Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

Türkiye’de gerek muhafazakârların, yani İslamî partilere oy verenlerin, gerek politik İslam’a karşı duranların, “siyasal İslam”ı yeterince anladığını düşünmüyorum.

 

Bu yazıyı yazdığım için bazı Atatürkçü ve solcu arkadaşlar burun kıvırabilir ancak, özellikle bu kesimlerin siyasal İslam’ı anlaması gerekmektedir. Açıkçası CHP’nin yeteri kadar durumu anlayabildiğini düşünmüyorum. Çünkü sorunların temeline inip, çözemiyor.

**

Müslüman dünyasında, önemli devrimler ve gelişmeler olmuş. Bir şeyin siyasal olabilmesi için belirli ilkeleri ve temelleri olması gerekir. Pakistan, İran, Suudi Arabistan ve hatta IŞİD’e baktığımızda hepsi kendini Müslüman ilân ederken; neden farklılıklar mevcut?

Hepsini inceleyelim. Bu yazıyı yazarken kullandığım en önemli ve ana kaynak, Yordam Kitap’tan Siyaset Bilimi kitabıdır. Siyasetle ilgilenenlere Ahmet Taner Kışlalı’nın, Andrey Heywood’un kitaplarından sonra tavsiyemdir.

 

Siyasal İslamcılık

İslamcı ideolojinin (siyasal düşüncenin) temelini oluşturan, yani kurucu teorisyen diyebileceğimiz 3 kişi vardır:

  • Pakistanlı Mevlana Mevdudi (1903-1979)
  • Mısırlı Seyyid Kutub (1906-1966)
  • İranlı Ayetullah Humeyni (1902-1989)

Bakın İslam içinde cemaat ve teşkilat önemlidir. Yakın Plan’ın 14 Ağustos 2016 programını izlerseniz [1], (İlber Ortaylı’da var) cemaat-devlet ilişkisinin geçmişten günümüze tartışıldığını görürsünüz. Burada da anlatılan şudur; cemaatler, İslam düşüncesini geliştirmek için toplanıp bir anlamda beyin fırtınasının yapıldığı yerler idi. Ancak günümüzde daha çok dünyevi şeylerle (devleti ele geçirmekten tutun, ekonomik sisteme ve çeşitli yapılanmalara) yönlenmiştir.

**

Humeyni Şii’dir ve diğer ikisi Sünni’dir. Arap coğrafyasında İslam öncesi döneme cahiliye dönemi denir. Barbarlık, adaletsizlik almış başını gitmiştir. Sonrasında İslami bir devlet 7. yüzyılda kurulmuştur.

Mevdudi, İslam’da Cihat(1920) başlıklı kitabında, mevcut düzenin yeterince İslami olmadığını ve şeriat devletine geçişi önermiştir.

Kutub ise Yoldaki İşaretler (1964) başlıklı kitabında: “cahiliye” dönemindeki putların yerini modern dönemde ulus, ulus devlet, parti ve sosyalizm gibi yeni putlar aldığını iddia eder ve İslam’ın böylece, yeni “cahiliye” dönemine girdiğini söyler.

Humeyni ise, Hz. Ali sonrasındaki 1300 yıllık İslam tarihinin tamamını dinin özünden uzaklaşma ve adaletsizlik dönemi olarak tanımlar [2].

Siyasal İslam ise bu “yeni cahiliye” dönemini yok edip, İslam’ın özüne dönmeyi yol gösterir.

Yazar (Burak Gürel, Siyaset Bilimi 2012, s.406), şöyle açıklıyor:

Bazı marjinal gruplar haricindeki hiçbir İslamcı düşünür veya hareket, 7. yüzyılı aynen taklit etmeyi önermemiştir. 7. yüzyılın pratiklerine dönmeyi hararetle savunan Vahhabiliğin resmi ideoloji olduğu Suudi Arabsitan’da bile aşırı anti-modern yorumlara(?) itibar edilmemiştir. Üstelik Vahhabilik dünya kapitalizmiyle derinden bütünleşmiş Suudi sistemine eklemlenebilmiştir. […] Ayrıca bazı İslamcı hareketler 7. yüzyılı saadet dönemi olarak tanımlamalarına rağmen Humeyni’nin radikal yaklaşımından ayrılarak daha yakın çağlara ait referansları belirlemiştir. Örneğin AKP ve Milli Görüş geleneğinden gelen öteki partiler için Osmanlı İmparatorluğu böyle bir olumlu tarihsel referanstır.

