Artık resmi olarak (diplomayı henüz alamasam da); “uluslararası ilişkiler” bölümünden mezun oldum. Bağlı olduğum ve son sınıfa kadar temelde aynı dersleri gördüğümüz siyaset bilimi derslerini de aldım; haliyle bölüm adı gibi, “siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler” (political science and international relations – PSIR) eğitimini aldığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Üstelik 40 kişilik sınıfın 30-35’i yabancı (Afrika, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkasya ve hatta İtalya, Pakistan vs) gibi ülkelerden bolca arkadaşlarım oldu. 16 yaşından itibaren politika isteyen (psikolojik savaş ve propaganda sağolsun) ve bunun için uğraşan fakat; bilgisayar mühendisliğini 3. yılda terk edip, uluslararası ilişkilere geçen biri olarak bir kaç şey anlatmam yerinde olacaktır.

Gerçi bu konudaki düşüncelerimi ve eğitim konusunda nasıl sömürge haline geldiğimizi;  Türkiye Eğitimsel Olarak Bir SömürgedirOrtadoğu’da Sorunların Kaynağı: Cetvelle Çizilen Ülkeler (Irak-Suriye)Çok Şükür Türkiye Sömürge Olmadı, Yoksa…Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Öğrencisi Olarak İsyanım ve daha nice konuda sık sık dile getirdim.

Ancak bu yazıda biraz daha farklı bir içerik olacak. Okul bitti, Eskişehir’e geldim ve tanıdıkları ziyaret etmek ve Hearts of Iron 4 oynamaktan arta kalan sürede Halil İnalcık hocanın “Devlet-i Aliyye” eserini (4 ya da 5 cilt idi) okumaya başladım. İlber Hocanın tarih derslerini ve youtube videolarını da birleştirince, çizgi filmlerde olduğu gibi aklımda bir ampul belirti. Onu anlatacağım.

Ama öncesinde…

Kısaca Devlet-i Aliyye

Bildiğiniz gibi Osmanlı bir hanedandır. Ailedir yani. Devletin adı ise “Devlet-i Aliyyey-i Osmaniyye”dir. Yani Osmanlı İmparatorluğu. Aliyye bölümünde ise “Muhteşem Yüzyıl’da” söylendiği gibi “aaaaliye” değil, “Aliyye” denir. A uzatılmaz.

Türk tarihi konusunda efsane olan ve İlber Ortaylı’nın da hocası olan ve yurt dışında Türk tarihi konusunda uzmanlar yetiştiren, hatta bölüm açan güzel insan Halil Inalcık’ın eserleridir. Henüz okumaya başladığım birinci cildinde ise; Klasik dönem kabul edilen 1302-1606 tarihlerindeki siyasal, kurumsal ve ekonomik gelişmeleri anlatır.

Andıç: 1299 değil, 1302! Neden mi? Ehh onu da araştırmaya sevk etmek için süpriz olarak bırakayım.

***

Kısaca “neler var yahu?” diye soran olursa, içerikteki bazı başlıkları buraya ekleyeyim;

Anadolu’ya Oğuz/Türkmen göçleri,
Osman ve Beyliği,
Fütüvvet ve esnaf,
Rumeli’de yerleşme,
Daimi Ordu: Pencik uygulaması ve Yeniçeri ordusunun kurulması,
Fetret ve Kalkınma
15. Yüzyılda ekonomi,
İstanbul’un yeniden inşası,

Kul sistemi,
Merkeziyetçi bürokrasi (siyaset bilimi öğrencilerine selam olsun! okuyun),
Şeri hukuk ve örfi hukuk (ki benim gibi kültüre uygun yasa isteyen ancak çağdaş olmasını da isteyen birileri varsa, tabi hukuka meraklı, buralara dikkat; İlber Ortaylı’nın Kadı kitabını da okuyunuz),
Şehir: ticaret, kapital oluşumu, vakıf,
Çift hane sistemi,
Esnaf, loncalar,
İç ticaret,
Tekstil,
Adaletnameler,
Büyük çiftliklerin ortaya çıkışı

**

Daha yazmadıklarım oldu. Diğer ciltlere baktığımızda, sosyal yapıya kadar iniyor. Yani kahvehanelerden tutun, ticarete ve üretime kadar her şey var. Bürokrasi, hukuk… Her şey. Detaylıca anlatılmış. Osmanlıyı öğrenmek ve anlamak isteyenlere tavsiye ederim. Ben ki tarih derslerini sevmezdim; İlber hoca ve Halil Inalcık sevdirdi.

