Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

Bu konuyla ilgili bir yazı yazacaktım. Bir şeyler birikti ama ilginçtir ki bu yazıda “bardağı taşıran son damla”, yani konuyu açmama neden olan şey, kahve falı uygulaması oldu (:

Türkiye’de en çok sıkıntı çektiğim şeylerden birisi; İngiliz uşaklarının “stability” dediği, Türkçe’ye kararlılık diye geçen ancak benim “kalitenin devamlılığı” olarak bu yazıda bahsedeceğim şeydir. Avrupa’da bir kahve dükkanı vardır, 30 yıl sonra git aynı dükkan, aynı yerde ve AYNI KALİTEDE hizmet verir. Gidersin ufak bir Avrupa şehrinde, köşedeki bir yerden ve ismi öyle bilinen marka olmayan yerden pizza yersin; Türkiye’de asgari ücretin 10’da 1’ini verdiğin pizzacıdan daha iyisini yapar. 10 yıl sonra yine git, aynı lezzet, aynı şekilde devam eder.

Bunların yanında, değineceğim konulardan bir tanesi de; “yapmış olmak için yapmak”. Ben buna sık sık işçi mantığı diyorum. 70 top kumaş saracaksın. Görevin bu. Yaparlar… Ne kadar kaliteli yapılmış? Ehh ona göre. Fakat iş bitmiş. Yani bu da işi bitirme ancak kaliteyi es geçmedir. Maalesef bu tür dayatmalar, primler ve kalitenin ölçülemeyecek olması bu duruma geliyor.

 

Kalitenin Sürdürülememesi

Ülkerin Ece çikolatalarını seviyordum. Yanlış hatırlamıyorsam 4-5 yıl önce bir değişim oldu ve çikolatanın tadı bozuldu. Bu, daha fazla kâr etme ya da kakaonun fiyatının artması vs gibi nedenlerle olabilir. Ya da tedarikçilerin değişimi falan filan bir sürü şey olabilir.

Snickers mesela. Uzunnn aradan sonra (genelde gluten nedeniyle bisküvi ve çikolata yemiyorum çünkü Nestle Şokella’da bile gluten var) Snickers yedim. Belki fiyatı fıstıklara ve tonla şeye rağmen iyi, 2tl fakat tadından eser yok.

 

Türkiye’de Giysi

Giysi bölümüne gelelim. Genelde Türk mallarını seçmeye çalışıyorum. Bilgisayarım bile Casper’dır. Tamam her şeyi kendi üretmiyor vs belki fakat Türk firması. Sadece ülke için değil; Eskişehir’de Kalabak suyundan başka su içmem. Ya da Kıbrıs’tayken, Kıbrıs çileği, mandalinası, üzümü falan yerim. Yani yaşadığım şehire, sonra ülkeye, sonra bölgeye öncelik verme taraftarıyım. Genelde böyle.

Sezon sonu indirimlerinde, Beymen gibi güzel pantolonları (hem kumaşı kaliteli, kalıbı güzel), gayet uygun fiyata alıyordum. Yani 200 liralık pantolonu, İstanbul’da 90 liraya bulduğumu bilirim. Kalıbı üzerime tam oturuyor ve kumaşı da gayet iyidi. Tabi Beymen’in 3 farklı kalıbı var. Denediğimde fark ettiğim. Sadece bir tanesi oluyordu ve Beymen’in hepsi yerli değil. Yurtdışına, maliyetten kaçma amaçlı yaptırdıkları da var. Yani bir kalıp ve yerli olanı tercih ediyordum. Ne oldu peki? Kalıbı bozdular.

