya da liberaller vardır; devletin mümkün olan en az müdahale ile (ki bazı liberaller ve libertanlar vergiye dahi karşıdır bu bağlamda), bir düzen yakalanacağına ve özel mülkiyet gibi kavramlara oturtup her şeyi açıklarlar. Uluslararası ilişkide ticaretin dostluğu getireceğine, herkesin iyi olduğu işi yapması gerektiğine inanır.

Gerçekçi dediğimiz ve İngilizce’de “realist” diye geçen ama bana göre Devletçi ya da gerçekçiden daha farklı açıklanabilecek bir bakış açısı var. Bu grup ise güvenlik-özgürlük dengesinde liberallerin aksine güvenliğin önemini vurgular. Uluslararası alanda hükmetler üstü bir otorite olmadığından kaos var denir, bu yüzden ülke güçlü olmalı der. Genelde uluslararası alanda ağırlıkla kabul görür.

Muhafazakarlık ise serbest piyasa gibi değerleri kabul ederken, milli değerlerin korunması, aile değerleri ve kültür gibi sosyal korunmacılığı öneçıkartır. Muhafaza = koruma ve siyaset biliminde bizdeki anlamıyla “dindarlık” falan demek değildir.

Altta göreceğimiz gibi bu işin ekonomik ve sosyal alanları var. Ekonomik alanda liberal olan ama sosyal alanda tamamen farklı değerler barındıran hatta zıt düşünenler var; sosyal demokratlar, gerçekçiler, muhafazakarlar, liberallerin kendileri gibi…

Bunların dışında farklı teoriler de var ancak bu üç tanesi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde gördüğümüz teorilerdir.

Türkçesiyle;

Marksist, komünist düşünceyi yani solun temelini oluşturur. Türkiye’de gerçek bir sol olmadığında, sol işi CHP’ye kalmıştır. Fakat TKP, hatta çoğu konuda siyaset bilimi açısından HDP soldur. CHP bu anlamda bir sol değildir.
Gerçekçi düşünce de sağ diyebiliriz. Yani MHP’nin çizgisi örneğin. Devlet önemlidir vs.
Liberal görüşte (tabi LDP’ye buradan selam çakmak gerek), görüş düzleminde daha geniştir. Sosyal demokratlarda da liberal düşünce vardır, AKP’nin 2002-2007 yılları arasında olduğu gibi muhafazakar liberaller de vardır.

Ancak MHP mevcut düzeni koruması gerekirse (sağcı olarak) neden referandumda EVET dedi diyebilirsiniz. Burada da devlet güvenliği işin içine giriyor. Ya da CHP bahsedildiği anlamda solcu değilse nedir? 6 ilkeye ve Atatürkçülüğe, kuruluş değerlerine bağlıysa solculuktan çok sağcı olmuyor mu?

Tataaammm… İşte sol ve sağ bu yüzden halk arasında geçerli olsa da; politik teorilere göre işler karışıyor. Siyaset bilimi öğeleriyle bakmamız gerekecek (Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset bilimi kitabı ve Yordam Kitap’tan Siyaset Bilimi kitaplarını size şiddetle öneririm, 4 yılda öğrendiklerimizi 2 kitaptan öğrenebilirsiniz; ayrıca Andrew Heywood’un Politika kitabı başlı başına bir eserdir).

**

İşte bu yüzden sokaktaki herkesin siyaseti bu derece keskin konuşmasına tahammül edemiyorum. Kavramları, teorileri öğrendikçe; bunlara yorumladıkça işler karışabiliyor.

Bu olaya geri döneceğim…

Solcular Nasıl Liberal Olabilir?

Türkiye’de solcuyum diyenlerle konuştuğumda ortak bazı şeyleri duyuyorum;

  • Konuşma özgürlüğü,
  • Basın özgürlüğü,
  • Sivil haklar,
  • Laiklik

Bilin bakalım bu değerler kimlere ait? Sola yani solun temeli olarak görülen Karl Marks ve Engels gibi düşüncelere ve onları izleyenlere ait değildir. Bunlar, aksine “özgürlük ve mülkiyet” hakkıyla yola çıkan liberal görüşe aittir.

Serbest piyasa örneğin… Marksist teoride bu kabul edilemez. Sovyetlerde olduğu gibi planlı ekonomi gerekir, eşitlik gerekir (ülke kaynaklarına, madenler vs gibi eşitçe ulaşım hakkı gerekir; yani kişi ve kuruma değil, bu tarz şeyler “halka” aittir ama devlet bunları işletir).

Detay için : ekonomik sistemler ve farkları

**

Ufak bir detay:

Daha önce “komünizmin anlatılmayan tarihi” başlıklı gönderimde de yazdığım üzere; “faşist” denilen Nazi Almanyası da aslında komünistti.

Haydaaa… İşler karıştı değil mi? Ekonomik biçimde, Naziler sosyalizmi savunuyordu. Peki fark neydi? Karl Marks’a göre ayrım sınıflara göre yapılıyordu. Burjuva vardı, işçi sınıfı vardı. Bunun ötesinde Karl Marks’ın düşüncesine göre insanlık tarihi şu şekildeydi:

1- temel komünizm
2- feodalizm
3- kapitalizm
4- sosyalizm
5- komünizm

Hatta sosyalist devrim olduğunda hâlâ feodal düzende olan (Doğu bölgemizde olduğu gibi) çeşitli topluluklar geç kalmış olacak ve bunların “temizlenmesi” gerektiğini savunuyordu.

