Bugün sabah İstanbul’daydım. Başakşehir’de. Bilmeyenler için, muhafazakar bir bölgedir. Fakat genel yapısı itibarıyla sonradan görme, bencil ve kin dolu bir muhafazakarlıktan bahsetmiyorum (yani dinci değil). Anadolu muhafazakarlığı var. Arif İnan İHL’de bir kaç görme fırsatım oldu. Buraya değineceğim, özellikle yazdım. Öğleden sonra ise Eskişehir’deydim ve seçimi buradan takip ediyorum.

Bir İnsan Neden 3 Büyükleri Tutar?

Bazı şeyleri açıklamak için bu bölümü yazmam gerekiyor.

Eskişehirli olarak, Eskişehirspor tabi ki takımımız. Konu açılınca, “hangi takımı tutuyorsun?” diye soranlar oluyor. Haliyle Eskişehirspor diyorum. Ardından gelen soru genellikle değişmiyor: başka? Yok tabi ki. Üç büyüklerden tutmuyor musun diye tekrar soru yönelttiklerinde, bizim için tek büyük var; Eskişehirspor diye yanıtlıyorum. Bursa, Trabzon, Eskişehir gibi iller ve hatta Göztepe, Karşıyaka semtlerde doğanlar ve yaşayanlar benim ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

Benim milliyetçiliğim, “Türkçülük” üzerinden gitmekten çok; ülke değerlerine, tarihine, kültürüne ve diline sahip çıkmaktır. Ülkede yaşayanlara sahip çıkmaktır, ülkede üretilenlere sahip çıkmaktır. Aynı mantıkla, Eskişehir’e ve Eskişehirspor’a sahip çıkıyorum. Milliyetçilik önce şehirde başlar, sonra bölgede, sonra ülkede. Tabi bu ayrımcı bir milliyetçilik değil, destek olma açısından bir milliyetçilik. Düşmanlık yapmamak gerek yani. Örneğin Eskişehir’de Kalabak suyu varken, başka şey içilmez. Eti varken (Eskişehir markası) başka şey yenmez. Ya da biraz daha özelleşelim; Kara Kedi bozacısının bozası varken, Tanınmış Helvacının tahin-pekmez ve helvaları varken başkasına bakılmaz bu şehirde.

Haliyle 2 haftada bir stada gitmek varken, Pazar günleri tüm şehir siyah-kırmızı iken; kalkıp maçlarına gidemediğim takımı tutmak fazlasıyla mantıksız geliyor. Önce bulunduğunuz şehrin takımını destekleyeceksiniz ki, futbol gelişsin. Yoksa zaten 3 büyüklerin maddi gücü var, Anadolu takımlarını ezip geçiyorlar. Sonra? Avrupa’da falan ezilip geliyorlar. O halde Anadolu takımları gelişecek ki, Türk futbolu gelişsin.

**

Peki bunca insan neden üç büyükleri tutuyor? Yazdıklarıma alınacaklar olacak fakat biraz düşünmek gerek. Bana göre en büyük nedeni, “başarı”. Tabi İstanbul’da iş insanı olsam, Fenerbahçe camiasında takılabilirdim. Orada maaşallah, tanışacağım ve iş yapacağım kişiler dolu. İş bağlantıları böyle gelişiyor. İstanbul büyük gibi gözükse de aslında bu tarz bağlantılar kurmak için gidilecek belli yerler var. Belli spor salonları, belli restorantlar, belli aktiviteler var… Neyse uzatmayayım, halkın üç büyükleri tutma nedeni genellikle başarıları içindir.

Bana üç büyükleri neden tutmuyorsun dediklerinde tek cevabım var: SEVİNMEK İÇİN SEVMEDİK. Fakat üç büyüklerin taraftarlarına bakın, genellikle yenişmeyi önemsiyorlar. Bizim şu kadar kupamız var, biz sizi şu kadar yendik vs… Beşiktaş ve çArşı başka tabi ki. Maç günlerinde Beşiktaş çarşısında, Eksişehir’deki o havayı sezdim. O taraflarda olsam, Beşiktaşlılarla takılırdım  herhalde çünkü Eskişehirspor’da da taraftarlık önemlidir. Örneğin Bando EsEs… Küfürü azaltmak için bando geldi. Bunlar kültürdür, şehrin kültürü. Her şehrin kültürü önemlidir, sporda da önemlidir sanatta da. Eskişehirspor kareografi yazın mesela, çok ilginç şeyler çıkacak. Bunları bir Anadolu takımı yapıyor. Tüm Türkiye’ye taraftarlığı Amigo Orhan öğretmiştir! Ondan önce herkes çekirdek çitliyordu. Bu açıdan Eskişehirspor’un tarihini ve kültürünü seviyorum.

Diyeceksiniz ki bunu neden anlattın?
O zaman gelelim olaya…

AK Partinin Seçilme Nedeni?