Aranızda benim gibi, Türk kültürünü Orta Asya’dan bu yana seven ve Fatih Sultan Mehmed ile Atatürk’ü ayırmayan; Osmanlı İmpratorluğunu’da seven ancak Türkiye’yi Osmanlı’nın devamı olarak gören ve aralarında hiçbir kıyaslama yapmayarak; geçiş ve devamlılığın gerekliliğini anlayan varsa okuyun.

Gelelim asıl konuya…

 

Ordu Kökenli Siyaset Bilimi Akademisi

İktidar ve muhalif partilerden blogumu okuyanlar var, biliyorum. Lütfen bu düşüncenin üzerinde durun çünkü bu devlet geleceğini ilgilendiriyor.

Bir kaç alt bölüme ayırıp yazayım.

Günümüzdeki Eğitim ve Siyaset Bilimi Eğitimi

Kişisel olarak şanslıyım çünkü politikanın ve uluslararası ilişkilerin kaynağı olan bir kaç ülkeden biri olan İngiltere’nin sömürürken değiştirip eğitimini yerleştirdiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde öğrenim gördüm. Siyaset bilimi, Türkiye’de sözel bilimlere bağlanır. Fakat İngiliz sömürgelerinde işletme bölümündedir. İngilizler sömürdükleri ülkeleri yönetecek liderler yetiştirmeye önem verirdi. Zaten bizim okulun da en iyi eğitim veren fakültesi bu yüzden işletmedir. Sömürmenin temelinde ekonomi vardır. Hem yönetmeyi hem de ekonomiyi iyi bilen insanları sömürgelerin başına getirirler. Eğer çok çok iyilerse, İngiltere’ye götürürler.

Politika ile biraz haşır neşir olan birisi; İngiltere’deki politik kültürü iyi bilir (yazılı anayasa yok efsanesi). Aslında tam da efsane değil; Magna Carta, “English Bill of Rights” (tam Türkçesi nedir bilmem) vs gibi bir çok tarihi belgelerle politika, “teamül” yani Türkçesiyle yapılageliş olarak oturtulmuştur. İngiltere’de insanlardan bürokrasiye, politikacılara herkes haddini bilir, sınırlarını bilir ve kurallara uyar. Bu, başlı başına bir konu…

Kısacası İngiliz sistemini, Türk sistemi ile birleştiren (ya da ne derseniz deyin) bir okulun “siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünden” mezun oldum. Okulumun sadece İngilizce eğitiminin değil, siyaset alanında da ne kadar iyi eğitim verdiğini de yıllar geçtikçe gördüm. Fakat bazı sorunları da fark ettim…

**

Sadece benim okulumda değil, Mülkiye gibi nadide bir kaç bölüm dışında; Türkiye’de siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü müfredatına baktığınızda, tıpkı diğer bölümler gibi “batının sömürgesi” olduğunu göreceksiniz. Evet felsefe, teoriler vs batıdan çıktığı için bunları görmek normal. Buna bir şey demiyorum. Fakat Osmanlı, Rus İmparatorluğu, Persler ve say say bitiremeyeceğiniz bir sürü uygarlık varken sürekli olarak Batıya, özellikle Avrupa’ya odaklanmak ne kadar doğrudur?

Kendini komünist/feminist olarak nitelendiren bir hocamız, 2. Dünya Savaşı sonrasında IMF/GATT/World Bank üçlüsünü anlatırken derste merakıma yenilip; (İngilişçe tabi), “hocam yıllardır bunları görüyoruz, 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika ve liberal düşünce, Avrupa’yı tek tek ele geçirirken SSCB ne yaptı? İzledi mi? Bir şey yapmadı mı? Neden sadece buraya odaklanıyoruz ve SSCB’nin adımlarını görmüyoruz?” dedim. Ehh doğru, haklısın dedi, fakat hepsi o.