Oldukça zayıf sınıf ve ırklar, yeni yaşam koşullarını oluşturmak için ortadan kaldırılmalıdır. Devrimsel bir toplu ölümle can vermelidirler.
– Karl Marx
(People’s Paper, 16 Nisan 1853)

Ve güncel çatışmanın sanayi devriminden sonra işçi sınıfı (fabrikalar nedeniyle) ve bunları yönetenlerin çatışmasına döndüğünü anlatıyor ve ayrımı “sınıf” ayrımına göre yapıyordu…

Sonra Naziler geldi. Ekonomik sistem yine komünistti. Fakat “ayrım” sınıflara göre değil de ırklara göre yapıldı. Kendi ırkından olmayanlar temizlenmeliydi (Karl Marks’ın zayıf sınıf ve ırklar -Polonya gibi- temizlenmesi)…

Şaşırdınız mı? Aslında faşizm ve komünizm birbirinden çok farklı şeyler değildir.

NAZİ ne demek? NAtional soalismus (nasyonal sosyalizm yani ırksal/ulusal sosyalizm) sözcüklerinden gelir.

 

Solcu Olduğunu İddia Eden Liberallere Geri Dönelim

Gördüğünüz gibi; planlı ekonomi, basın özgürlüğü, özel mülkiyet (evinizin ve dükkanınızın falan olması) gibi şeyler komünist (haliyle faşist) düşüncelere göre imkansızdır.

Haliyle Türkiye’deki solcuların bu anlamda solun temeli olan Marksist düşünceye katıldıklarını düşünmüyorum. Mesela komünist bir ülkede ne kadar konuşma özgürlüğü olabilir? (örneğin Torçki) Ya da ne kadar basın özgürlüğü olabilir? Mesela glasnost ve perestoroyka yenilikleri (ki Sovyetleri çöküşe götürdü) ekonomik alanda liberallerle rekabet edebilmek ve sosyal alanda da halkın haber alma özgürlüğünü getirmiştir.

Bu anlamda perestoroyka daha liberal (yani mülkiyet hakkı) değerlerini ve glasnost’ta halka bilgi verilmesini getirmiştir. Tabi bu çöküşe neden oldu. bknz: Sovyetlerin Çöküşü ve Sovyet Sonrası Rus Politikaları

**

Biraz Daha Karıştıralım Olayı

Liberaller “bırakın yapsınlar” denilen “laissez faire” ilkesini benimser. Buna altta ayrımda değineceğim. Fakat devletin vergi, kısıtlama gibi şeyleri getirmemesini; piyasanın kendini denetleyeceğini söyler. Arz-talep dengesi denir mesela. Temel buradadır.

Örneğin bir ürün çıktığında; ilk ise istediği fiyattan piyasaya girebilir. Fakat bu fiyat halk tarafından benimsenmezse, fiyatı indirmek zorunda kalacaktır. Derken burada “iyi kâr” olduğunu gören diğer şirketlerde bu işe girecektir v rekabet olacaktır. Rekabet olduğunda ise fiyat düşecek ve insanlar kaliteli ürünleri ucuz fiyattan alabilecek.

İşte kısaca serbest piyasa… Burada sıkıntı nedir? Şirketlerin tek amacı vardır: KÂR ETMEK. Başka bir şeyi umursamazlar. Haliyle çevreye zarar verebilirler sıkıntı olabilir. Devlet bunun için çeşitli önlemler ve yaptırımlar alacaktır. Fakat liberaller der ki “yahu şirket zarar verirse, zaten insanlar tepki gösterir”. Neredeki gibi? Volkswagen. Haliyle kendi kendine düzenleyecektir.

Olay burada patlak veriyor.

E Ben Bu Kadar Liberal Değilim!

Aynı fikirdeyiz. İşçilerle ilgili sorunlar, yoksukların düşünülmesi, fabrikaların denetimsizliğine karşı adımlar gibi çeşitti önlemleri DEVLET ALMAK ZORUNDADIR. Benim düşüncem.

Bu tarz bir düşünce de de sosyal demokrasi devreye giriyor.

O zaman kavramları inceleyelim.

 

Siyasal Düşünceler ve Farkları

Öncelikle tarihi bilmemiz gerek. Ne nedir, nasıl geldi, nereye gitti? Liberal düşünce can sıkıntısından çıkmadı.

Politik Teori ve Siyasetin Gelişmesi

Eski dönemleri düşünün; bir kral veya toprak ağaları (Land Lord denilen ve İngiltere parlamentosunun bir bölümü olan Lordlar Kamarası buradan gelir) bölgenin ve toprağın KOŞULSUZ sahibiydi. Topraklar, üzerinde yaşayanlar, hayvanlar her şey bunlara aitti. Karaklık dönemde, din adamları ve krallar iş birliği yapmış; kiliseler her şeyin tanrının olduğunu ve kralların ise tanrı adına yönettiğini falan anlatırdı.

14. Yüzyılda Fransız Kralı Louis ise “Devlet Benim” diyerek din adamlarını dahi kontrol altına almaya çalıştı ve başardı.

Hatta Latince olan İncil, ülke dillerine çevrilmeye çalışılmış ve büyük curcuna çıkmıştı. Türkiye’deki “Türkçe dua” ve yukarıdaki gibi “cennet için referandumda EVET deyin” diyenlerin olduğunu düşünürsek; biz karanlık çağdayız sanki.

Oysa Batı karanlık çağdayken, El-Farabi döneminde İslam’ın altın çağı yaşanıyordu (bknz: El-Farabi – İslam’ın Altın Çağı). Gel gelelim şimdi işler tersine döndü, Batı bizi geçti ve İslam yukarıda anlatılanlar gibi karanlık dönemi yaşamaya başladı (Türkiye değil, Ortadoğu, Arap Yarımadası, IŞİD’e vs bakınız).