Sonuç ve ana hedef: Bu 3 teorisyene göre, 20. yüzyılda Müslümanların yaşadığı ekonomik, toplumsal ve siyasi sorunların temelinde İslam’ın özünden uzaklaşmak, yani yeni cahiliye dönemi vardır.

**

4 Halife ; Hz. Ebubekir (571-634), Hz. Ömer (582-644), Hz. Osman (575-656), Hz. Ali (619-661). Bildiğiniz gibi Kuran Hz. Ebu Bekir döneminde toplatılıp kitap haline getirilmiş ve Hz. Osman döneminde çoğaltılmış ve nüshaları yakılmıştır.

 

İktidarın Ele Geçirilmesi

3 teorisyen de, cahiliye döneminin yok edilerek İslam’ın diriltilmesi için siyasi iktidarın ele geçirilmesi konusunda hemfikirdir. Yani siyasal örgütlenme şarttır.

Gülen cemaati ve diğer cemaatler ile devlet neden yakın ilişki içerisinde? Gülen bitti, şimdi Menzil tarikati ile yakın ilişkiler kuruluyor. Peki neden? İmamın Ordusu kitabında (e-kitap) bazı şeyler açıklandı ve burada da göreceksiniz. Siyasal İslam bir şekilde kitleleri kontrol altında tutmak zorundadır. Bunu nasıl başaracak?

 

Siyasal İslam ve Sol

20. yüzyılda Siyasal İslam’ın temeli, köyden kente göç ettikten sonra varoş dediğimiz mahallelerde oturan yoksul insanlar ve mevcut sistemde diploma alıp, umduğunu bulamayanlardır. Yani beklentilerini sistem içerisinde karşılayamayanlardır.

Cemaat içine baktığınızda, yoksul çocuklar alınıp devşirilmiş ve cemaat olmasaydı belki hayatları boyunca göremeyecekleri yaşam tarzına kavuşmuştur. Devşirmeyi devlet değil, cemaat yapmıştır. Tehlike buradadır.

İslamcı hareketler, bir çok ülkede ancak Marksist hareketin etkisi zayıfladıktan sonra güçlenebilmiştir. Temelde destek istenlen kitleler aynıdır. Örneğin Ali Şeriati (1933-1977), Kuran’da geçen “müstekbir” (kibirli, ezen) ve “mustazaf” (güçsüz, ezilen) sözcüklerini Marksist düşünce ile yorumlamıştır (bakınız: sömürülen ve sömüren). Bu akım, İran Devrimi öncesinde Halk Mücahitleri gibi çeşitli örgütlerin ilham kaynağı olmuştur.

**

Kısacası 1970’lerdeki Marksist hareket siyasete yeterince dönüşemediği gibi; Marksist hareket zayıflayınca, daha önce bu alanlarda olan kitlelere Siyasal İslamcı düşünceler etki etmeye başlamıştır. Bknz Erbakan. Erbakan’ın siyasete girişi de 1970’lerde olmuştur.

Bu konuya daha sonra geleceğiz.

Siyasal İslam’ın Yükselişi

Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması başlıklı konumda anlattığım üzere, Fransız Devrimi’nden sonra milliyetçilik akımları ortaya çıkmış ve 20. yüzyılda ulus devletler (millet devleti) ortaya çıkmıştır. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgecilik bitmiş ve Hindistan’dan Afrika’ya kadar bir çok ülke bağımsızlığını kazanmıştır. Bağımsızlığını kazanan ve kurulan bu partilerde laik, milliyetçi partiler yönetimde söz sahibi oluyordu.

1956 Süveyş Krizi’nde Fransa ve İngiltere’ye karşı galip gelen Cemal Abdülnasır, bu laik ve milliyetçi akımı zirveye çıkartmıştı. Fakat ekonomik sorunlar baş göstermeye başlamış, burjuva sınıfı kapitalizm ile birlikte yükselmişti. Arap milliyetçiliği ancak sosyalist temelde bir Arap milliyetçiliği olan Nasserism; içindeki sosyalist kavramdan uzak olduğunu da gösteriyordu.

Üzerine Nasır’ın öncülüğünde ibrleşen Mısır, Suriye ve Ürdün’ün, İsrail tarafından 6 gün içinde bozguna uğratılması (1967), işleri fazlasıyla karıştırmaya başladı ve Nasserism gibi laik ve milliyetçi rejimlerin çöküşü; Marksist solun çıkmaza girmesi; İslamcılığa zemin hazırladı.