Ben nedenini biliyorum: tarihi, yenenler yazıyor! Sonraki süreçte SSCB’nin, başka ülkelerde örgütlenmeye çalıştığını, bunun için çeşitli parti ve STK’lara destek olduğunu vs buldum fakat kurumsal bir şeye denk gelemedim. Böyle bir planı bile yok anlaşılan.

Avrupa tarihini ve Avrupa’da felsefe, devamında bilimin ve bunlara bağlı olarak gelişimin farkındayım. Fakat sadece buralara mı bakacağız? Hele hele Türkiye gibi bir ülkede; Doğu-Batı köprüsü dediğimiz ülkede neden tarih doğru düzgün öğretilmiyor? Efendim çocuklar tarihi sevmiyormuşmuş… YALAN! İlber Ortaylı’nın katıldığı buluşmalara bir bakın bakalım! Doğru anlatırsan sever. Gelip bir hoca kötü sesiyle, hitabet yoksunu ve ezbere bilgisiyle bir şeyler anlatırsa olmaz. Animasyonlarla desteklenmiş ve İlber Ortaylı gibi insanlarla çalışılarak ortaya çıkartılacak mini diziler, animasyonlar çocuklara derslerde izlettirilmeli ve youtube’a yüklenmelidir. Neyse bu da başka bir proje.

**

Diyeceğim o ki; Avrupa kitaplarıyla, Avrupa felsefesi, tarihi ve teorilerini görüyoruz. Bırakın bölgedeki diğer medeniyetleri öğrenmeyi ve daha önemlisi ANLAMAYI; kendi tarihimizi bile bilmiyoruz!

 

Biz Türkler Ordusu Olan Millet Değil Milleti Olan Orduyuz!

Konuyu yavaş yavaş bağlamak gerekirse; İlber Ortaylı’nın bir programında (tarih dersleri gibi bir şey idi), Vatikan’ı falan anlattı. Bizde bulunmayan bir çok belge, burada vardır; Osmanlı ile ilgili bir çok rapor tutmuşlar ve Osmanlıyı anlamak istiyorsanız, Vatikan’a gelip, arşivlere girip, buradaki belgeleri okumanız gerekiyor demişti. Tabi İlber hoca ve hocası Halil Inalcık; Osmanlıca, Fransızca, Rusça gibi dillerin yanında Latince biliyor. Buralardan kaynak alıyor. Fakat buradaki ilginç nokta bu değil…

Bizde dedi, en iyi raporlar ve belgeler; orduda tutulmuştur. Osmanlı’dan Türkiye’ye kadar! Kısacası demek istiyor ki, Avrupa’da din ile sağlanan disiplin, birliktelik vs; Türk kültüründe ordu ile sağlanmıştır.

**

Biraz düşündüm…

Geçmişten beri, Türkiye’de en iyi mühendislerin, en iyi arge’nin, en iyi uzmanların TSK’da olduğunu düşünürdüm. ASELSAN vs gibi şeyleri görüyoruz. Eskişehir’de doğup büyüdüğüm için, burada bazı şeyleri de biliyorum ve duydum, buralarda çalışanlarla konuşma fırsatım oldu; Türkiye’de ARGE, ordu ve ordu kökenli kurumlarda. Aynı şekilde uzmanlar, mühendisler için de aynı şey geçerli.

Size daha önce “Nazi Teknolojisi – Anlatılmayan Tarih” başlıklı konumda anlatmıştım (ya da Naziler ve Hitler ile ilgili az bilineneler); 1940’ların başında geliştirilen tank teknolojileri, 1990’larda arabalarda kullanılmaya başladı. Günümüz haberleşme teknolojisinin temeli V1 ve V2 roketleridir. V1 roketleri füze vs gibi sistemlerin temeliyken; V2 roketleri ise uzaycılığın (haliyle uydu, telefon, internet vs) temelidir.