Sizce AKP’nin seçilme nedeni dindar olmaları mı? Muhalefetin dediği gibi AKP seçmeninin cahilliği mi? Ekonomik gücü elinde tutmaları mı?

Bence olay biraz daha farklı. 3 büyüklerin seçilme nedeniyle büyük benzerlik görüyorum: BAŞARI!

Düzenleme: yazıyı yayınlarken okumadım, şimdi gözden geçirdim, tam anlamı verememiş. Çok koyu uçlara gidilmediği sürece sorun yoktur. Burada fanatiklerden bahsediyorum. Fanatik şekilde futbol takımını destekleyenler ve yine aynı şekilde futbol takımı destekler gibi siyasi parti ve lider destekleyenler. Sadece iktidar değil, muhalefette de böyle insanlar var; seçtiği parti ve liderin yaptığı ve söylediği her şey doğru, diğerlerinin her şeyi yanlış. Bu sıkıntıdır. Sosyal medyada “soktuk, koyduk” gibi bir çok yorum dolaşıyor. Bu tarz yorum atabilecek kişiler ancak ve ancak hayatları boyunca kişisel hiçbir başarıya ulaşamamış, hayatlarının hiçbir bölümünde hayattan zevk alamamış ve kişisel tatminlerini ancak futbol takımı ve siyasi partinin zaferleriyle sağlayan kişilerdir. Boşa yaşanılan hayatlar….

Dikkat ediniz, Türkiye olarak büyük başarılarda kenetleniriz. Dünya Kupasında derece, Galatasaray’ın UEFA başarısı, Aziz Sancar’ın ödülü… Hepsinde seviniriz. Fakat daha önce söylemiştim; bir bilim insanı düşünün, Amerika’dan bir proje ile ödül alıyor ama Türk diye seviniyoruz. Oysa bu adam burada neden durmadı? Burada neden bilim insanlarının ve çalışkan insanların önünü açamıyoruz? Neden Türkiye Cumhuriyeti kurumunda çalışırken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin desteği veya T.C. devletinin özel sektöründeki bir şirketin desteği ile proje alıp bu işi başaramıyor bunu sormak gerek.

Yani kurumlarda sıkıntı var. Sistemde sıkıntı var. İnsanlar yurt dışına kaçıyor. Fakat biz, Türk aldı diye seviniyoruz. Türk’ün Amerika’da başarı alması beni sevindirmiyor, kusura bakmayın. Bir Suriyeli Türkiye’de bir üniversitede ödül alsa, vallahi daha fazla sevinirim. Bu ülkenin imkanları ve kurumları devrede en azından. Oysa çalıştığı kurum Amerikan kurumu, proje oradan çıkıyor, fonlanma oradan, ödül oradan alınıyor. Fakat Türk diye seviniyoruz. Burada bir tutarsızlık var. Bu tutarsızlığa rağmen sevinmemizi şununla açıklanabilir: BAŞARIYA AÇ OLMAMIZ.

**

AKP seçmenlerine bakınca, evet duygusallar. GÜÇLÜ LİDER diyerek, dünyaya kafa tutuyor diyerek oy veriyorlar. Hatta yurt dışından kiminle konuşsam güçlü diyor. Peki doğru mu? Evet bir noktaya kadar doğru, gerçekten güçlü. Seçimlerden sürekli kazanarak çıkması, Türk milletinin gazını alacak şekilde dünya liderlerine ve devletlerine ekrandan bağırıp çağırması… Daha fazla şey sayılabilir. Fakat AKP’nin en güçlü yanı ne diye sorsanız, benim için önce örgütlenmesi ve ardından propaganda yeteneği gelir.

Tabi ki her avantajın dezavantajı ve her dezavantajın bir avantajı vardır. Erdoğan’ın ve AKP’nin bu kadar güçlü olması; liyakat sisteminin yani işi ehline vermenin önünü tıkıyor, Avrupa’ya “eyy” derken diğer taraftan her konuda üzerimize geliyorlar ve daha kötüsü mücadele edemiyoruz. Dışişleri Bakanlığında büyük sorunlar var… Zaten hepsini blog üzerinde yıllardır yazıyorum. Tekrar etmeme gerek yok.

İşin özü, sadece başarıya ve güce odaklanan insanların Erdoğan’ı seçtiğini görüyoruz. Bana göre 3 büyüklerin desteklenmesiyle aynı şey. Başarı ve güç.

 

Nasıl Kazanabildiler?