Emre Çetin bölümüne tıklarsanız, göreceğiniz siyah tişört, LC Waikiki markadır. Tanesi 10-12 lira gibi bir şeydi. 2 yıl önce almıştım. Kumaşı çok güzeldi. Hava aldırmıyor, terletmiyor. Ayrıca minimalist felsefeyi benimsedikten sonra; her gün ne giyeceğimden yırtmıştım. Aynı tişörtten 1 yıl içinde yaklaşık 25 tane civarı aldım. Beni 2 yıl idare ettiler. Sonra ne oldu dersiniz? Kaliteyi bozdular. Kalıplar yine güzel, fakat yeni aldığım 2 farklı kumaş var aynı tişört modelinden. İkisi de birbirinden kötü.

Bir ara kot pantolonu Mavi’den alıyordum, yerli marka diye; dikişlerini beceremediler ve 3 yıldır falan almıyorum. Aynı şekilde Beta ayakkabıları çok güzeldi. Bir yıl Çin’e verdiler işleri ve dikiş yerleri ayrılmaya başladı. sonra geri döndüler ancak iş bitti.

**

Verebileceğim tonla örnekten bazıları bunlar. Dockers vardı, Türkiye’den ayrılma kararı almış diyorlar. Defacto’nun kalıpları iyi ama kumaşları ona göreydi, fakat içlerinden 1-2 tane çıkıyordu çok kaliteli. Kumaş konusunda hassas olduğum için bakıp alıyordum. Fakat De Facto yabancılara satıldı. Bilgi, birikim, kalıplar hepsi satıldı. Şimdi Türkiye’den çekilecek diyorlar ona da bakacağız.

 

Yiyecek Konusu

Bürüksel’e gitmiştim, orada bir yerde “steak house” denilen et lokantası vardı (merak edenlere: Brussels Grill). Yanından geçerken nefis kokuyordu. Bir kere girdik, girer girmez; gidene kadar her akşam istisnasız oradan yedik. Hatta bazı zamanlarda öğlen gittiğimiz bile oldu. Günde 2 kere.

Normalde yemek yedikten sonra başka koku duyduğumda içim almaz. Midem kötü olur. Fakat burada tıka basa doyduktan sonra, koku gelince bir tane daha yiyesim geliyordu. Ben tavuk yedim ama mükemmeldi.

Sonra düşündüm, Türkiye’de lezzeti nedeniyle defalarca gitmek istediğim yer var mıydı? Bu şekilde sürekli istediğim, lezzetini unutamadığım, kokusuyla bile beni cezbeden yer?

Türkiye’de neresi var? Son zamanlarda nedense köfteci Yusuf’un köftelerini canım çekiyor. Bilecik’teki şubesine gitmiştim, beğenmemiştim. Bir daha yemem demiştim ancak Başakşehir’de (İkitelli) yeni yer açtılar. Yedim, çok beğendim. Tekrar gittim. Fakat bunun dışında, karşı tarafta bulunan (Anadolu tarafında), dönerci Celal Usta var. Adamlar işlerini mükemmel yapıyor. Bu kadar…

Eskişehir’deki Pino’nun piliç burgerini özlüyorum arada. Eskişehir’deki Karakedi Bozacısının bozası iddia ediyorum Türkiye’nin en iyi bozasıdır. Mısır’dan yapıldığı için glutensiz (: Onun dışında Tanınmış Helvacı var ki biline Koska’dan falan kat kat daha iyi helva ve dahası, en sevdiğim “tahin-pekmez”leri yaparlar. Eskişehirimizin Balban Köftesi, bizim o taraflarda bilinen “şıra” güzeldir mesela. Öte yandan Beşiktaş’ın o tarafta Edirne Çiğeri yediğim yer var orası güzeldir.

Fazla canınız çekmesin, yazmayayım.

Bunların dışında öyle köşede bir yer olsun, güzel olsun nadirdir. İşte Tostçu Erol falan çıktı şimdi. Çiğköfteci bir şey çıktı. Yavaş yavaş. Fakat bir yere kadar gidiyor bizim ülkede.

 

Markalaşma Sorunu Var

Markalaşma konusunda uzun yıllardır uğraşıyorum. Bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkiye’de markalaşmayı bilmiyoruz. Markalaşmanın en büyük anahtarlarından birisi olan kalitenin devamlılığı özellikle. Benim derdim, özellikle bu yazıda; ağırlıklı olarak devamlılığın olmaması üzerine.