**

Geri dönersek; bu şekilde yaşayan, her şeyin kral ve din adamların ayaklarının altında olduğu ve sürekli savaşların olduğu dönem vardı… Sonra birileri bunlara karşı çıkmaya başladı.

Aydınlanma Dönemi

Bu dönemleri teker teker ve ayrıntılı anlatamayacağım çünkü bir tanesi bile uzun. Kısaca; bilimsel düşünce ortaya çıktı. Teoriler, dolayısıyla bilim ortaya çıktı, sanayi devrimini tetikledi. Sanayi devrimiyle keşifler geldi; matbaa geldi, bu düşünceler yayıldı.

HALİYLE; din-bilim arasında savaş başladı ve düşünce akımı gelişti. Bütün bu filozoflar, üretilen teoriler her konuda olduğu gibi yönetimsel alana da sıçradı ve John Locke, Jean-Jacques Russo, Immanuel Kant; devamında Adam Smith, Karl Marks, Edmund Burke gibi kişilere ve bunların akımlarına yol açtı.

Güç Dönüşümü: Kraldan Toprak Ağalarına ve Halka

Yukarıda gördüğünüz gibi monarşiler vardı, krallıklar ve feodal yönetim vardı. İngiltere’de çok erken dönemlerde (13. yüzyılda başladı ama sonrasında artarak devam etti); toprak ağaları da yönetimde söz hakkı istedi. Git gide toprak ağaları yani lordlar çeşitli konular için toplanmaya başladı. İngiltere bikameral yani çift meclistir ve bir tane meclis Lordlar kamarasıyken, diğeri Avam kamarası vardır. Tabi burada İngiltere’den kastım Birleşik Krallık. İngiltere diyerek yanlış bir beyanda bulunuyorum fakat bizim milletin Birleşik Krallık ile İngiltere arasındaki farklar konusunda sorunları var.

NEYSE, İngiltere zaman içinde “kralın isteğiyle” gücü önce toprak ağalarına, ardından halka dağıttı ve sembolikte olsa krallık kaldı. Fransa’da da İngiltere’de olduğu gibi “halk” bu değişimi istedi. Fakat Fransa ile Osmanlı’da kraliyet bu değişime direndi. Bizde çeşitli adımlar atıldı ama sonraki padişahlar meclisleri kapatınca; Fransa’da da Türkiye’de de devrim oldu.

Evrimin olmadığı yerde, yani İngiltere gibi değişimin ufak ufak ve barışçıl olmadığı yerde; devrim olur yani sistem tamamen ortadan kaldırılarak, yeni sistem kurulur.

Liberalizm Nedir?

Liberalizm gördüğünüzde; liberty yani özgürlük ve fırsat eşitliği (Marksist eşitlikten farklıdır) kavramlarını hemen ekleyin.

Feodal yönetimde, yani toprak ağaları yönetiminde de bir sömürü vardı. Ağır şartlar vardı. Vergiler falan vardı (Osmanlı’da yaşayanlar biraz daha şanslıydı, Ruslar ise oldukça şanssızdı).

Eskiden DNA, genetik olmadığı için “kan” ve “kan bağı” önemliydi. Soylu bir ailede doğmuşsan soyluydun. Ailen çiftçiyse, çiftçiydin. Asker ise askerdin. Bu şekilde kan olayı vardı ve çiftçi, soylular sınıfından birisiyle evlenemezdi. Aynı şekilde krallığın babadan oğula geçmesi de bu şekilde “kan bağı” nedeniyle olurdu.

Derken aydınlanma çağı ve bilim geldi; sorgulamalar başladı (sorgulayın, direkt inanmayın ki 21. yüzyılda Ortaçağ Avrupasının bir bireyi gibi yaşamayın); dedi ki:

  • Hopppp (you shall not pass!), geçemezsin, olmaz dediler. Bu iş kan bağına göre değil, liyakate göre yani o işte kim iyise; kanına, ailesine, geçmişine, dinine bakılmaksızın o atanmalıdır denildi.
  • Kiliselerin siyasetçilerle kirli çıkarlarına yönelik “din ve devlet işleri” ayrıldı ve “laiklik” düşüncesi getirildi.

Bu olaylardan ilki (liyakat) liberal düşüncenin “fırsat eşitliği” ilkesine dayanır. Amerika’da mesela; farklı iş kollarında çok farklı milletten adamlar görebilirsiniz. Amerika tamamen liberal düşünceyle yönetilmese de liberal düşüncenin (ütopik olan düşüncenin) en yakın takipçisidir bu nedenle.

Şöyle anlatayım; Türkiye’de bir ateistin başbakan (ya da şimdi Başkan) adayı olduğunu düşünün? Oysa Kanada’da ve Yunanistan’da bu oldu ve oluyor. Bizde ise imkansız. Biz kana bakmıyoruz belki ama kökenine, mehzebine falan bakıyoruz. Hatta Müslüman olsa da farklı mezhepten diye siyasetçi ve ünlüler dışlanıyor… neyse…

**

Negatif Liberty ve Pozitif liberty (Liberty=Özgürlük)

Negatif aslında olumsuz ve eksi anlamında Türkçeleştirilebilir ancak; negatif özgürlük diyor ki “ben bireyim ve bana karışamazsın, müdahale edemezsin”. Örneğin ben yolda giderken emniyet kemeri takmadım, polis durdurdu ve ceza kesti. Negatif özgürlüğe göre bu olamaz! Çünkü emniyet kemeri benim bileceğim iş ve başkalarına zarar vermiyor (örneğin alkollü araba kullanmak başkalarına zarar verebilir) fakat emniyet kemeri kullanmazsam yaralanacağım kazada ölebilirim ancak bu ne polisi yani devleti ne de başkasını ilgilendirir.