24 Haziran seçimine girerken ihtimaller ve olası sonuçlar başlıklı yazımda son 1 ayda yaşanan gelişmeleri değerlendirirsem, Erdoğan’ın %46 civarında oyu olduğunu düşündüğümü belirtmiştim. Fakat şöyle bir ekleme yapmıştım:

[…]
Açıkçası 1 ay öncesine kadar Erdoğan’ın ilk turda %50,4-50,8 en fazla %51,3 gibi bir rakamla alabileceğini düşünüyordum. Fakat İnce gündemi elinde tuttu, hızlı yükseldi. İkinci tur görünüyor.
[…]

Muhalefet içinde bir çoğu bu akşam itibarı ile moral olarak çöküntü yaşayacak. Muhalefet tarafı bu işin bittiğini, artık değişimin başlayacağını söylüyordu. Tamam dediler, bu iş artık noktalandı. İnce alacak… İşin doğrusu, Erdoğan’ı çok küçümsediklerini düşünüyordum. Öyle de olmuş. Diploma vs ile uğraşacağınıza, nasıl yönettiğine odaklanın. Eğer yenemiyorsanız, yönetim şeklini çözümleyip buralarda açıklar aramaya çalışmak daha doğrudur. Örneğin nasıl örgütlenebiliyor? AKP’nin kadın ve gençlik örgütlerine bakın. AKP’nin halka nasıl hitap ettiği ve aynı zamanda zenginler kulüpleriyle nasıl anlaştığına da bakmak gerek.

Bakın size şurayı aynen ekliyorum, direkt ekran görüntüsü aldım:

**

Sanıyorum bu yazıyı okuyanlar, bu işin ne kadar hafife alındığını görmüş oldu.

 

Türkiye mi Türk-ü ye mi?

Recep Tayyip Erdoğan döneminde ülkeye gelen Suriyeli sayısı kaçtır? Fakat mülteci saymayacaksınız, hepsi toplam? 4-5 milyon civarında bir sayı var elimizde değil mi?

Şimdi sizlere bu ülkedeki bazı şeyleri tersten anlatacağım:

Suriyelilerin doğum oranı, Türkleri geçti [1].
Baktığınızda normal bir haber değil mi? Yazının başında, Başakşehir’de bir okula gittiğimi söylemiştim. Başakşehir’de Suriyeli çok fazladır, bugün arabayı yıkattığım yer Suriyelilerindi. İkitelli OSB’de Suriyelilerin mekanı var. Başakşehir’de yine Suriyelilerin her şeyi Arapça yazdıkları ve Türkçesi olmayan bakkal dükkanları falan var. Bulunduğumuz sandıkta 15-16 kişi varken, yarısına yakını Suriyeli olması muhtemel idi. Tabi Arapça konuşmadılar fakat konuşmalarından, Türkçeyi yeni öğrendikleri, Arapça bildikleri anlaşılıyor. Çok merak ediyorum, son 5 yılda kaç kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu (oy kullanabilecek seviyede olanlar). Kaç tanesi oy hakkına sahip?

Bu bilgiyi şununla birleştirin:
1990’da, Birinci Körfez Savaşı’nda, Türkiye’ye yaklaşık 1,5 milyon sığınmacı gelmiştir.

[…] Bu süreçte yaklaşık 260.000 nüfusa sahip Şırnak ili birkaç gün içerisinde toplam nüfusa eşit sığınmacıya; 175.000 nüfusa sahip Hakkâri ili de 200.000’den fazla sığınmacıya ev sahipliği yapmıştır.  [2]

Peki bunun sonucunda neler yaşanmıştır?

Iraklı Kürtlerin Türkiye’ye göçü PKK’nın manevra gücü açısından dönüm noktası olmuştur.
1991 Temmuz’undan itibaren Iraklı Kürtleri, İncirlik’ten koruma kararı PKK için de güçlenme
anlamına gelmektedir. Zira “Çekiç Güç”, Iraklı Kürtleri Saddam Hüseyin’in saldırılarından
koruma ve insani yardım desteğine başladıktan sonra Türkiye’de PKK’nın faaliyetleri büyük
artış göstermiştir. [2]

Tabi sadece bunlar da değil, bir de maddi zararlar mevcut:

 

***

Gördüğünüz üzere, buradaki en büyük sorun Iraklı peşmergelerin alınmasıyla PKK’nın tabanında artış ve siyasi faaliyetlerinde değişimdir (raporu okuyunuz). Bundan bir kaç yıl sonra Suriyelilerin neler yapabileceğine ilişkin nasıl bir tahmininiz var? Benzer şeyler yaşanmayacağını kim garanti edebilir? Zaten yaşanan sorunlara bakarak, daha büyük sorunların çıkacağını görmemek için aşırı iyi niyetli olmak veya geleceği okuma yeteneğinden yoksun olmak gerekiyor.

Sonuçta bu insanlar geri dönmek istemeyecek. Bu ülkede kalacak ve 1990’da 1,5 milyon kadar ve şimdi 4 milyon kadar… Toplamda 5-5,5 milyon sığınmacı ve sürekli doğan çocuklarından bahsediyoruz. Yunanistan’ın yarısı kadar nüfus.

Türkiye’ye ekonomik maliyeti var fakat daha önemli siyasi sonuçları çok daha ağır olacaktır. Önümüzde büyük bir Suriyeli sorunu var. Fakat bu insanlara, “bize oy verirseniz burada kalırsınız” ve/veya “AKP’ye oy vermezseniz, yardımlarınız kesilir” gibi çeşitli vaatler verildi mi verilmedi mi?