Bir örnek:

Media Markt’a gitmiştim. Orada şu an hatırlamadığım bir telefona bakıyor bir aile. Satıcı da diyor ki çok güzel falan. Adam dedi Apple’dan ne farkı var? Adam diyor ki abi bu 1.500 lira. Yarım elma koy, 5 bine satarsın.

İşte Türkiye’de anlaşılan olay budur. Görünen bu, satılmak için söylenen söz bu. Peki olayın arkaplanı nedir?

Elinde tuttuğu telefon firmasının bir başka modelini amcam aldı. 3 ay geçmeden ekranda renk değişimi oldu. Geri verdi telefonu. 4 aydır haber bekliyoruz. 1.500 liralık telefon… Kullanıcı hatası falan demişler.

Yarım elmaya bakalım; annem 6S almıştı, bir kaç ay sonra ekranda amcamın sorununa benzer bir sorun belirdi. Mavi bir şeyler çıktı ekranda. Hemen Apple Store’dan randevu aldı. Gitti. Baktılar ve dediler ki, bizim hatamız. Gereken işlemleri yapıp, eskisini aldılar, yenisini verdiler. Direkt!

İşte 1.500 liralık telefonun “marka” olmamasının ancak Apple’ın “marka” olup, fazla fazla fiyata telefonu satmasının nedeni. Müşteri memnuniyeti, her şeyden önemlidir! Yüksek fiyat koyarlar (ki yüksek fiyat, markalaşma adımlarından birisidir), gelen parayı argeye yatırırlar ve ufak olaylarda değişim yapılır.

**

Bir hocamız, Hollanda’da kalırken aldığı üründe çıkan sorun nedeniyle mağazaya gitmiş. Demiş ki böyle böyle bir sorun var. Hemen buyrun diye başka bir odaya alıp, oturmuşlar. İçecek ısmarlayıp, sorunu anlattırmışlar. Apar topar içeri aldılar diyor. Çünkü ürünlerinde bir “ayıp” çıkması; marka değeri için kötü.

Japonlarda da böyle şeyler görürsünüz. Budizm veya Şinto gibi inanışlardan da kaynaklanır ama toplumsal bir anlayıştır. Mesela Japonya’da bir çırağın ustasını geçmesi gerek. Çünkü, “boynuz kulağı geçtiğinde”, ustanın iyi bir usta olduğu düşünülüyor. Bizde ise müdürler, ustalar sürekli olarak koltuğunu kaybetmemek için pislik yapma derdindeler. Neyse bu da farklı bir konu (:

 

Kalitenin Devamlılığı Sağlanmıyor

Şöyle düşünüyorum da, çocukluğumda beğendiğim tatları, 20 yıl sonra devam ettiren kimler var? Ülker’in çekmece çikolatası, Eskişehir’deki Karakedi Bozacısı, Tanınmış Helvacı bu alana dahil edilebilir. Fakat şirketlerin büyüdükçe, daha fazla kâr yapmak amacıyla, tedarikçiyi değiştirmesi falan sıkıntı yaratır.

Kişisel fikrim,
Bunun önüne geçmek için, her aşamanın kontrol altına alınmasıdır. Yani bir ürün yapacaksanız, çiftçilerle anlaşacaksınız ve sizin buğdaylarınızı ekecekler. Sizin dediğiniz gübreyi kullanacaklar. Ürünler, taşınma sırasında sizin belirlediğiniz standartlarda olacak…

Daha da açıklamak gerekirse; Nusr-et gibi, kendi lokantanda verdiğinde etleri, kendi çiftliğinde büyüteceksin. Hatta bu hayvanlara yedirdiğin yiyecekleri eken çiftçiyle bile anlaşacaksın. İşte ancak bu şekilde kalite kontrol altına alınır. Benim gördüğüm budur, düşüncelerim de bundan yanadır.