Yani askeri kökenli yatırımlar, ilerleyen süreçte sivillerin işine yarıyor. Biliyorum bunu fakat Türk Ordusunun bu yanını hiç düşünmemiştim. Birazcık üzerinde durduğumda, sistem ve disiplin ile birlikte ufak şeylerden nasıl mucizeler yarattığını anladım. Mesela herkes askerliği mantığın bittiği yer diye kabul eder. Fakat 3-5 kişilik bir grubu kontrol etmek bile imkansız iken, on binlerce ve yüz binlerce; gerektiğinde milyonlarca kişinin düzenini nasıl sağlıyorlar? İşte çoğunuzun “mantığın bittiği yer” dediği kurallar ile birlikte. Disiplin ile birlikte.

**

Örneğin Ortadoğu’da Sorunların Kaynağı: Cetvelle Çizilen Ülkeler (Irak-Suriye) konusunu yazarken, Osmanlı vilayetleri haritasına ihtiyacım vardı fakat maalesef doğru düzgün bulamadım. Bir kaç kaynaktan yararlandım ve Alman ya da Flemenkçe bir haritayı düzenleyip; İngilizce ve Türkçe kaynaklardan yararlanarak bunu oluşturdum.

Ne kadar acı ki; “Osmanlı” sözcüğünü dilinden düşürmeyen bir iktidarın bakanlıkları, Osmanlı vilayet haritalarını önemli yıllara ve değişimlere göre; yüksek çözünürlükte yayınlamamış! Ayıp. Üstelik bu haritayı oluşturmak için bir kaç saatimi verdim çünkü sadece Türkçe bir kaynaktan uygulamak imkansızdı. Geçen süreçte bazı gelişimler oldu ki “OHAL” görselinden tutun, arkası saydam Göktürk Kurdu görseline kadar benim çalışmalarım Google’dan bulunup; geliştirilip, tekrar yayınlandı. Benim yaptığım Göktürk kurdu, diğerinden ufak değişiklikler içeriyor (görsel amaçlı). Yani gördüğünüz gibi, bakanlıklar bu tarz şeyleri yayınlamalıydı…

Eğer dönüp orduya bakarsak, mutlaka böyle haritalar mevcuttur. Tabi ordu geleneği açısından yayınlanmıyor fakat vardır. Zaten öğrenci evimin duvarındaki Türkiye Cumhuriyeti Haritasına dikkatli baktığımda “Harita Genel Komutanlığı” ibaresini görüyordum.

 

Siviller İçin Ordu Kökenli Siyaset Bilimi Akademisi

Gelelim esas konuya… Bütün bunları anlatma ve açıklama nedenime…

Küçüklüğümde asker olmak istemiştim. Sınava girdim ancak ucu ucuna kaçırdım. Hatta Jandarma olmak istiyordum (Jadarma başlı başına ordu gibi, her şeyi yapabilme kabiliyetini seviyordum: kara-hava-deniz-JİTEM vs)… Sonra iyi ki olmadı dedim. Sistemin saçmalıklarını kafaya sıkça takıp değiştirmek isteyen biri olarak bol bol ceza alırdım sanıyorum. Hatta atabilirlerdi. Fakat bu Türk ordusuna olan saygımı ve merakımı etkilemedi.

Okulu bitirdiğime göre askerlik şart. Hem orduya yararlı olup, hem de Atatürk ve silah arkadaşları gibi, “İttihat ve Terakki” gibi ordudan alacağım disiplinin yönetim ve siyaset ile ilgili bir sürü tecrübeyi edinebilir miyim? Malûm, 2030’da yeni parti kurarak Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelmek ve Türkiye’de bölge ve dünyada bir model ülke haline getirmek istiyorum. Bu istek ve amaç doğrultusunda dünyanın en güçlü ve en eski ordularından (ve belkide ordusundan) biri olan TSK’dan alabileceğim bir şey olabilir mi? Aynı zamanda katkım?

Açıkçası 3-5 mermi atıp, sonra gidip bir yerde şafak saymaktan daha yararlı olabileceğimi düşünüyorum (ordu için) ve bu süreçte yönetim alanında da tecrübe kazanabilirim..

**

İşte bütün bunları düşünürken İlber Ortaylı ve Halil Inalcık birleşti aklımda. Dedim ki neden sivillerin, ordu kökenli bir akademiden eğitim alması gibi bir durum yok? Şimdi 15 Temmuz’dan sonra bir kaç adım atıldı da benim dediğim başka bir şey.