Herhalde bunları da araştırmak benim görevim değildir!

**

Şuraya dikkatinizi çekmek gerek: doğu bölgesinde aşiret kültürünü kırmadığımız sürece, toplu oylar olacaktır. Burası için kişisel plan ve projelerim var. Zamanı geldiğinde, bunları gerçekleştireceğim.

 

Seçimin Kazananı

Gelelim seçimin esas kazananına: MUHARREM İNCE!

CHP’nin oylarını, potansiyelinin üzerine çıkartabilecek ve muhalefet partisinin, düzgün şekilde ilerleyerek iktidar olma potansiyelini arttırabilecek tek isim Muharrem İnce’dir. Burası açıktır. CHP’nin oy kaybederken, Muharrem İnce’nin başka partilerden dahi oy devşirmesi bunun göstergesidir. Bunu sadece ben değil, CHP’li olan ve olmayan tüm seçmenler, tüm Türkiye gördü. Aynı şekilde CHP’li delegelerin de gördüğünü düşünüyorum.

ÇOK KISA SÜREDE teşkilatlanması, hazır-cevap olması ve hepsinden öte gördüğüm kadarıyla alanında çok uzman ekibinin olması Muharrem İnce’yi bu seviyeye taşırken, daha büyük şeyler yapabileceğini de gösterdi. Çok açık şekilde görülüyor ki, Muharrem İnce’nin %40’a varabilecek bir potansiyeli vardır. CHP’yi değiştirerek tekrar halkın partisi haline getirmesi sonucunda CHP tekrar altın çağını yaşayabilir.

Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisi’nde bir değişim gerekmektedir. CHP tarihinde sürekli bu tarz çekişmeler var fakat bunların noktalanarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun görevinden çekilmesi ve hemen ardından yapılacak kurultayda Muharrem İnce’nin parti lideri olması en kısa zamanda gerçekleşmelidir. Muharrem İnce’nin CHP içinde köklü değişiklikler yaparak CHP’yi tek köken ve mezhep ve Yeni CHP rayından çıkartıp; çağı yakalayacak şekilde fabrika ayarlarına döndürmesi şarttır.

 

CHP Delegelerine Soruyorum!

Buradan CHP delegelerine soruyorum; MUTLU MUSUNUZ?

Yılmaz Özdil’in “Kaybedenler Kulübü” yazısından bir parçayı buraya bırakıyorum [3]:

CHP Çanakkale’de 135 bin oy alıyor. Çanakkale’nin 8 delegesi var.
CHP Adıyaman’da 35 bin oy alıyor.Adıyaman’ın 10 delegesi var.

CHP İzmir’de 1 milyon 264 bin oy alıyor, 47 delegesi var.
CHP Manisa’da Kocaeli’de Isparta’da Mersin’de Muğla’da toplam 1 milyon 173 bin oy alıyor, 84 delegesi var.

CHP Edirne’de 150 bin oy alıyor. 4 delegesi var.
CHP Bingöl’de sadece bin oy alıyor. 5 delegesi var.
Bingöl’de seçmen sayısı daha mı fazla, onun için mi delege sayısı daha fazla acaba? Hayır… Bingöl’deki seçmen sayısı Edirne’nin yarısı.

CHP küçücük Bartın’da 36 bin oy alıyor. 4 delegesi var.
CHP kocaman Diyarbakır’da 12 bin oy alıyor. 20 delegesi var.
Nüfusa oranlarsan kaç katı ediyor?

CHP Eskişehir’de 208 bin oy alıyor. 12 delegesi var.
CHP Gaziantep’te 150 bin oy alıyor. 24 delegesi var.

CHP Hatay’da 307 bin oy alıyor. 20 delegesi var.
CHP Mardin’de Şırnak’ta Erzurum’da Iğdır’da Batman’da toplam 23 bin oy alıyor.
41 delegesi var.

CHP Yalova’da 44 bin oy alıyor. 4 delegesi var.
CHP Rize’de 30 bin oy alıyor. 6 delegesi var.

CHP Ankara’da 1 milyon oy alıyor.57 delegesi var.
CHP Kocaeli’de Konya’da Malatya’ya Kayseri’de Samsun’da toplam 690 bin oy alıyor.
96 delegesi var.

CHP Düzce’de 37 bin oy alıyor. 6 delegesi var.
CHP Yozgat’ta 17 bin oy alıyor. 8 delegesi var.

CHP Tunceli’de 14 bin oy alıyor. 4 delegesi var.
CHP Van’da 6 bin oy alıyor. 15 delegesi var.

CHP nerede az…
Orasının delege sayısı daha fazla.