 

 

Yapmış Olmak İçin Yapmak

Bir iş, sadece yapılmış olmak için yapılıyor. Tasarlayanlar/üretenler bu işi nasıl daha iyi yapabiliriz ya da Jonathan Ive’ın söylediği gibi, “bir kaç özelliği, bir yere yükleyebilir miyiz” gibi pratik çözümler üretilmiyor.

Kahve falı olayına gelirsek. Kahve içmeyi seviyorum, arada fal yolluyorum. Bir kaç uygulama var, fakat uygulamaların hepsi, tasarım açısından çöp. Neden?

3 resim çekmek gerekiyor; 2 fincan + 1 tabak. Bu hepsinde aynı. Bazılarında ise daha fazla. Diyelim ki 3 uygulama var telefonumda, tek tek 3’er tane yani toplamda 9 fotoğraf çekmek saçmalık. Ne yapıyorsun? Başta 3 tane çekiyorsun kamera ile. Sonra görselleri yüklüyorsun. Burada şöyle bir sorun çıkıyor: ÇOKLU SEÇİM KOYMAMIŞ ADAMLAR! Yani bu kadar çalışıyor kafaları! İşi bitirmek için, yapmış olmak için yapıyorlar.

Basamaklar şöyle;

  1. Uygulamaya gir
  2. Resimle yükleme bölümüne gir
  3. Birinci resim bölümüne bas
  4. Galeriden seç butonuna bas
  5. Resimler albümünü seç (camera roll vs)
  6. Oradan bir tane resmi seç
  7. Sonra yükle de
  8. Tekrar: 2. resim bölümüne bas
  9. Galeriden seç butonuna bas
  10. Resimler albümünü seç
  11. Oradan ikinci resmi seç
  12. Sonra yükle butonuna bas
  13. Tekrar: 3. resim bölümüne bas
  14. Galeriden seç butonuna bas
  15. Resimler albümünü seç
  16. Üçüncü resmi seç
  17. Sonra Yükle butonuna bas
  18. Ardından gönder tuşuna bas

Bazı uygulamalarda ise, hangisine yollayacaksın var. sonra reklam geliyor. Onu kapatıyorsun, yine bir bilgi geliyor..

EH BE KARDEŞİM!

Facebook uygulamasında giriyorsun resim yüklemek için, çoklu fotoğraf seçebiliyorsun. İlk bastığın 1., ikinci bastığın ise 2. oluyor. 30 fotoğraf seçersen, son seçtiğin 30. yani olay bu. “Galeriden yükle, fotoğraf çek” diye iki seçenek olacak. Galeriden yükle dersen, açacak son görselleri, sen istersen diğer albüme git ama direkt son fotoğraf gelecek. Sonra ard arda 3 tane fotoğrafı seçeceksin, yükle diyeceksin bitti. Ya da kamerayla yaparsan tek tek her bölüm için girmeyeceksin. ARd arda 3 fotoğraf çekeceksin, ve direkt bunları yükleyecek.

Fakat ne ülkemizdeki tasarımcılar minimalizmin ve kullanışlılığın peşinde, ne de programcılar bunlarla uğraşıyor. Yükleme yapılmış mı? Yapılmış. O zaman tamam. Programa kahve falı göndermek 20 adım tutmuş, kimin umurunda? 30 saniyede yapılacak işi, 2 dakikada yapmışlar kimin umurunda?

Ülkedeki zihniyet bu…

**

Müşteri ve Tüketici

İki tip insan vardır. Bu ürün konusunda da böyledir, politik seçmen konusunda da böyledir. Müşteriler; fiyattan başka şeylere bakarlar ki bu kalite olabilir ya da Apple’daki kullanım kolaylığı, ya da destek, marka vs… Fakat tüketiciler ise tamamen fiyata bakar ve ucuz olanı alır. Müşterilerin sayısı azdır. Politikada da aynı kural geçerlidir. Bir taraftar gibi politik parti destekleyen vardır bir de işi ölçüp tartıp, oy verdiği partiye dahi eleştiri getirebilenler.