Haftalardır aklımda bu var ve doğru olduğunu düşünüyorum. Haa bu arada ben bir kaç yüz metre gitsem de emniyet kemeri takarım çünkü 50 ile düz duvara çarpmanın 3. kattan düşmekle aynı etkiye sahip olduğunu biliyorum ve bir kaç video gördüm. Fakat yine de devletin karışma hakkı yok.

Pozitif özgürlük ise daha çok bunlara ulaşmakla ilgili. Yani Osmanlı döneminde olduğunuzu düşünün, Yeniçeri ocağındaki bir asker Vezir olamazdı. Fakat şimdi bir komutan istifa edip Başbakan, Bakan ya da ne isterse olabilir. Yani “fırsat” kapatılmamıştır. Şu an ben şirket kurabilirim, politikaya girebilirim; ya da istediğim herhangi bir iş alanında istediğim her hangi bir işi yapma özgürlüğüne sahibim. Tabi bu hak değil. Yani politika yapma özgürlüğüm var demek Başbakan olabileceğim anlamına gelmez, ya da şirket kurmam zengin olacağım anlamına gelmez. Seçimleri kazanamayabilirim! Fakat böyle bir fırsatım var! HALA VAR!

**

Liberal Özgürlük

Yukarıda gördüğümüz gibi iki koşul var; 1- dış müdahalelerin olmaması, 2- fırsat eşitliği.  Bugün bir askerin çocuğu, politikacının, işadamının, memurun, işçinin çocuğu da milletvekili olabilir. Evet belki Koç ailesinden birisinin politikaya atılmasıyla benim Hasan ustanın politikaya atılması gerek kampanya gerek çevre açısından eşitlik getirmiyor fakat “fırsat” konusunda böyle bir eşitlik var.

Bu düşüncelere göre; liberaller devletin özgürlüklere müdahale etmemesini söyler. Mülkiyet hakkı liberal görüşle birlikte gelmiştir. Krallıkta ve komünizmde evin “senin olması” gibi bir olay yoktur. Fakat liberal sistemde ev alabilirsin, hatta istediğin kadar ev alabilirsin ve senin olur. Araba alabilirsin, iş açabilirsin… Komünizmde mesela böyle bir şey yoktu. İş yeri devletindi. Ya da toprak kralındı, sen işletiyordun.

Devlet Müdahalesi

Liberal düşünceye göre devlet müdahalesi olmamalıdır. Örneğin şu an üzerinde giydiğiniz giysiyi satın aldınız ve vergileri ödediniz. Ben diyorum ki; bu giysiler nedeniyle bana her ay 1 tl vereceksiniz! Ne dersiniz? Muhtemelen “yahu bu benim neden verecekmişim, parayla satın aldım zaten” dersiniz. Peki ya satın aldığınız taşınmaz mallar için devlete ödenen vergi?

Mesela liberaller der ki (bunlar da çeşit çeşit tabi ki); bu benimdir, benim olan şeyden para alamazsın. Eğer belirli aralıklarla bir şey için sana para ödüyorsam bu satın almışım demek değildir, kira demektir. Haliyle liberal düşünceye karşıdır. Bu yüzden bazı vergilere falan karşılar.

Uluslararası Alan

Uluslararası alanda ise liberaller bağımlılık (interdependence) modeli üzerinde durur. Örneğin 2. Dünya Savaşı’na kadar Avrupa sürekli birbiriyle çatıştı. Sürekli! Dini savaşlar, 30 yıl savaşları, dünya savaşları… Sonra Bretton Wood konferansı yapıldı ve 3 kurum ilan edildi: IMF, Dünya Bankası ve GATT. Liberal düşünce burada öne çıktı ve liberal düşüncenin bir değeri olan, “eğer ticari ilişkiler varsa, savaş olmaz” kuralı işletildi. Avrupa dost olmaya başladı.

Başka bir savaşı engellemek için savaşlarda en çok kullanılan çelik ve kömür (silah yapımı için demir ve eritilmesi için kömür; ayrıca taşınması için kömür) konusunda bir birlik kuruldu. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu. Devamında De Gaulle devleti geliştirdi ve Fransa’da atom olunca, EUROTOM ortaya çıktı. Derken ekonomik birlik vs derken Avrupa Birliği doğdu. Liberal dünya gelişti.

Tabi 2. Dünya Savaşı sonrasında; Almanların teknolojileri gelişmişti (bknz: Nazi Teknolojisi – Anlatılmayan Tarih) ve buradaki teknolojiler konusunda gelişmeler (füze teknolojisinin temeli V1 ve uzay teknolojisinin temeli V2 roketleri, tıp alanında ve mekanik alanda, malum tank, gelişmeler) yapan bilim insanları Rusya ve Amerika’ya kaçınca (birazı Avrupa’da kaldı) ve savaşta Almanya 4 ülke tarafından 2’ye bölününce; tarihin ilk komünist ülkesi Rusya önderliğindeki Sovyetler Birliği ve Amerika arasında savaş başladı. Yani siyasal düşünce savaşıydı: liberalizm ve komünizm.

1991’de liberalizm güçle çıktı ve Fukuyama’ya göre artık liberalizmin sırtı gelmez; haliyle tarihin sonudur (bknz: Tarih Sonu teorisi).

**

Neyse sabaha kadar yazarım da kaç kişi okuyacak bilmediğimden kısa tutayım.