**

Kemal Kılıçdaroğlu çok dürüst, güvenilir bir adam olabilir. Fakat liderlik başka bir şey. Sizi delege yapmış olabilir, fakat politika başka iş. Delegelerin politikadan anlamadığı veya daha kötüsü kendi koltuklarını düşünerek Muharrem İnce’yi desteklemediği veya daha da kötüsü AKP’de varolan ve eleştirdiğimiz “sadakat” refleksi ile Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi ortaya çıktı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği düşünülerek Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin makamı “barışçıl şekilde” el değiştirilmelidir. En kısa sürede Muharrem İnce CHP’yi örgütlemelidir. Kısa sürede seçimlere nasıl hazırlandıysa, nasıl örgütlendiyse; aynı şekilde CHP üzerinde çalışmalı. Ekibini nasıl kurduysa, aynı şekilde CHP’de de sağlam ekip kurmalıdır. Hepsinden önemlisi, CHP’Lİ OLMAYANLARA NASIL HİTAP ETTİYSE; o şekilde CHP’yi de herkese hitap edecek parti haline getirmelidir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun orada durduğu her gün, o koltuktaki meşruluğu sorgulanacaktır! Seçimin kazananı benim gözümde Muharrem İnce’dir.

 

AKP’nin Durumu

Diyeceksiniz ki peki AKP ve Erdoğan? Erdoğan’ın getirdiği sistem, partisini ittifak olmadan hükümet kuramayacak hale geldi. Açıkçası MHP ile AKP’nin birlikteliğinin sıkıntılı olacağını düşünüyorum. Haliyle çalkantılı bir dönem bekleniyor. Bir başka Çözüm Süreci imkansız görünüyor, fakat TÜSİAD ve maddi gücü elinde tutanlar, başka bir süreç bekliyor. Bunun gibi bir takım çatışmalar yaşanacaktır. Beklentiler karşılanmayacaktır. Anlaşmazlıklar olacaktır.

Erdoğan’ın gençlerle yaptığı toplantı tarzındaki etkinliği sevdim. Yenilik getirebildi ekibi. Fakat Erdoğan seçim sürecinde fazlasıyla yorgun görünüyordu. Son bölümde (değişim başlığında) daha detaylı bahsedeceğim fakat; AKP’de bir yorgunluk var, üretkenlik azaldı.

Seçim sürecinde gündemi elinde tutmakta zorlandılar. Proje üretemediler. OHAL’i kaldıracağız gibi muhalefet söylemlerini getirdiler ve 2002’de vurguladıkları bazı söylemleri vurguladılar. Bu da AK Parti ekibinin ve iktidarının ne kadar yorgun ve yeniliklerden uzak kaldığını gösterir. Projeleri üreten cemaat kadrolarını tasfiye edip, yerine MHP’lileri doldurmaları da bir çözüm üretemeyecek. Açık şekilde söylüyorum; devlet kurumlarında ve hatta Erdoğan’ın ekibinde Atatürkçülere ve aydınlara ihtiyaç var. Ne kadar tartışma olursa olsun, ne kadar çatışma olursa olsun; “vatan haini” demeden, “muhalif” demeden bu insanlar dinlenmeli. Bu insanların seslerine kulak verilmeli. Yenilikler getirilmeli. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti oldukça sıkıntılı dönemler yaşayacaktır (yönetim açısından).

 

Değişmeyen Tek Şey: DEĞİŞİM

2002-2007 arasında AK Parti iktidarı dinamikti. Umut verdi, yeni projeler sundu, başörtüsü yasağını kaldıracğaım ve özelleştirme yapacağım dedi. Liberallerin hoşuna gitti. Fakat 2007’den sonra ve özellikle 2010’dan sonra sıkıntılar başgösterdi. 2. döneminden itibaren yaşanan sıkıntılar özellikle 2013 sonrası ortaya çıktı. Dolar ve Euro artmadı, TL’nin değeri düştü (bir adam güzel açıklamıştı: sular yükseliyor demeyiz,  gemi batıyor deriz; aynı şekilde TL düştü). 2013’ten itibaren TL’nin değeri 92 para birimi karşısında değer kesin şekilde değer kaybetmiş [4].

1999’da kurulan koalisyonun acı reçetesi, aslında AKP’ye yaradı. Devamında da özelleştirme ve yeni iktidar, bunların dışında internet altyapısının gelmesiyle kurumlarda değişim yine AKP’ye yaradı. Yollar, internet (haliyle hastahanelerde sıra beklenmeyecek sistemlerin gelmesi), AVM’ler, gökdelenler… Fakat her kapitalist (liberal ekonomi) sistemde olduğu gibi; orta sınıfın erimesi ve varsıl(zengin)-yoksul ayrımının açılması, tarım ve hayvancılığın çöküşü, adalet sisteminin sıkıntıları ve bunun yanında Rusya, Türkiye gibi bazı ülkelerde demokrasi bilincinin oturmayışı tabi ki bazı sonuçlar doğurdu. Üzerine AKP’nin iyi örgütlenmesinde pay sahibi olan cemaat ve tarikatler ayrı konu. Gülen ile aralarının bozulması cabası oldu. Şimdi her şeyde olduğu gibi tarikat konusunda da “yerli ve milli” cemaatlere yönelseler dahi, cemaat cemaattir. Eğer din işlerini bırakıp, ekonomik gücü elinde tutma ve politikaya müdahale kısmına giriş olursa; o ülkede ne dinden ne politikadan hayır gelemez!