Türkiye’deki alım gücünün düşük olması, eğitim seviyesi, politik durum gibi tonla şey göz önüne alındığında; insanların kaliteden, kullanım kolaylığından, destekten önce parayı düşünmesini elbette anlayabiliriz. Yani bu anlamda “müşteri” olmak için bazen para gerekir.

Fakat bu her zaman işlemez. Bu, toplumun bir davranışıdır. Bakıyoruz topluma; kolay yoldan para kazanma, günü kurtarma, ucuza kaçma gibi davranışlar artık genetiğe işlemiş. Yani her zaman böyle yapıyorlar. E haliyle üretimde ve hizmette dahi bu şekilde ucuza kaçıyorlar. Yahu kullanıcı için işi çok kolaylaştıracak ve diğer uygulamalardan seni öne geçirecek olaylardan sadece birisi bu çoklu fotoğraf seçme ama onu yapabilecek bilgi, birikim, donanımda değil uygulama yazarları! Fakat kendilerine sorsan çok uzmanlar maaşallah!

 

Nitelik Mi Nicetlik Mi? Yani Kalite Mi Yoksa Sayı Mı?

Fordizm ile başladı her şeyin ucuzlaması, seri üretim; neo-liberalizm ile 1980’lerden sonra “part-time” ya da evden çalışma gibi çeşitli kavramlar ortaya atıldı. Marksistlere göre “sömürücülüğün artması”, liberallere göre ise “verimlilik” ortaya çıktı. Marksistler diyor ki; bu insanları artık daha fazla sömürüyorlar, yarı zamanlı öğretmenlere özel okulda yarı yarıya para ödeyip, neredeyse tam zamanlı öğretmen kadar iş yaptırıyorlar (annemden biliyorum doğrudur). Fakat liberaller de diyor ki bu verimliliktir. Bir fabrika 7/24 çalışmalı ki bunu görebileceğiniz en uygun yer Köfteci Yusuf. Hafta sonları tam kapasite çalıştıklarından daha masaya oturur oturmaz köfte geliyor önünüze. Fakat hafta içi gidin, özellikle seyrek saatlerde, geç geliyor. Çünkü tam kapasite çalışırken, döngü (sirkülasyon) var ve verimlilik artıyor. Daha bir ton ekonomik terimle anlatılabilir ama işin özü budur.

Bütün bunlar bana göre 2. Dünya Savaşı’na gider.

Alman tankları çok kalitelidir. Nazilerin disiplini ve Alman mükemmelliyetçiliği (mühendisliği) ile birlikte pürüzsüz yüzeyleri vardır. Tankların içi, mürettebat için mükemmeldir (diğer tanklara göre). Teknolojisi yüksektir. Tankları yüksek kalitede, yüksek teknolojide, yüksek mühendisliktedir. Haliyle hem maddi olarak pahalıdır, hem de zaman açısından daha uzun sürede üretilir.

 

Öte yandan Rus tanklarına gelirsek… Bir fabrikada üretilen Rus T34’ü, diğer fabrikada üretilen T34 ile aynı değildir. Bir T-34-85’in parçası, öteki fabrikalarda üretilen T34-85’e oturacak diye kural yoktur. Hatta aynı fabrikada üretilse bile, çeşitli parçalar tam oturmaya bilir. Kesilmesi ya da doldurulması gerekebilir. Youtube’da Wargaming kanalında izlerseniz; dahasını anlatıyor.

Tank, fabrikadan çıktıktan sonra bir tur attırılır. Düşen parçalar düşen, kalanlar çekiçlenir, gerekiyorsa kaynaklanır, vidaları sıkılır, yollanır. Yağ falan damlatması sorun değil. Mürettabat için oldukça dardır. Hatta bir döneme kadar telsizci yoktu tankta ve bu yüzden organize olamayıp, Almanlar tarafından haşat ediliyordu.