Liberalizm ve Kapitalizm

Liberal düşünce vardır. Örneğin sosyal alanda “konuşma özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü” gibi kavramlar içerir. Bu liberalizmin sosyal alandaki yansımasıdır.

Bir de ekonomik alan vardır; mülkiyet, “bırakın yapsınlar” fikri, serbest piyasa vs gibi şeyler. Kapitalizm denilen şey aslında liberal ekonomidir. Kol kola yürür bu ikisi. Yani liberal ekonomi ve kapitalizm sözcüklerinden birisini görüyorsanız diğerini yerine koyabilirsiniz sorun yok. Marksistler tarafından kullanılan “kapitalist” sözcüğü sömüren sınıf olarak yani sermayeyi elinde tutanlar, patronlar vs olarak anılır.

 

Marksizm

Pusula ve buharlı makine bulununca gemi falan yapıldı, başka yerler keşfedildi. Derken teoriler artınca sömürgeler ortaya çıktı ve sömürgelerin yönetilmesi bu siyasal düşüncelerle şekillendi. Fransız ve İngiliz sömürgelerinin yapısı farklıdır mesela. Fransa bir bütün iken, İngiliz sömürge devletleri biraz daha özerktir. Neyse..

Marksizm ise 17. ve 18. yüzyıllardaki liberal düşünceden sonra geldi; 19. yüzyılda geldi.

Tarih: Sanayi Devrimi, Fabrikalar ve İşçi Sınıfı

İnsanlık tarihi uzunca bir süre avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Sonra ekmeye başladı ve Sanayi Devrimi’ne kadar sürekli olarak bu şekilde yaşadı. Savaşlar, ekim, hayvancılık vs… Derken Sanayi Devrimi oldu. Tekstil, metal vs gibi şeylerde (madencilik falan) gelişmeler yaşandı.

Fabrikalar açıldı ve burada çalışanlar oldu. Fabrika demek, işçi demektir. İşçi demek yeni sınıf demektir. E işçi sınıfının yeni istek ve arzuları ortaya çıktı. Bazı politikacılar da (İngiltere’de mesela), bu beklentilere cevap vermeye çalıştı ve işçilerin sorunlarını ortadan kaldırmak için atılan adımlar “sosyal politikaları” oluşturdu.

Biraz daha detaylı ve karmaşık şekilde ilerliyor. Kısa kesiyorum.

**

Fabrika varsa burjuvalar vardı yani fabrikatörler ve işçiler. İşçiyi düşünün günde bilmem kaç saat çalışıyor, asıl alınteri onun ve az maaş alıyor. İşçinin yaptığı emeği “sömüren” patronlar ortaya çıktı. Esas zengin olanlar patronlarken, işçiler “ezildi”.

İşte kısaca Marksist teori. Haliyle burada sınıflar arası bir mücadele başladı. Bu mücadeleyi en net “asgari ücret müzakerelerinde” görebilirsiniz (:

Üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye; güce sahip oluyor. Örneğin 50 tane işçisi olan bir fabrika düşünelim. 1400 lira asgari ücret (ki sigorta şu bu 1900 küsür lira) kişi başı oluyor. Bir işçiye 1900tl ayırıyor ve işçiler en alt şekilde ödeme alıyor. Fakat kendisi lüks arabalara biniyor. Hatta işçilere 100 lira zam yapabilir ancak pahallı diyor. Çünkü her ay 50*100 = 5.000 tl ekstra masraf demek. Bunu, çok fazla olarak görüyor ancak; bir Avrupa tatilinde bu parayı kolaylıkla harcayabiliyor.

**

Kısaca bu şekilde açıklayayım. Buradaki duruma “eşitsizlik” olarak bakılıyor ve emek harcayanların hakkının verilmediği savunuluyor

Sınıf Mücadelesi

Sanayi Devriminden önce de sınıflar vardı. Sanayi Devriminden sonra bu iş fabrikalar ve liberal düşünceler ile birlikte kapitalizm kavramı geldi ve sınıf kavramı apayrı bir olaya taşındı.

Sınıflaşma, toplumsal ayrışma Karl Marks’a göre insanların tüketeceklerinden fazla üretim yapmalarıyla (tarım ve hayvancılıkta) ile birlikte başlamıştır.

Engels ve Marks’ın yazdığı Komünist Manifesto’da ve Das Kapital’de sıkça ezen ve ezilenlerden bahsedilir ve aralarındaki insafsız savaştan bahsederler.

Feodal dönem, kapitalizm, küçük burjuvazi, artık değer teorisi… Hepsi ve daha fazlası Das Kapital’de mevcut. İsteyen okuyabilir, ancak ağır gelme ihtimali var. Ahmet Taner Kışlalı’nın kitabını şiddetle öneriyorum. Sadece Marksizm değil, hepsi için.

Devrim : Sosyalizm ve Komünizm Farkı

Marks’a göre yazının başlarında saydığım sıra gelecektir; feodalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm. Bu yüzden “kapitalizm” konusunda Karl Marks biraz daha “olumlu” bakar çünkü bu geçişin bir parçasıdır.

Kısacası krallar ve feodal dönem gelmiş, sonrasında kapitalizm gelmiştir. Komünist devrim gerçekleştiğinde devlet ve ekonomik yapı komünist yapıda olur ancak sınıfsal farklılıklar devam eder. Bu, sosyalizmdir. Sınıfsal farklılıklar da kaybolduğunda komünizm gelecektir.

**

Karl Marks’a göre sınıfsal çekişme ve sınıfsal farklılıklar ancak devrimin sonucunda bitirilebilirdi. Bunun için bilinçli işçi sınıfı yaratmak gerekirdi.