 

İki Yol Var

AK Parti iktidarının önünde iki yol var (benim gördüğüm). Avrupa tarzında demokrasi beklemiyorum fakat Ergenekon, Balyoz, FETÖ, Çözüm Süreci gibi bir takım süreç ve sahte davalar ve terör örgütlerine göz yumma ile zayıflaşan ve sonrasında mücadele edilirken daha da hassas ve zayıf hale gelen yargı, ordu ve devlet kurumlarının tekrar güçlenmesi. Fakat yine cemaatler ve “bizden” olanlar şeklinde değil; bu sefer liyakat temel alınarak bunların yapılması. Böylelikle kısmen yasama-yürütme-yargı dengesinin sağlanması (kısmen çünkü yeni sistemde yürütme çok güçlü), devamında devlet kurumlarını tekrar güçlendirmek, özellikle ekonomi ve uluslararası politikada çok iyi analiz ve çözümler üretmek… Dahası var ancak kısacası bu.

İkinci yol ise biraz daha karışık…
Gittikçe sertleşen ve muhafazakarlaşan bir Türkiye. Çoğulcu değil, çoğunlukçu yani %50+1 aldığı sürece kalan %50-1’i umursamadan ve ne dediğini dinlemeden dediği her şeyi yapması ve karşı çıkanları kovmak, baskı kurmak ve hatta hapse attırmak…

Fakat bu yol Türkiye’de 81 milyon insan varsa, 81 milyonu içinde çok sıkıntılı geçecek süreçleri başlatacaktır. Zaten kutuplaşmış Türkiye’yi daha da kutuplaştıracaktır. Dış politikada daha büyük sorunlar yaşayacağız, TL’nin değeri daha fazla düşecek. Halkın alım gücü daha fazla zayıflayacak…

 

Sonuç

Muhalefet seçmenleri çok umutluydu. Şu an ruh hallerini tahmin edebiliyorum. Bu topluluk için ne yapılacak? Bir şeyler yapılmaması durumunda, milyonlarca kişinin umutsuzluğa sürüklenmesi ve psikolojik sıkıntıların ortaya çıkacağı çok açık görülebilir. Muhalefet partileri ve liderleri, seçimden önce oluşturdukları havayı ne kadar ilerletebilecekler? Nerelere taşıyabilecekler? Bunlar üzerinde çalışılmalıdır. Evet seçim kaybedildi fakat ülke için bir araya gelinmelidir.

Aklımda daha başka bir soru var, geçen yıl şöyle bir konu yazmıştım: “yeni seçim strateji belli oldu: ikili sistem gelecek anlaşılan“. Konuda, Türkiye’de de Amerika tarzında bir sistemin oluşabileceğini yazmıştım. Fakat Türkiye dinamikleriyle bu işin ikili değil, üçlü ve hatta dörtlü olabileceğini haliyle Amerika gibi olmayacağını anlatmıştım. Buradan sonra ne olacak? Açıkçası ikili parti sistemi Türkiye için çok tehlikelidir. Demokratik kütlürün tamamen rafa kaldırılacağı anlamına gelir. Kutuplaşmanın artacağı anlamına gelir. Sakıncalı.

**

Konunun özü şudur; değişmeyen tek şey, değişimdir. AKP değişiyor, Erdoğan değişiyor, meclis değişiyor… Her şey değişiyor. Fakat partilerden ve liderlerden herhangi birisi ve/veya ülke olarak komple değişime direnirsek; evrimin olmadığı yerde devrim olur sözü bir kez daha doğruluğunu gösterecektir. Bu devrimden kastım, bazı şeylerin kökten ve eskisi ortadan kalkacak şekilde değişmesidir. Kültür açısından bahsediyorum.

 

Ve İş 2030’a Kaldı

Açıkçası bu seçimden pek bir umudum yoktu. İkinci tura kalınma ihtimali son ayda aklıma belirdi fakat son ay, benim bile etkilendiğimi şimdi açıkça görüyorum. Analiz değil, istek olmuş aslında. İkinci turda da Erdoğan’ın alacağını düşünüyordum fakat birinci turda işin biteceği düşüncesi seçime gittikçe azalmıştı.

Umudum yok çünkü Türkiye’deki gençliği, seçmenleri, eski nesilleri (internet öncesi nesilleri) biliyorum. Size sık sık anlatıyorum; henüz 20’li yaşların başında dünyayı değiştirmek istedim, 23-24 yaşından itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarını alarak bunu yapabileceğimi anladım. Bunun üzerine planlar ve projeler üretmeye başladım. Bütün hepsi birleştiğinde 2025 yılından itibaren tüm dünyada olacağı gibi (onlarda erkenden olabilir) Türkiye’de de bir değişimin başlayacağını ve dünyadan çok daha sert şekilde gerçekleşeceğini ve bu değişim dalgasını iyi kullanırsam; insanları kutuplaştırarak, güç göstererek değil tam tersine birleştirerek, bütünleştirerek ve barıştırarak yani insanları kazanarak, iktidara 2030’da gelebileceğimi hesapladım.

