Düzenleme: yazıyı yayınladıktan sonra fark ettim, “ilk gösterim” derken benim oynadığım bir şey değil. Gala yerine “ön gösterim” deniyor. İlk kez seyirciyle buluşuyor yani “ilk sahne”. O yüzden ilk gösterim yazdım, eğer o şekilde buraya geldiyseniz, hayır ilk sahne anlamında “ilk gösterim” (ecnebiceyle: premiere).

Müzikalden çıkıp, eve geldiğim gibi bu satırları yazmak istedim…

Biraz giriş yapacağım, sıkılan olursa direkt “Şarkılar Seni Söyler Müzikali” başlığına atlayabilir.

Annem beni ilk kez tiyatroya 2 yaşında götürmüş ki ismini hatırlamasa da eşini aldatan biriyle ilgiliymiş. Eskişehir Kültür Merkezi’nde sanıyorum. Soluksuz izlemişim, ayağa kalkmışım. İkincisini hatırlıyor tabi, “Kurtuluş”… Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir tiyatro imiş. Onu da soluksuz izlemişim. Küçüklüğümden çok az şey hatırlıyorum. Tepe ve dip noktaları denir ya, ilk sinemam öyleydi… Taş Devri. Daha ileri zamanlarda olsa bile, perdeden tiksinmişim ve izlememişim. Çıkmışız dışarı.

Bunları niye anlattım?
Her ne kadar bilinçli bir tiyatro seyircisi olmasam da, tiyatro izlemeye bayılırım. Aynı şekilde oda konserlerinden senfoni konserlerine kadar canlı performansları izlemeye bayılıyorum. Fakat müzikal hariç… Sinemada sevmediğim gibi, okulda müzikaller olurdu, sevemedim gitti.

O yüzden bu müzikale giderken bir ikilemde kaldım. Acaba tiyatroyu sevdiğim için sevecek miydim, yoksa güçlü kadrosuna rağmen müzikali sevmediğim için sıkılacak mıydım?

Anladığınız üzere sevmek ne kelime, bayıldım. Nedenlerine geleceğim…

 

Şarkılar Seni Söyler Müzikali

İlk gösterim…
Aylarca çalışma, belki projeyi ve kadroyu düşünürseniz yıllar önceden kafaya yerleşen fikir ve giderek şekillenen; yoktan var edilen iş… Provalar, tekrarlar… Sonunda perde açılır ve ilk gösterim… Oyun ilk kez sahnededir. Bir kaç cümle ile anlatılabilir fakat herkesin heyecanını tahmin edin. Pırıl pırıl bir heyecan.

Sahneye baktığımda usta isimler vardı fakat sahne açıldıktan sonra onlarda da “pırıl pırıl heyecan” yani her şeyin ilkinin, reaksiyonun görüleceği müthiş bir atmosfer vardı. Müjdat Gezen tabi hemen kulağını çekip, masaya vurdu. Umarım böyle de devam eder.

 

Müzikal ile İlgili

Şimdi fazla da süprizbozan (spoiler) vermeden anlatmak için uğraşacağım. Gazino dönemini anlatıyor. 1930’lardan başlıyor (kısaca) ve özel televizyon ile birlikte gazino işinin kapanmasına… Arada ünlü isimler, olaylar geçiyor.

Konusunu zaten her yerden okuyabilirsiniz. Ben size biraz daha farklı tarafını anlatayım.

Ayrıntı delisi, takıntılı biri olduğum için; bir çok detaya dikkat ettim. Fakat gördüm ki, bu projede en tepedeki insandan, arkaplandaki çalışanlara kadar herkes en az benim kadar detaylara dikkat etmişler. Sahneye göre piyanonun rengi değişiyor! Artık uç nokta. 1930’lardaki masalar başka, sonraki dönemde masalar başka. Tabi giysiler de özenilmiş. Sadece dekor değil, sanatçıların hareketleri, tavırları, giysileri… Yani bireysel olarak çalışmışlar.

Müjdat Gezen dışında, Cüneyt Arkın var, Fatih Ürek var Zeki Müren’i canlandırıyor… Semiha Yankı kendini canlandırıyor, Sadun Aksüt var… Var da var.

**

Bunun dışında böyle aktivitelere gidince veya farklı bir şeyler almayı deneyin. Gördüğünüz, yaşadığınız şeyler veya fikirlerinizle birleştirin. Aynı zamanda öğrendiklerinizi de kullanın.

Dansçılar vardı. Muhtemelen hepsi ya tiyatro eğitimi ya da dans eğitimi almış. Fakat sırtında, ensesinin altında dövmesi olan bir hanımefendi vardı mesela; müzikale giderseniz dikkatle izleyiniz. Bale eğitimi almış olması muhtemel. Böyle durumlarda anlıyorsunuz bazı şeyleri. Sinemada, tiyatroda oyunculuk eğitiminin yanı sıra bale eğitimi ve başka eğitimlerin ne getireceğiniz. Duruşu, tavırları farklı oluyor.

 

Gençlere Ders Yaşlılara Nostalji

Müzikale dönecek olursak; pek olayı anlatmak istemiyorum ancak sahne, danslar, müzikler mükemmel idi. Ben 1989 doğumluyum, annem ise 1967 doğumlu. Yanıma teyze oturdu, fazlasıyla yaşlıydı… Yani kaç kuşak var siz düşünün. Tabi teyze şarkılara katılıyor, yanındakilerle durumu anlatıyor. Çünkü o dönemleri bilmesi muhtemel. Fakat ben bütün şarkıları bilsem de gazino sahibi kimdir nedir anlayamadım.