Batı ve doğuyu, hem de taa Kara Kuvvetleri üzerinde yazan M.Ö. 209 (Mete Han) ve hatta öncesinden günümüze yorumlayacak, analiz edecek, anlatacak; medeniyetler ekonomik, bürokratik, sosyal, kültürel vs gibi yönlerden inceleyerek karşılaştıracak bir “siyaset bilimi” bölümü olmasın? Üstelik üniversite ve hatta hazırlık aşamasında liseden itibaren gelirse aklımda “devlet adamları yetiştirecek akademi” ordu kökenli sivil üniversiteye kaydırılabilir.

Türkiye’de bir tane olmasını planladığım ve lise+üniversite ile çocukların; İngilizce, Fransızca, Arapça (haliyle Osmanlıca) ve ilgili şekilde Latince öğrenecekleri ve bunların yanında ekonomi, hukuk, siyaset gibi ilgili alanları da öğrenecekleri; kısacası tam bir “diplomat ve devlet adamı” olacakları bir projem var. Danstan sofra adabına, hitabetten (ki gerekirse İngiltere’deki gibi drama dersleri verilir), sanat ve spora donanımlı bireyler olacaklar.

Burayı bitirdiklerinde, devlette işleri hazır olacak (tabi buradaki anlaşma, sözleşme ve sistem hem cemaat vs gibi zararlı parazitleri uzak tutma hem de yetiştirdiğimiz kişileri yabancılara kaptırmama gibi incelikler barındıracak). İşte bu projemi tasarlamıştım fakat ordu olayını düşündüğümde, neden askeri kökenli sivil akademi olmasın dedim?

**

Avrupa felsefesi ve teorilerini 3 yıl gereksiz yere almış biri olarak söylüyorum. 1 dönemde Orta Doğu dersi aldık ve pat pat 1 haftada 3-4 ülkeyi geçip gittik. Yahu dünyanın en sıkıntılı bölgesi burası. Buradan çıkan terör dünyayı vuruyor. Kusura bakmayın ama ortalama bir insan gibi “illüminati, israyıl, ameriga, derin dövlet” gibi saçmalıkları da reddediyorum. Bu sıkıntılı coğrafyayı bile doğru düzgün öğretmediler. 3 yıl boyunca realizm, komünizm, liberalizmden bıkkınlık geldi.

Tabi “cumhuriyet ve demokrasi”, “federal ve üniter” farklarını; yasama-yürütme-yargı sistemini bilmeden 3 ve 3,5 ile mezun olanları gördüm. Eğitim sistemi zaten sorunlu fakat siyaset konusunda (ve sözel alanda), Türkiye’de fazlasıyla sorun var. Gerçi temeli belli: bilimin özünde felsefe yatar ve felsefe de soru sormak, soruya cevap aramaktır. Sen soru sorduğunda, eleştirdiğinde; atılırsan, tutuklanırsan, ofis politikası ile baskı (mobing) görürsen olmaz!

Yine de, TSK’nın akademisinde sağlam şekilde tarih, politika, analiz vs görüldüğünü biliyorum. Yanlış bilmiyorsam; “ateş hattında sakin kalmak” gibi bazı şeylerde öğretiliyor. Yani bütün bunları düşündüğümüzde,

Ordu kökenli sivil bir üniversitede verilecek 4 yıllık “öz” ve canlandırmalı dersler sonunda düzgün devlet adamları yetiştirebiliriz. Uluslararası hukukçuların yurt dışından getirildiği ve uluslararası davaları genelde kendi uluslararası hukukçularımızın beceriksizliği ya da becerebilen uzmanların sayısının da çok az olmasından kaynaklı kaybettiğimizi düşünürsek…. Uluslararası hukuk farklıdır ve hukuk fakültesinden gelmez buradaki uzmanlar. Uluslararası ilişkiler okunmalıdır. İlber Ortaylı’nın da siyaset bilimi okuduğunu düşünürsek… İster tarih yoluna git ister hukuk yoluna; siyaset bilimi okuyunca temel sağlam geliyor.