Kısacası: Arap milliyetçiliğinin yükselişi 1956, çöküşü 1967’dir. Arapları birleştiren tek kavram İslam. Okulumuzda bir çok Arap öğrenci var ve hepsi birbirinden farklı. Fransız sömürgeleri, İngiliz sömürgeleri vs.. işleri değiştiriyor. Türk gibi düşünün. Azerbaycan bize çok benzese dahi farklıyız, Türkmenistan ile farklıyız vs.. Bu yüzden Turan gibi siyasal akımların gerçekleşmesini zor buluyorum. Bu konuda yapılan doğru düzgün çalışmalar yok. Tarihini bilmeyen milletlere nasıl aynı olduğumuzu anlatacaksın? Neyse…

 

İslamcı Hareketler

1973 Arap-İsrail savaşından sonra OPEC (petrol ihraç eden ülkeler), petrol ambargosu başlattı ve bu, Arabistan’a para kazandırdı. Batı, Arap petrolüne bağlımlıydı ve mecburen para verdi. Peki sonucunda ne oldu?

  • 1979 İran Devrimi
  • Afgan Mücahitlerinin ABD başta olmak üzere bir kaç ülke tarafından desteklenmesi (1979-1989)
  • Filistin’de Hamas’ın Kuruluşu (1987)
  • Cezayir İç Savaşı (1992-1997)
  • Taliban’ın Afganistan’da İktidar olması (1996)

gibi olaylara baktığımızda; zaten Vahhabilik için propaganda yapan Arabistan, aldığı bu paralarla çeşitli ülkelerdeki İslami gruplara destek sağlamıştır. Ancak… 1990’da Saddam (Irak), Kuveyt’i işgal ettiğinde, Suudi Arabistan ABD’den yardım istedi ve on binlerce Amerikan askeri, Suudi topraklarına konuşlandı.

Mavi çarpılar, Amerikan askerleri, kızıl bölge Irak, kırmızı sınırlarla çevrili yer Kuveyt.

İran Şii, Suudi Arabistan ise Sünni idi ve aralarında çekişme vardı. Tabi ABD askerlerinin Suudi Arabistan’a gelmesi, İran’ın elini güçlendirdi.

**

İran

Özellikle Al Jaazera Türk’ün İran Devrimi Belgeselini şiddetle öneririm. İran’daki laik milliyetçi Başbakan Muhammed Musaddık, petrol sanayini millileştirince, ABD rahatsız oldu ve ABD-İngiltere işbirliği yaparak, askeri darbe ile Musaddık’ı devirdi. Yerine ise şah Muhammed Rıza Pehlevi geldi ve monarşiyle ancak laik şekilde ülkeyi yönetti. ABD ve İngiltere’nin kuklası olarak, istediklerini yapmak zorunda kaldı ve Beyaz Devrim ile birlikte kapitalist sistemi ilerletti.

Dikkat edin, 1960 ve 1980 darbeleri (ve 1971 muhtırası), sadece Türkiye değil tüm dünyada neo-liberal yani, kapitalist hareketlerin bir parçasıdır ve bir çok ülkede bu tarz darbeler, değişimler yaşanmıştır! Kimin eliyle mi? Eh, orası gün gibi ortada…

Beyaz Devrim sonrası muhalefet artmıştır ve Pehlevi, Humeyni’yi 1964’te sürgüne göndermiştir. OPEC krizi ve karışıklıklardan sonra petrol fiyatları hızla düşmeye başlamış ve İran’da ayaklanmalar baş göstermiştir.Ünlü tüccarların hapse atılmasından sonra, bir çok insan Humeyni’ye destek vermiştir. İran’da Halkın Mücahitleri gibi komünist oluşum ve Halkın Fedaileri gibi Marksist oluşumlar güçlenmiştir. Bunu bilen Humeyni, söylemlerini sadece “dini” değil aynı zamanda işçi sınıfına hitap edecek şekilde bahsettiğim ezen ve zilen, sömüren ve sömürülen yani “müstekbir” ve “mustazaf” üzerine kurarak, geniş bir tabandan destek toplamıştır.

Söylemlerini dikkatlice seçen Humeyni, bir çok muhalif liderin desteğini kazanmıştır ve liderler bunu açık açık söylemektedir.