Palet parçalarını tutan pinler oynar. Fakat çözüm getirmişler, tankın yanına bir demir parçası eklenir ve çıkanlar buraya çarpınca yerine oturur. Neden bu kadar özensizdir? Topu Tiger 1’i bile delemezdi ilk üretildiğinde. Olay şu; mümkün olduğunca fazla üretmek. Tank patlarsa, mürettebat gelsin (tabi yaşarsa) hemen bir tane daha alsın.

Fakat Nazilerin böyle bir lüksü yoktu.

 

Fakat Rusların taktiği tuttu. Yanlış rakamlar olmasın, kesin hatırlamıyorum ancak aşağı yukarı aklımda kalan rakamlar şöyle;

1 tane Tiger parasıyla, 120 tane T-34 üretilebilir,
1 tane Tiger yapılan zamanda, 200 mü 300 tane mi ne T-34 üretilebilirmiş.

Yani kalitesiz, mühendislik açısından rezil, işçilik açısından berbat ve kullanan mürettebatı düşünmeyen bir olaydı. FAKAT;

2. Dünya Savaşı bir üretim savaşıydı. Hem Ruslar hem Amerikalılar; Nazilerden daha fazla tank üretti. Almanların tankları, Amerikalı ve Ruslarla çarpıştığında 5-6 tane düşman tankını (T-34 ya da Sherman) alabiliyordu. Hatta 12 tane Rus T34’ünü imha eden Tiger 1’ler vardı (görselde King Tiger, yani Tiger 2 var). Fakat üretim zayıftı.

İşin özü; sayı yani nicelik, kaliteyi yani niteliği yendi! Bana göre 2. Dünya Savaşı ile başlayan bu durum hala devam etmekte. Apple birazcık bunu 2007’den sonra yenmeyi başarmış gibi dursa da; olay aynı kalacaktır.

Bir Clio, bir Ferrari’den her zaman kat kat fazla satacak.
Bir Windows, bir MacOs’tan daha fazla kullanıcıya sahip olacak.

FAKAT; araba sektörünü Ferrari, Mercedes vs yönlendirecek, bilgisayar sektörünü Apple yönlendirecek.
Büyük paraları Ferrari, Mercedes, Apple gibi şirketler kazanıp Ar-Ge’ye yatırım yapacak. Haliyle arayı açacak.

**

Ben, ekonomik durum ve koşullar el verdiğince kaliteyi seçerim. Yaptığım işlerde de kısa sürede bitmesinden çok, kaliteli olması için uğraşırım. Tabi benim baktığım “kalite” anlayışı kolay kullanım, kalitenin sürdürülebilir olması (stability/kararlılık), müşteri memnuniyeti, en yeni teknolojiler vs iken başkaları için kalite algısı “yüksek fiyat” gibi çok farklı koşullar içerebilir.

 

Türkiye Şirketlerinin Sorunları

Sık sık bahsettim bunu. Bknz: politik ve elit Türk şirketlerinin mide bulandırıcı yanı. Kısaca: ortaokulda kopyayı ve ezberciliği öğrenen; lise, üniversiteyi de bu şekilde bitiren gençler hayal kurmayı, cesur olmayı, öğrenme ve kendini geliştirmeyi bilmiyor. Emek hırsızlığı ve sırf işi yapmış olmak için yapıyorlar. Yani sınavı geçmek için kopya çekiyor. Öğrenmiyor. Diploma almak için üniversite gidiyor, kendini geliştirmiyor.

Aynı mantık tabi ki işe girdiklerinde de olacak. Yöneticilerin, astlarından fikir çalıp patronlara satması; proje hırsızlığı, vergi konusunda devleti dolandırma, çalışanı asgari ücretli gösterip ardından elden 1500 tl daha verilmesi… Say say bitmez.

Peki sonuç ne oluyor? Çok konuşmama gerek yok, Türk şirketlerine bakın ne kadar rezil olduğunu göreceksiniz.