İşte o temeli de sağlam ve ordu tecrübe, bilgi ve birikimiyle alsaydık…

Ehh eleştirenler olacak. Özellikle Atatürk, Türk ve Türkiye düşmanı kesimlerce… Bırakın konuşsunlar, her zaman yaptıkları gibi. Ordu kökenli siyaset akademilerinden mezun olacaklar; hem politik, hem hukuksal alanda gereken cevabı katıyla verebilecek donanımda olacaktır (eğer gerçekleşirse). Gerçekleşmezse de, 2030’a sözüm olsun.

 

Son Olarak

İlber Ortaylı kitaplarını İngilizce basmaz. İsteyen varsa çevirsin diyor. Bizim çakma akademisyenler ise İngilizce makale yazamayacak diye ödleri patlıyor! Yayın ve makalelerinde Türk tarihi ve kültürü, Persler ve Doğu bölgesindeki diğer medeniyetler analiz edilse içim yanmayacak. Varsa yoksa komünizm, kapitalizm, realizm…

Ehh, kendi tarihini, kültürünü, dilini bilmedikleri için normal! Akademisyen feministlere “kırmızı kurdelenin” bekaret değil, Türk kültüründe yeni bir adımda şans olduğunu anlatamadım gitti. Bebek doğarsa “al basaması” gelmesin diye (ki al=kırmızı), kırmızı tülbent takılır. Lohusa şerbeti kırmızıdır. Nişan yapılır kırmızı kurdele takılır. Gelinlikte de aynı. Yani kutsaldır, koruyucudur, şanstır, hatta tanrısal bir anlamı vardır. Kökeni şamanlıktan gelir. Şamanlar İslam’ı seçince, Alevilik yoluna gidenler oldu ki, Türk kültürünü de çok iyi yansıtır Alevilik (ve Şaman kültürünü). Biraz bakın anlarsınız. Ayrıca bknz: kırmızı kurdele şaman kültüründen gelir.

**

İşte bu tarz kendi milletinin kültürünü, tarihini bilmeyen akademisyenlerin harıl harıl Avrupa felsefesine çalışması; sonra Avrupa ve Amerika’ya kaçması şaşılacak durum değildir. İngilizce yazma nedenleri de bu yüzdendir. Ya bilinçsizler, ya ülkeden gitmek için yazıyorlar.

Bilmem kaç yaşına kadar Türk doktoru, Türk okulu, Türk sistemi içinde büyüyor; bütün bilgi ve birikimi Türkiye Cumhuriyeti tarafından veriliyor. Burada kalıp savaşmak yerine, birleşmek yerine; Avrupa ve Amerika’ya gidiyor. AB ülkeleri ve/veya Amerika devleti tarafından fonlanmış (ya da buradaki şirketler tarafından) çeşitli kurumlarda çalışıyor (üniversite olabilir). Sonra ödül alıyor, büyük buluş yapıyor. Biz de buradan seviniyoruz! Aman Nobel aldı, Anıtkabir’e getirdi! Bilmem kim, bilmem ne yapmış mış…

Türkiye Cumhuriyeti kurumunda yapılmadı! Biz fonlamadık! Bizim sistemimizden kaçıp gitmiş. Niye kaçırdık, nasıl kaçırdık; oralara gidenler neden başarılı da biz başarısız dememiz gerek! Düşünmemiz gerek. Buradan kaçıp gidip, oralarda başarı sağlayanlar sırf Türk kökenli diye sevinmem, kimse kusura bakmasın.

Gidin, görün, gezin; hatta oralarda eğitim alın, uzmanlaşın. FAKAT, Türkiye’ye dönüp; size temel sağlamış ülkeye katkı sağlayın. O bilgi ve tecrübeleri buralara getirin. Şimdi liyakat yerine sadakat olduğu, eş/dost ve yandaşçılık alıp başını gittiği için ben de Türkiye’den göçüyorum diyebilirsiniz. Anlarım. Fakat 2030’da Türkiye’yi model ülke haline getirmek için yola çıkacağım, kazanırsam; geri gelin, gerekeni yapalım.

Bu ülkeye hepimiz çok şey borçluyuz. Kaçmak çözüm değil.

AYRICA,

şu videoyu izleyin. Bizim akademisyenler ağzını açarken, Amerikalılar neler yapıyor görün.