Solcular Bitiriliyor

1979’da (Şubat) Şah’ın devrilmesinde muhafazakârların yanı sıra liberaller ve solcular vardı. Hepsi bir hareket etti. Fakat Humeyni için bu başlangıçtı. Önce liberallerle birlikte hareket ederek solu bitirmiş, ardından liberalleri tasfiyeye yönelmiştir. 1979 Kasım’ında ABD’nin Tahran büyükelçiliği basılmıştır ve rehine krizi 444 gün sürmüştür. Burada ara veriyorum, uluslararası hukukta görenler vardır; normalde öğrenciler bu eylemi yapmıştı ve devlet sorumlu tutulmamıştı. ancak Humeyni’nin öğrencilere destek çıkması (açıklamayla), devleti de sorumlu göstermiştir.

3. hamle ise, Humeyni liberalleri ezerken, liberalleri desteklemeye çalışan sol örgütleri tamamen yok etmiştir. Şah’ın çevresindeki burjuva sınıfını tasfiye etmiştir, onların yerine ise dindar burjuvaziyi doldurmuştur. Pehlevi ailesinin ve laik kapitalistlerin mülklerine el koymuştur (tabi ekonomik olarak miss…).

**

Şimdi bu süreçleri bilirseniz, AKP’nin Cem Uzan’ın varlıklarına el koyması, sonra cemaatin varlıklarına el koyması bu sayede güzel bir gelir kapısı oluşturmasını birbirine bağlayabilirsiniz. Yine Türkiye’de eski seçkin sınıfı yok edip, yerine kendi dindar seçkin sınıfı kurduklarını görebilirsiniz. Ne yazık ki AKP’nin seçkin sınıfı dünyadan bihaber, kendini geliştirmekten aciz, bilinçsiz ve sonradan görme bir seçkin sınıftır. Aynı zamanda Putin başa geldiğinde Oligark adı verilen daha güçlü bir sınıfı yola getirmiş ve kendi Oligark sınıfını kurmuştur.

YANİİ?? Bu, politikanın gereklilikleri gibi görülebilir. Ancak yüzyıllarca devam edecek bir ülkede böyle sadakâte dayalı seçkin sınıfların olması kabul edilemez. Meritocracy öyle kolay değişmemeli. Oturmuş, bilinçli, eğitimli bir seçkin sınıf olmalı ve devlet içinde liyakât yani değim yani, işini iyi yapanın yükseldiği bir sistem olmalı.

**

1980-1988 yılları arasındaki İran-Irak savaşında çok sayıda vakıf ve sosyal yardım kuruluşundan oluşan büyük bir sosyal güvenlik sistemi kurmuştur ve en büyüğünün adı Mustazaflar(!) Vakfı’dır. Bu, sosyalist bir düşüncededir. Örneğin ölen askerlerin ailelerine maaş bağlanmış, gençlerine üniversitelere sınavsız giriş hakkı ve burs verilmiştir. Devrim Muhafızlarının temeli bu çocuklardır.

 

Mısır

Özetleyerek anlatacağım. Hasan El-Banna’nın 1928’de kurduğu Müslüman Kardeşler Örgütü, Seyyid Kutub’un yazı ve eylemleri sayesinde dünyanın her yanındaki İslamcılara esin kaynağı olmuştur. Nasır’ın laik rejimine karşı duran Kutub, 1966’da idam edildi.

Baskı yüzünden, bir çok üye Suudi Arabistan’a geçti ve üniversitelerde çalışarak İslamcılık ideolojisinin gelişmesine ve İslami bankacılık sisteminin kuruluşuna katkı sağladı. Nasır’ın ölümünden sonra başa geçen Enver Sedat, Marksist muhalifleri sindirebilmek için İslamcılar ile işbirliği yaptı (Buraya dikkat, Türkiye’ye de geleceğiz). Mısır’a geri dönen Müslüman Kardeşler üyeleri, burada Mısır’ın burjuvazisinin parçası oldular.

Daha sonra kampüs dışından çıkıp, varoşlarda örgütlenmeye başladılar ve Mısır’ın İsrail’i diplomatik olarak tanıdığı Camp David Antlaşması (1979) üstüne tüy dikti ve Sedat, hain olarak ilan edildi. Yerine geçen Hüsnü Mübarek, Müslüman Kardeşler’in faaliyetlerini sınırladı ancak 1990’ların başında tekrar güçlenmeye başladılar. Sİlahlı radikat grupların kontrolünü kaybeden dindar burjuvazi, devlet ile barıştı. Şiddetsizlik İnsiyatifini baltalamak için 17 Kasım 1997’de, Luksor Tapınağı’nda 62 turist, radikaller tarafından katledildi ve Mısır turizmi etkilendi. Radikaller etkisizleşti.