 

Şirketlerin Hantal Yapısı

İsim vermeyeyim fakat Türkiye’nin en sağlam firmalarından birinin çalışanın bulduğu bir sorunun CEO’ya çıkması için kaç basamak geçmesi gerekiyor biliyor musunuz? Tam 7 basamak.

Ürünlerdeki, üretim bandındaki sorunları ve benzeri sorunları yöneticilerden çok; sürekli orada çalışan insanlar görür. Yani çalışanlar. Haliyle burada bulunacak bir sorun ya da sürecin iyileştirilmesi ile ilgili olayları üst kadroya aktarmak Türkiye’de sıkıntıdır. Çünkü koltuk sevdası peşine düşülür Türkiye’de, koltuğa kök salmak önemlidir. Ayrıca olaylara “kişilik savaşı” gibi bakılır.

Mesela birinin desteklediği partinin yanlışlarını söylediğinizde olayı kişilik savaşına çekerler. Sanki bir futbol takımı tutar gibi mantıksızca savunurlar. Oysa her parti hata yapar, her insan hata yapar. Ben bu blogta politik sıkıntıları söylediğim için her partiden her görüşten oldum gelen maillere göre (:

Aynı nedenden ötürü; sorunlar üst taraf farklı şekilde ulaştırılır (ya da ulaştırılmaz) böylece sorunların çözümü engellenir ya da gecikir. Ayrıca bulunan fikirler alt kadrodan alınır ve üst tarafa “kendi fikriymiş” gibi satılır. Tabi bunu da rezil eder yöneticilerin çoğu. Haliyle Türkiye’de sıkıntılar bu şekilde ilerler.

Politika ve iş dünyasında “rekabet” önemlidir. Bu da sinsi, ayak oyunlarını bilen, kendini iyi satan satan kompleksli ve acımasız insanların iki dünyada da yükselmesi demektir. Böyle isimlerin başa gelmesi süpriz değil. FAkat bu isimlerin argeden haberi olmayacağı gibi dünyadaki yenilikleri takip etme, kendini geliştirme gibi özellikleri de yoktur. Haliyle şirketler sıkıntıya düşer.

 

Süreç Süreç Süreç…

Diğer teknoloji firmalarının aksine, Apple’da bir ürünün çiziminden üretimine her alanında bütün bölüm başları olayın içindedir. Bu yüzden pazarlama yapılırken ürünün özelliklerini de bilirler; ayrıca iPod’daki tekerlek fikrinin pazarlamanın başındaki insandan gelmesi gibi bir sürü yenilikçi fikir tasarımcıların haricinde başka insanlardan da gelir.

Fakat ülkemizde süreçler olduğu gibi sorunludur. Üniversite bitirmiş, hatta yüksek lisans yapmış insanlar çok basit protokollere uymadığı için gereğinden fazla atık atılır (para çöpe gider) ya da kendine zarar verir (eldiveni yanlış çıkarttığı için geçici körlük yaşanı bile gördüm).

 

Sistem Değil Proje Bazlı Olmak

En büyük sıkıntı da bu sanırım. Koltuğu kurtarmak uğuruna şirketlerdeki yöneticiler de proje bazlı düşünüyor, Türkiye’deki politikacılar da… Sistemi oturtsanız hiç etliye sütlüye karışmadan takır takır sağlam projeler, ürünler ortaya çıkacak. Fakat sistem bozuk olduğu için, başarı ancak proje proje destek vererek oluyor.

Bir proje için Bakanlık ile bir görüşmem vardı ve burada bizzat şu fikri söyledim; yiyeceklerdeki alerjiler renklendirilsin ve o minicik yazıları okumak yerine diş fırça tüplerinde olduğu gibi renkler işlensin. Böylece atıyorum laktoz alerjisi için türkuaz, gluten için sarı renk olsun. Ben ürüne baktığımda hangi sıkıntılar var bileyim. Aynı zamanda kendin al (Self servis) gibi yemekhanelerde de cam önüne bu renkler konsun ki neler olduğunu bileyim.