Yıllardır siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünü bu amaçla okudum ve bu amaç için hayatımı adamaya karar verdim. Yıllardır bu yüzden karşılıksız şekilde blog yazıyorum ve bu yüzden projelerimin bir bölümünü buradan anlatıyorum. Bugün iktidarından muhalefetine kadar blog üzerinde yazdıklarımın neredeyse paragrafına kadar “esinlenilmesi”, işin doğruluğunu gösteriyor. Fakat açıkladığım projeler ve planlardan daha fazlası açıklanmamış halde.

Türkiye daha zor günler geçirecek. Üzgünüm ama gerçek bu. Çünkü insanlara bazı şeyler anlatırsınız ve dinlemezler. İlla o duvara toslamak zorundalar. O zaman bırakın. Bırakın toslasınlar. Türkiye, yaşaması gereken zorlu günlerini yaşasın. Anlatmakla bunun önüne geçemeyeceğimizi yıllardır anlamanız gerekiyor. Kaçmak, pes etmek, umutsuzluğa düşmekte çözüm değil. Yapacağımız tek bir iş var; günü geldiğinde Türkiye’yi ayağa kaldıracak projeleri gerçekleştirebilmek ve bir araya gelebilmek. Bunun için okuyacağız, araştıracağız, sorgulayacağız. Günü geldiğinde her bilgi zerresi işimize yarayacak.

Değişim Kolay Gelmez

İnsanlara bir şeyler anlattığınızda beklediğiniz şey şu; ilk anlattığınızda hemen kabul etsinler, fikirlerini değiştirsinler. Üzgünüm ama ne siz o kadar iyi hatipsiniz, ne de karşınızdaki insanlar o kadar yanar-döner. Ben insanlardaki değişime şahit oldum. 2014 yılında açtım bu blogu ve bizzat bir sürü şeye şahit oldum. Gelen maillerden tutun, çevreme kadar. Fakat bir şeyi atlamamak gerek…

Bu insanların çevresi var, yaşadıkları bir dünya var. İzledikleri televizyon kanalları belli. Okullarındaki öğrenciler belli, arkadaşları belli, takip ettikleri facebook sayfaları belli. Gittikleri camiler belli, camilerdeki insanlar belli. Kahveler veya kafeler belli, oradakiler belli… Bu insanlardan kastım, toplumu öbek öbek alırsanız hepsi… Bir insana, tüm çevresi etki ediyor. Bir yalan ne kadar büyük olursa, farklı kaynaklardan ne kadar çok tekrarlanırsa; o kadar inandırıcı olur. Haliyle bir insanın hayatına işte bütün bunlar etki ediyor.

15, 20, 30, 50… Kaç yaşında olurlarsa olsunlar. Konya’da muhafazakar bir ailede, muhafazakar bir mahallede doğan ve büyüyen bir insanı karşısına alan bir İzmir’li, bu insanla politika ve ekonomi konuşuyor diyelim. İkisi de kendi fikirlerini karşısındakine kabul ettirmeye çalışıyor. Maalesef Türkiye’de bırakın politikayı, normal şartlarda iletişimi bilmiyoruz. Okulumuza gelen Alman ve Ruslardan bunu anladım. Yurt dışına çıktığımda, oradaki yabancılarla konuştuğumuzda bunu anladım. Onlar dinliyor. Anlamak için dinliyor. Türkiye’de ise biz, konuşmak için dinliyoruz. Yani anlatacağını anlatsın ve sussun da ben de anlatayım diye. Dinlemiyoruz, anlamak için dinlemiyoruz, duyuyoruz.

Haliyle iki insan konuşacak, ve tartışma sonunda birisi diğerini cahil, koyun diye suçlayacak; öteki ise beyni yıkanmış, vatan haini diye suçlayacak. Maalesef Türkiye’nin durumu bu. İnsanların fikirlerini değiştirmek için hayatlara bakış açılarını ve hayatlarına etki eden etmenleri değiştirmemiz gerekiyor. Mesela sosyal medya ve internet ile birlikte ne sağcılar eskisi kadar radikal olabilecek ne de solcular… Yani eskisi kadar köşeli insanlar olmayacak. Çünkü internet yokken sadece okudukları kitaplar, eş/dost sohbetleri vardı. Oradan aldıkları bilgilerle tartışıyorlardı. Fakat şimdi önünüzde devlet kaynakları, CIA ve Dünya Bankası kaynakları, araştırmalar, makaleler, veriler, köşe yazıları var. Eskiden sadece sizin gibi olan yazarlar evinize “girerdi”, sizin gibi düşünen insanlar çevrenizdeydi. Şimdi ise her türlü düşünceyi görebiliyorsunuz. Bu yüzden eskisi kadar köşeli ve radikal (yani kökten) nesiller olmayacak.