Fakat 11 Şubat 2011’de devrilen Hüsnü Mübarek’in ardından İslamcılar siyasi partiler ile sürece katıldı ve güçlendi 2012’de Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi, ikinci turdu %81,7 ile devlet başkanlığına seçildi. Mursi’ye karşı protestolar arttı. Ordu, Mursi’nin istifasını istedi. İstifa etmedi ve el-Sisi yönetimindeki ordu 3 Temmuz 2013’te darbe yaptı. Gerisini biliyoruz zaten.

 

Türkiye

Türkiye’deki siyasal İslam’ın kurucusu Necmettin Erbakan’dır. 1970’te Milli Nizam Partisi’ni kurmuştur. Peki Milli Görüş nedir? Yukarıda anlatılanlara baktığınızda, Humeyni’deolduğu gibi “sol” bir söylem görürsünüz.

  • Adil Düzen: Faizin olmadığı bir serbest piyasa ekonomisini öngörür. Paranın mal gibi alınıp satılmasını reddeder. Bu durumun adaleti bozduğunu, güçlüyü daha güçlü yaptığını savunur.
  • Reel Ekonomi: Üretime dayalı kooperatifsel çok ortaklı yapıların güçlendirilmesi esasına dayanır. Bu tarz tüm işletmelere faizsiz devlet kredisi tahsisini savunur.
  • Hak Anlayışı: Haksız kazanca ve ekonominin sömürü temelinde olmasına karşıdır.

Profesör olan ve Alman tanklarında bir parçanın patentine sahip olan Necmettin Erbakan’ı AKP’ye bakarak severim. Bilinçli, okuyan, bilen bir insan idi (AKP’lilerin aksine). Siyasi dilini de severim. Oy verir miydim? Muhtemelen vermezdim ancak AKP yerine Necmettin Erbakan gibi birini tercih ederdim. Neyse..

1968’de Türkiye Odalar Birliği Başkanı olmuş, ancak Adalet Partisi tarafından baskılar nedeniyle görevinden alınmıştır. 1969’da Adalet Partisi’ne başvurmuş, ancak red cevabı almıştır ve Konya’dan bağımsız milletvekili olmuştur.

Milli Görüş adını verdiği İslamcı hareket; Anadolu’nun merkez sağdan umduğunu bulamayan, küçük ve orta ölçekli, tekelci olmayan kapitalistlerinin temsilcisidir. 1979 İran İslam Devrimi’nin de etkisiyle, MSP (MNP kapatıldığı için sonradan kurduğu Milli Selamet Partisi)’nin Konya’da 6 Eylül 1980’de düzenlediği Kudüs’ü Kurtarma Mitingi sırasında laik ve demokratik Cumhuriyet karşıtı ve İslamcı sloganlar atılmıştır.

12 Eylül darbesiyle MSP kapatıldı. ANCAK, Mısır’da gördüğümüz şekilde; askeri diktatörlük, solcularla mücadele için siyasal İslamcılara dokunmadığı gibi, zorunlu din dersini kurdu. Bakınız 1980 darbesinde ülkücü ve solcu gençler idam edildi ki bu gençlerimiz kitap okuyan, araştıran, bilgili gençlerdi. Devlet kurumlarından sol ve sağcı insanlar tasfiye edildi. İçeri atıldı. Bu sırada Fethullah Gülen ve siyasi İslamcılara ne oldu?

Ellerini kollarını sallayarak sokakta dolaştılar; sol ve sağcıların tasfiyesinden sonra devlet kademelerine yerleştiler, örgütlendiler. Yani Gülen ve radikal İslamcılar konusunda sadece AKP değil, askeri darbesinden başlayan; Ecevit, Demirel, Çiller, Yılmaz gibi çeşitli liderleri içine alan geniş bir suçlu kitlesi vardır!

**

1983’te Refah Partisi kuruldu. 1987’de Erbakan’ın siyasal yasağı bitince başına geçti; “Adil düzen” sloganı ve yoksullara yardım faaliyetleri (bknz: günümüzün AK-kolileri, makarna, kömür vs) ile birlikte 1990’larda varoşlara hakim oldu. 1994’te İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini kazandı ve 1995’te %21 oy ile birinci parti oldu.