Komünist Eşitlik (Kısaca Komünist Düşünce)

Yukarıda fırsat eşitliğini liberal alanda verdik. Fakat komünistlerin bir eleştirisi var. Diyorlar ki; evet sen araba alabilirsin, ev alabilirsin ancak paran varsa bunları alabilirsin. Haliyle fırsat eşitliği bir eşitlik değildir! Çünkü insanlar ürünlere ve hizmetlere ulaşamadıktan sonra, ulaşma imkanı olsa ne olur olmasa ne olur?

Bu yüzden üretim araçları ortak olmalıdır. Yani halkın. Barajlar, çiftlikler, tarım arazileri, sular vs vs… Hatta eski Sovyet Ülkelerine gittiğinizde kocaman parklar, alanlar falan göreceksiniz. Mantığı buymuş. Nedenini merak ederdim.

Eğer bir ev ihtiyacınız varsa devlet size verir. Evleniyorsanız yeni bir eviniz olur. Çocuk olduğunda daha fazla odalı bir eve geçersiniz. Çocuğunuz için gereken süt, yumurta, peynir, bal artık neler varsa; bunlar ücretsiz verilir. Fakat çocuklar için 1 şişe süt değer biçilmişse, 2. şişe sütü alamazsınız.

Yani mutlak eşitlik konusu; herkesin eşit olduğu düşüncesi komünizmde vardır. Liberal düşünce daha çok fırsat eşitliğine odaklanır.

**

Eleştirim

Anneannemin babası bize Bulgaristan’ın komünizmde nasıl olduğunu anlatıyordu. Faytoncuydu ve komutanları falan tanırdı. Anneannemler 1970’te Türkiye’ye geldiklerinde Bulgaristan’da doğru düzgün sabun bulamazken Türkiye’ye daha girişte (sınırda) kalıp kalıp sabunları görüp nasıl hissettiklerini anlatırlar.

Sınıfsal toplum falan denir ama komünist ülkelerde de, diğer rejimlerde olduğu gibi “politik elitin” varlığı anlatılmaz. Ya da komünizmin aslında işçi sınıfının diktatörlüğü olduğu anlatılmaz.

Ukrayna’da 7 milyon insanın açlıktan nasıl öldürüldüğü; Sovyet döneminin yaptığı soykırımlar anlatılmaz. Hitler’den daha fazla adam öldüren Stalin ve Sovyetler Birliği döneminin bayrağı ve simgeleri altında iphone ile fotoğraf çektirip sosyal medyadan “yaşasın komünizm” diye paylaşmak gayet normalken, Nazi dönemi yasaklıdır. Neden? İki yüzlülüğün sebebi ne?

Komünist olan Stalin ve Mao, faşist Hitler’den daha fazla insan öldürmüşken (ayrı ayrı), komünist düşüncenin bu kadar rahat ve günahsızmış gibi söylenmesi sinirime dokunuyor.

Komünistlerin Berlin’de tecavüz ettiği 2 milyon kadının hesabını kim verdi örneğin?

Daha kötüsü ne mi? Bazı komünistlerin, Stalin döneminde yapılan bu katliamların “haklı” olduğunu söylemesi. Günümüzde bile! Ama geçmişte de böyle tipler vardı, Marksistler… Fakat akademisyenler bunlardan bahsetmez okullarda.

 

**

Kısacası komünist sistemler bir bir yıkılıyor. 1991’de Sovyet çöktü, Venezüella patlıyor. Bakalım Küba’ya neler olacak…

Kapitalizm, rekabete dayalıdır. Rekabetin olduğu yerde ilerleme vardır. Komünist bir ülke bu rekabetle başa çıkamaz.

Sosyal Demokrasi

Kapitalizmde rekabet varken, işçi sınıfı ve yoksulla ezilir. Liberal düşüncenin sosyal haklarını şiddetle desteklerken, ekonomik alanında saf bir kapitalizmin çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Yine de komünizmi desteklemiyorum ve Nazi döneminden daha fazla nefret ediyorum.

Haliyle ne olacak?

Günümüzde “vergi cennetleri” vs gibi çeşitli oluşumlarla birlikte vergi vermekten kaçan şirketler nedeniyle sosyal demokrasi rafa kalkmaya başladı ancak tamamen yok olacak demek değildir.

Sosyal Demokrasi Nedir?

Zenginlerden ve iş yapanlardan vergi toplayıp; durumu olmayanlara, işçilere ve durumu olanlara oranla sıkıntılı hayat yaşayanlara toplanan vergilerle yardım edilmesidir. Kısaca budur. Ecevit’in yaptığıdır yani.

Aslında günümüzde AKP’nin de yaptığıdır. Kabul etseniz de kabul etmesenizde, ya da dağıtımda bazı “eşitsizlikler” olsa da; işsizlik maaşı, çocuk maaşı vs gibi adımlar sosyal demokrasiye örnektir.

Kişisel Düşüncem

Serbest piyasayı ve rekabeti destekliyorum. Fakat bu acımasız şekilde devletin kontrolü dışında olmamalı. Doğaya dikkat edilmeli; ayrıca işçilerin, memurların vs çıkarları korunacak şekilde yapılmalıdır. Zengin ile fakir arasındaki adaletsizlikler, devlet tarafından giderilmelidir.

Burada liberal düşünce de devreye giriyor; örneğin devlet herkese okuma hakkı sağlamalı. Fakat birisi benim param var ben özel yere yollayacağım çocuğumu dediği zaman bunu da yapabilmeli.

Öte yandan komünistlerin savunduğu gibi; zengin olanlar para ve çevreleri kullanarak devlette çıkar amaçlı çeşitli yakınlıklar sağlarsa bu da tehlikeli.