**

İşte bütün bunlar değerlendirildiğinde, 2025’ten önce Türkiye’de çağdaş adımlar beklemiyorum. Fakat bu adımlar da ancak iktidarın daha muhafazakar ve baskıcı Türkiye adımlarından sonra gelecektir. Hatırlıyorum da, 16 yaşımda ilk kez politika ile ilgili kitaplara başlamışken (2005 yılında), etrafımdaki Atatürkçüler orduya, hakimlere falan güveniyordu. Kimse elini taşın altına atmıyordu. Onlar müdahale eder diyordu. Daha sonra baktılar iş ciddi, örgütlenmeye başladılar. Hatırlarsanız mitingler şunlar bunlar oluyordu. Ardından sahte davalar patladı, bu hareketlerin önünü kesmek için.

Fakat geçen süreçte 1970’ten bu yana çalışan Gülen cemaati ve bir sürü cemaati görüyorum. Nasıl örgütlendiklerini zaten AKP’nin kadın kolları ve gençlik kollarından görebilirsiniz. Ben ise muhalefet partilerinin gençlik kollarını biliyorum. Gerçekten rezil durumdalar. Militan ve iş gücü olmak dışında bir şey değil. Fakat ATatürkçülere ve solculara baktığımda da burjuva kitlesi görüyorum. Halka ulaşamayan; halka demokrasiyi, Atatürkçülüğü, laikliği anlatamayan bir kitle var. Onlar anlatamadığı için, başkaları gelip kötülemiş. İşte bu blogta bunu elimden geldiğince kırmaya çalıştım. Bir nevi bunca yıldır solcuların, Atatürkçülerin yapamadıklarını; anlatamadıklarını buradan anlatmaya çalıştım. Kendim bir Atatürkçüyüm fakat solcu ve sağcı kavramlarını reddediyorum. Dil, tarih, kültür konusunda muhafazakarım (muhafaza eden, yani koruyan, yani gelenekselci). Fakat kadın, çocuk, doğa, ekonomi gibi konularda da sosyal demokrat yaklaşımım var. Haliyle genel olarak sol ve sağcıyım demek güç. İşte doğru olduğunu düşündüğüm yolda bu. Kendini bir pencereye hapsetmemek. İşte bu blog üzerinden bunları anlatmaya ve bunca yıldır Atatürkçülerin yapamadığını yaparak insanlara bir şeyler aktarmaya çalıştım.

Görüyorum ki insanlar artık demokrasiye sahip çıkmak gerektiğini anladı. Fakat nasıl yapacağını bilemiyorum. Muhalefet partileri de bu konuda hiç yardımcı olamıyor haliyle…

Açıkçası 2025’e kadar becerebileceğimizi de düşünmüyorum. Ne zaman ki iktidar bastıracak, sertleşecek; o zaman tepki ortaya çıkacak, insanlar seslerini çıkartmaya başlayacak. Bugünlerde kaybolan umutlar, geleceğe dair karamsar düşünce o zaman yeşerecek. Bazı şeylerin nasıl yapılacağını da o zaman göreceksiniz. Bütün her şeyimi Türkiye’yi bölgede ve dünyada bir model ülke haline getirebilmek için yoğunlaştırıyorum. Amacım iktidar olmak deği, Türkiye’yi yüz yıllarca parçalanmayacak bir sisteme oturtmak ve özellikle bölgede ve ayrıca dünyada gelişmeyen/gelişmekte olan ülkeler için yolunu takip edecek tek ülke haline getirebilmek.

Bu yazıya saat 10 gibi başladım ve şu an 12.33, yani 2,5 saat sürmüş. İşte karşılıksız şekilde 4 yılda 600 küsür yazı yazmamın nedeni budur. Benim inancım tam. Sizin de tam olsun. Bir şeyler değişecek, Türkiye yüzünü aydınlığa, güzel yarınlara ve çağdaş bir yapıya dönecek. Fakat daha var. Çünkü bazı konularda duvara toslamak gerek. İnsanların bizzat görmesi gerek. Bu konuda yapabileceğimiz bir şey maalesef yok.

Kendinizi geliştirin, okuyun, araştırın, sorgulayın. Günü geldiğinde hepsine ihtiyacımız olacak.

**

Yazıyı şöyle bitirmek istiyorum:
Türkiye’de değişim başladı. Fark etmiyor olabilirsiniz fakat tüm partiler için, tüm liderler için ve Türkiye için değişim başladı. Durdurulamayacak bir değişim gelecek. Engellemek için bir adım atılırsa, başka yerden ortaya çıkacak. Değişim kaçınılmaz, çünkü değişmeyen tek şey, değişimdir.