28 Şubat 1997’de işler karıştı. Erbakan istifa ettirildi, siyaset yasağı konuldu.

**

 

Sonuç Olarak

Tarihi okumayı bilmeyen siyasetçilerimiz var. Bakın İran’ı ve diğer olayları biraz analiz eden insanlar; varoşların, işçilerin önemini kavrar ve siyasal İslam’a karşı baskının işlemeyeceğini anlar. Maalesef Atatürkçüler ve solcular, bugün AKP’li seçmenlere karşı “koyun, aptal, cahil” gibi suçlamalar yöneltmekte. Oysa siyasal İslam, onlarca yıldır kendine yandaş çekiyor, bıkmadan usanmadan insanları kazanıyor.

Solun en kuvvetli olması gereken varoşlarda CHP güçlü değil! Burjuva partisi oldu ve bunu kırmak için hiçbir şey yapmıyor. Bırakın onu, CHP’ye neden oy verilmeli konusunda net bir fikirleri yok. Bakın size bir olay, daha önce anlatmıştım burada:

1950 seçimlerini kaybeden İnönü, köşkteki son gecesinde CHP’nin önde gelen yöneticilerine veda yemeği verir. Söz alan Faik Ahmet Barutçu, Konya’da CHP’ye oy vermenin günah olmadığına ilişkin müftülükten fetva alıp, köylerde yayınlamak zorunda kaldıklarını söyler.

Kayak: Ahmet Barutçu, Siyasi Hatıralar (1934-1954), Milliyet Yayınları 1977, s.428

1950’de bazı şeyler nasılsa, 2010’larda da aynı. Korkarım 2020’ler, 2030’larda da aynı olacak. CHP, “dinsizlik” suçlamasına karşı koyabilecek mantıklı bir laiklik açıklamasını yapamıyor. CHP, muhafazakar seçmen için bir öneri getiremiyor. Israrla diyorum AKP’den alınan her 1 oy, aslında 2 oydur çünkü AKP’de erir diye. Fakat gerek CHP içinden insanlar gerek bazı akademisyenler gidip gidip “CHP sola yanaşmalı” diyor.

Hatırlıyor musunuz Humeyni liberalleri temizlerken, solcular, solculuklarını yaptığında ne oldu? Tamamen bittiler.

 

Devrimci Özelliklerini Kaybeden Sol ve Atatürkçüler

Nakşibendi şeyhi Mehmed Zahid Kotku’nun düşüncesini vermek istiyorum:

Devleti bize özgü yapılandırmak, siyasetten başlamayı gerektirmiyor. Sosyal yapıyı hazırlarsanız, zaten siyasi görüşler bunun üzerine oturur.

Solun ve Atatürkçülerin kaybettiği bölüm bu. Artık sanatlarını icra edemiyorlar! Sosyal yapıyı hazırlayamıyorlar. İnsanları örgütleyemiyorlar. Bunun yerine 1980’lerden itibaren; dinciler örgütlendi, kitaplarını okuttu, fikirlerini anlattı. Doğru ya da yanlış ayrı konu ancak neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatacak aydın sınıfı bu insanların içine girip “bak böyle söylüyorlar ancak yanlış, doğrusu budur” diyemedi.

Haliyle yenilikçi, inkîlapçı özelliğini kaybeden Atatürkçüler ve zaten Türkiye’de ne kadar olduğu tartışılan solcular tamamen oyun dışında kaldı. Bu günlere gelmemiz süpriz değildi yani.

**

Haliyle yukarıdaki olayları farklı kaynaklardan, farklı şekillerde inceleyebilirsiniz. Bazı yanlışlara halen devam ediliyor ve anlamak güç. Gerçekten güç…

Halk olarak, elimizi taşın altına atmadığımız sürece hiçbir şey olmayacaktır. 15 Temmuz sonrasında şu soruyu sordum; Kemal Kılıçdaroğlu iktidarda olsa, Gülen aynı şekilde bir şey denese ve Kılıçdaroğlu halkı sokağa çağırsa, sen çıkarmıydın?

Bunu çevrenizdeki CHP’lilere sorun. İşte bazı şeyler burada yatıyor. İnanmıyorsan niye oy veriyorsun? Oy veriyorsan niye peşinden gitmiyorsun?

Her birey kendini değiştirecek, sonra çevresindekileri. KAVGA ETMEDEN tartışacağız, doğruları bulmak için. Sonunda da öğreneceğiz. Yoksa, işimiz yaş.