Haliyle devletin dürüst, ahlaklı ve “liyakate dayalı” insanlar tarafından yürütülmesi gerek. Fakat görebildiğiniz gibi bu işler o kadar kolay değil.

Yani arkama yaslanıp komünistler tamamen haksız falan diyemem. Liberal ve komünistlerin haklı olduğu çok önemli konular var ve önemli olan olumlu yönlenrini nasıl bir arada tutacağımızı görmek.

Kolektif Kapitalizm

Asya’da (Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur vs) farklı bir bakış açısı getiriliyor. Kolektif yani ortaklaşa hareket. Örneğin işçilerin, çalıştığı iş yerine ortak olması. Ne kadar çok çalışırlarsa o kadar fazla gelir sağlayacaklar. Türkiye’de işçilerin fabrikayı alması falan vardı böyle haberler okudum.

Ne yazık ki basit sendika olayında bile kültürümüzden kaynaklı sorunlar yaşanıyor. Politika konusunda çok dik kafalıyız ve nedeni aslında bilgisizliğimiz.

**

Ekonomi konusunda çokça teori ve fikir var ancak temellerini yukarıda anlattım. Üçüncü görüş, yeşil ekonomi vs vs… Ekonomistler bu konuyu daha fazla açıklar. Ben siyaset bilimi okuduğum için ve ekonomiyi pek sevmediğim için genel şekilde bahsettim. Araştırmak isteyen arkadaşlar blogda da bulabilir farklı konuları ancak Google yardımcı olabilecektir ön bilgi için.

**

Gerçekçilik

Liberal görüşte STK’lar (Sivil toplum kuruluşları) ayrı bir oluşumdur. Liberaller yapılan ekonomik ilişkiler ve ticareti kazan-kazan olarak algılar.

Olsa realistler, olayı toplamı sıfır olan bir oyun olarak görür. Yani biri kazanırken diğeri kaybeder. Uluslararası ilişkilerde üst düzey bir mevki yoktur. Haliyle kaos vardır, bu yüzden devlet güçlü olmalıdır ve konu güvenlik ise, özgürlüklerin bir bölümü kenara alınabilir der. Liberal düşünceye farklı olarak…

Machiavelli (Prens kitabını okuyun) ve Thomas Hobes en önemli iki isimdir.

Çok uzatmaya gerek yok, “devletçilik” olarak görülebilir. Liberaller nasıl “birey devletten üstündür” derse, bu arkadaşlar da “devlet bireyden üstündür” der. Liberaller, devlet birey için vardır derken; realistler devlet olmasa birey de olmaz der.

Lise çağındaki ülkücü arkadaşlar (alınmasınlar ama) genellikle bu tür yaklaşım sergilerler. Fakat bu tür bir yaklaşım savaş çığırtkanlığı, ülke içinde ayrımcılık, baskı, zulüm ve daha önemlisi bilimin ve felsefenin, dolayısıyla teknolojinin gelişmemesi demektir.

Hitler’in, Stalin’in falan yaptıkları budur. Nereye gittiler bununla birlikte dönüp bakın.

 

Muhafazakarlık

Samuel Huntington’ın bir sözü var o direkt açıklıyor bence; muhafazakarlık, reform istekleri ve değişime karşı gösterilen bir tepkidir.

Muhafazakar denildiğinde Türkiye’de “dini değerler” olarak anılsa da; aslında değerleri ve mevcut yapıyı korumak muhafazakarlıkdır. Muhafaza bildiğiniz gibi koruma demektir. Korumacılık yani.

Bu bağlamda CHP’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri olan Atatürk ilke ve devrimlerini uzun yıllarca savunması aslında soldan çok muhafazakar öğeler barındırır. Haa bana göre CHP her kesimden düşüncenin olması gereken bir partiyken ne yazık ki son yıllarda köken ve mehzep partisi haline geliyor ve bir Atatürkçü olarak bu durumdan çok rahatsızım. Bu başlı başına konu, bunu da geçiyorum…

**

Muhafazakar olmak kötü bir şey değildir, yobazlık değildir. Değerlerine karşı çıkmaktır. Tabi burada da yapılması gereken değişimlere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin Türkiye bir sömürgedir üçlememde: ekonomik sömürge, kültürel sömürge, eğitimsel sömürge; konularında anlattığım ve rahatsız olduğum üzere kendi değerlerimizden “amaçsızca ve bilinçsizce” kopmamız bize zarar veriyor.

Size en büyük örneğini vermiştim; “akrediteyiz” diye hava atıyor okullar. Neymiş İngiltere ve Avrupa ile akrediteymiş. Nedir yani? Onların müfredatını gösteriyor. Ulan adamlar kendi tarihini ve kültürünü anlatıyor, sen niye salak gibi onların tarihi ve kültürünü anlatmakla, onların sistemini anlatmakla övünüyorsun?

Sonuç ne biliyor musunuz? Bizim akademisyenler kendi tarihimiz, kültürümüz hakkında araştırma yapmıyor; gidip Avrupa tarihi ve kültürü hakkında araştırma yapıyor. Peki bunun sonucu nedir?

Şudur:

 

Senin tarihini başkaları inceler. Sen salak gibi “aplikasyondan lokasyon” gönderirsin. Senin çiftçin çarşıya çıktığında tanıtılarda (tabelalarda) ne yazdığını anlamaz. Hatta aynı dili konuşmazsın. İngilizce ve Fransızca kelimeler hatta Erdoğan’ın yaptığı gibi Arapça kelimeler sıkıştırınca çok “cool” olduğunu sanarsın. Hadi bakalım cool neden kullanılır açıkla?