Tabi sistem kurma gibi bir çabaları yok. Olay proje bazlı ve günü kurtarma.

Ben de başka bir sorun olan kadınlardaki pedlerin ve çocuk bezlerinin kısırlık yapabilme ihtimalini söyledim. Suriyelilere bakıyorsun takır takır çocuk doğuruyor. Doğuda da aynı şekilde. Fakat kadın pedlerinde ve çocuk bezlerinde kısırlık gibi bir risk var. Bununla ilgili bir çalışma yapılabilir mi Türkiye’de bilemiyorum.

Öte yandan yine alerji konusunda (glüten, laktoz, kazein) bazı şeyler söyledim sistem düzeltmeleri üzerine fakat dinlemediler bile doğru düzgün. Çünkü olay ne biliyor musunuz? Proje üretmek.

Sanıyorum bakanlık, üsttekilere, üsttekiler de halka diyecek ki; bizim zamanımızda şu kadar şu yapıldı. Ne gibi? Bilmem kaç milyar dolar arge yatırımı yaptık demek gibi.

İyi de bu arge yatırımlarının kaç milyar doları gerçekten bir işe yaradı? Suyla çalışan cami çeşmesi, mevlana robotu dışında bizi dünya ile rekabete taşıyacak kaç ürün çıkarttık?

Öte yandan bakıyorsun, 2 yıldır TÜBİTAK projelerimiz onaylanmamış. Parasını alamamışız. İlaç firmasıyız, jenerik değil; tamamen bize ait olacak arge ürünü ilaçlar var ve dünyaya satacağız. Fakat OHAL, TÜBİTAK derken sıkıntı çekiyoruz. Yani o milyar dolarların ufak bölümü bile bize gelebilmiş değil. Sağolsun KOSGEB işimizi gördü. Yavaş yavaş işleri ilerletiyoruz.

Fakat Türkiye’deki arge falan anlatıldığı gibi değil. Bakanlık ve politika sistemle uğraşmıyor. Şirketler kalite ve sistemi oturtmakla uğraşmıyor.

Hepsinin tek bir amacı var; koltuğu kurtarmak, günü kurtarmak. Bu yüzden sistem gittikçe bozulurken, olaylar proje bazlı oluyor.

**

Sonunda mı?

Türkiye’deki ofis politikasından, destek olmamasından bunalan insanlar gidiyor Amerika’da bir üniversiteye ya da şirkete. Orada şirket/üniversite projesine destek oluyor. Bu destek ile arge yapılıyor. Sonra ödül alınıyor.

Türkler mi? Seviniyoruz Türk Nobel aldı, şu aldı bu aldı diye…

Hiç sevinme. Adamın kaçmasına neden olmuşsun. İŞini yapacak insanlara iş yaptırmıyorsunuz. Sistem yok, destek yok hiçbir şey yok. Sonra oradaki kurumun desteğiyle, orası için proje yapılır ama Türk yaptı diye seviniyorsun.

Bu da işte proje bazlı olaydır. Bu ülke böyle kalkınmaz.

Özensizlik, kalitenin sürdürülememesi, markalaşamama… Görünürde markalaşma için yatırımlar var onların da ne kadar saçma olduğunu birlikte göreceğiz.

İşte Türkiye bu gibi nedenlerle dibe batarken; arbaaya %60 vergi gelir, MTV ise %40 zamlanır, sen ise yol yaptılar diye sevinirsin…

Afferim. Dediğim gibi bu işler toplumsal gelişimdir. Ne zaman düşünmeye başlarız, amaç koyarız; birbirimize karşı saygı ve hoşgörüyle yaklaşırız, gerçekten gelişmek için uğraşırız ve davranışlarımızı bu yönde değiştiririz o zaman Finlandiyalı, Avusturalyalı, Almanyalı, Hollandalı nasıl yaşıyorsa öyle rahat, özgür, sorunlar olmadan yaşarız.

Olayın özü budur!

Etiketler: , ,