İnstagram’da tbt yani “throwback thursday” etiketiyle fotoğraf atmak yerine #hgg yani “hey gidi günler” şeklinde Türkçe kültürle atmak olmaz değil mi?

İşte muhafazakar böyle aptallıklara da karşı çıkabilir; ya da biraz daha abartıp haklı değişime de karşı çıkabilir…

yine sinirlendim, kapatıyorum konuyu.

Feminizm

Az çok biliyorsunuz sanırım. Bir kadının da erkek gibi sokaklarda taciz edilmeden, sırf kadın diye farklı muammeleye maruz kalmadan dolaşıp; iş hayatında yaşamasını istiyorlar hepsi bu.

Haa öte yandan “kadına öncelik”, ya da tartışırken “karşında kadın olduğunu unutma” şeklinde söz kullanan ya da insanları aseksüel yapmaya çalışan amaçlarından sapmış feministler de var..

Fakat kadınların başarılı olmasını, okumasını, eğitimli olmasını destekliyorum. Çünkü kardeşim; erkekler bile kadınların eseridir. Haliyle kadın eğitimli, kültürlü, bilgili olursa; bütün millet gelişir.

Feminizme bu konuda kulak verin. Kaldı ki insan olmanın gereğidir. Ayrımcı olmamak, eşitlik vs… Öteki sapkın feministlere bir şey diyemeyeceğim….

 

***

Dön Baba Dönelim Sona : Gizli Liberaller

3,5 saatlik bir yazıdır bu. Kelime sayısı 4739’dir. Kafam durdu artık ve sanıyorum 2-3 kez düzenlemem gerekecek çünkü unuttuğum yerler falan olacaktır. Ya eklemem gereken önemli noktalar. Şimdi aklıma geldiği gibi yazdım ve okumadan yayınlıyorum çünkü başım çatlayacak.

**

Gördüğünüz üzere, Türkiye’de sol olduğunu düşünen ama aslında sosyal demokrat olan ve liberal değerlere yakınlaşan önemli bir kitle var. Ben solcuyum diyor ama solcuyum derken söylediği değerler aslında liberal görüşün değerleri. Sosyal demokrasinin ya da komünist düşüncenin bir ürünü değil.

Haliyle bu tarz yanlışların önüne geçmek için bu kavramları iyice araştırıp öğrenmek gerekiyor. 11 yıldır politikaya ilgi duyan ve politikanın temas ettiği abuk subuk uçlarına kadar merak eden biri olarak (örneğin böbrek satmak yasal olmalı mı? gibi), bu konuya ne kadar girerseniz o kadar cahilleşeceğinizi söylüyorum. Çünkü hiçbir şey okumadan her şeyi biliyoruz diyebiliriz. Okudukça işler karışıyor. Okumam gereken çok bilgi var. Hele hele aklımda tutmadığım kişiler, tarihler, olaylar var. Bunların hepsini birleştirmem gerek. Yıllarımı alacak ve haliyle bu kadar yoğunken insanlar nasıl tek kelimeyle “solcuyum” ya da “sağcıyım” diyebiliyor anlamak güç.

**

Rica ediyorum; siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde 4. yılını geçiren ve 11 yıldır bu konuları hevesle okuyan biri olarak rica ediyorum; tıp, fizik, astronomiyi nasıl atıp tutmuyorsanız, siyasette de atıp tutmayın. Çünkü ben bile bütün kavramları, görüşleri her şeyi kesin biliyorum diyemiyorken siz nasıl diyorsunuz?

Üstelik hukuk, tarih öğreniyorum, okuyorum ve politikayla bağlayarak gitmeye çalışıyorum. Hukuk ve siyaset bilmeden nasıl olur da aile meclisinde bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz anlamak güç.

Lütfen okuyun, araştırın. İnternet eşsiz bir kaynak ve bütün hepsinin temel olarak fikirleri verilmiş. Önce kendimiz bilinçlenmeliyiz, sonra millete anlatmamız gerek bunları.

Çünkü 4. sınıf siyaset bilimi öğrencileri daha cumhurbaşkanı ve başbakan farkını ya da üniter ve federal devlet yapısının farklarını bilmiyorken; toplum olarak bunları nasıl öğreneceğiz bilmiyorum…

Zor, işimiz çok zor…
Eğitim sistemi de tamamen ezber ve kopyaya dayanıyor. İş bana kalsa, yarısı mezun olamaz. J. Locke ve A. Smith arasındaki farkları soruyorlar ve makale yazmamız gerekiyor (essay) sınavda. İyi güzel de; parlamenter demokrasiyle başkanlık arasındaki farkları, federal devlet ile merkeziyetçi yapı arasındaki farkı bilmeyen adamlar 3,5 ortalama yapıyor ne iş?

**

Eğitim sistemi değişmeli. Diplomalar artık tamamen kağıt parçası ve üniversiteler diploma fabrikası. Türkiye’de çok önemli bir yerde olan okulum bile bu haldeyse, Türkiye’yi düşünün… Haaa öğrenciler de biraz iğneyi kendine batıracak…

Fakat baştan sona rezil haldeyiz, bilgiye saygı yok; dahası kimse öğrenmek için çabalamıyor… Daha kötüsü sistem öğrenmeyi değil ezberi öğretiyor…

Hal böyle olunca kahvede yasalara ve siyaset bilimine aykırı saçma salak fikirlerin tartışılması da gayet normal. Hiçbir şey bilmeyen adamlar “ben şuyum, buyum” derken ben hâlâ bir kalıba oturtturamıyorum kendimi ve genel değil, olaya göre fikir sunuyorum.

Ne diyelim, zamanla olacak… Umudum bu yönde.