Cüneyt Arkın’ı gördük, tabi salonda alkış kıyamet. Duygulandı, ayağa kalkıp bizi selamladı. Biz de duygulandık. Salondaki o duygu yoğunluğunu hissedebiliyorsunuz, çok ilginç. Ufak bir konuşma yaptı ve devam ettiler.

Genç olarak o şarkıların nerelerde nasıl söylendiğini gördüm. Benden de küçük olanlar varsa, onlar da tarihi bir ders almış olabilirler. Tabi benden daha yaş almış insanlar, eski günleri hatırlayacaktır.

Bu şarkıları düşünürken neden onlarca yıldır eskimediğini ve önümüzdeki yıllarda da eskitilemeyeceğini düşündüm. Türkler olarak biz okuma yazma bilen insanlar değildik. Haliyle bizim destanlarımız, türkülerimiz, şiirlerimiz ünlüdür. Olayları bu şekilde nesilden nesile aktarırız. Amerikan kültüründeki gibi günübirlik ürünler üretmek yerine; ardında bir anlam, bir olay olan türkü ve şarkıları seviyoruz. Bence nedeni budur. Neşet Ertaş’ın bir parçasını dinlersin ki babasıyla ya da sevdiği kadınla ilgilidir. Yine Zeki Müren’in, Müzeyyen Senar’ın ve nice sanatçımızın parçaları aslında bir şeyler anlatıyor. Olay üzerine yazılmadıysa bile, anlattığı ve hepimize ulaşan bir şeyler var.

 

Hoşuma Gitmeyen Şeyler

Tiyatro, müzikal, senfoni konseri vs gibi etkinliklere 20 dakika geç gelen bol götlü insanlar var hâlâ. Girmeyin kardeşim, ayıp. “Para verdik” diyorsanız, İstanbul’u, trafiği, rüzgarı falan hesaplayıp gerekirse bir saat önce orada olacak gibi çıkacaksın! İnsanlar geç geldi. Telefonunu kapatmayan dangalak tabi ki vardı.

Fakat bunlar dışında oyunla ilgili değil ama oyundaki kişilerle ilgili bazı şeylere canım sıkıldı. PES vs oynayan yeni nesil bilir; FİFA ve PES gibi futbol oyunlarında kulüpler ve futbolcular izin vermezse isimler farklı yazılır. İşte müzikalde de böyle olmuş, o sanatçıların pardon şarkıcıların isimlerini vermek gerekirdi belki ancak işin aslını da pek bilmediğimden vermemek gerekiyor.

Gazino patronu, gazino patronunun eşi isimleri farklı. Tabi olaylar karışık belki o yüzden değiştirildi. Fakat çocuğun doğmaması vs gibi olaylardan kim olduğunu çıkartıyorsunuz. Bunun yanında yine sıtarrrr diye dolanan insanlar var ve bu insanla ilgili “sen galiba X’sin” denildiğinde, “hayır ben Y’yim, o benim taklidim” falan diyor ama şarkıdan belli. Olay muhtemelen izin ve telif ile ilgili.

Bazı sanatçılar oraya gelmiş, bazı sanatçılar ve hayatta olmayan sanatçıların ailesi “karşılık beklemeden” telif hakkı vs gözetmeksizin izin vermiş. Bakıyorsun, sanatçılardan bazıları isminin kullanılmasına dahi izin vermemiş. Yani ayıp! Bu kadar büyük kadro, projenin başındaki insan belli; halk için bir şeyler yapılacak. Müzikalden, tiyatrodan öyle sağlam paralar kazanacağını da düşünmüyorum. Bir kadro vardı ki; yani Cem Yılmaz’ın hesabıyla “kişi başı ortalama 150 olsa, şu kadar kişi olsa, iyi iyii” bile diyemiyorsun çünkü o kadar para kazanılsa ve oradaki insanlara dağıtılsa, ne olacağı ortada. Bu işi para için yaptıklarını düşünmüyorum.

 

Sonuç Olarak

Neden müzikalleri ve müzikal filmlerini sevmediğimi buldum, “Türkçe değiller, Türk kültüründen değiller”. Çok eğlenceli ama dahası çok güzel bir geceydi.

Başta Müjdat Gezen, Cüneyt Arkın ve sahnede bulunanlar olmak üzere; sahnenin ardında ve proje daha fikir aşamasındayken destek veren ve emek katmış herkese, kendi adıma çok teşekkür ederim.

2030’da ülkenin başına gelerek, Türkiye’yi bölgede ve dünyada model bir ülke haline getirme amacını taşıyan biri olarak bir kez daha sanatın önemini anladım. Sanat, sanat tarihi ve seyircisi… Gönül isterdi ki en uzak köylere dahi tiyatrolar, konserler götürelim; çocuklara ulaştıralım. Azerbaycan’da, Rusya’da olduğu gibi tüm çocuklar spor ve sanat ile birlikte büyüsün. İşte bunu başardığımız gün, Türkiye’de büyük değişimler olacak demektir. Ki umudunuz kaybolmasın.

Üniversitede okurken dansa gitsem de tiyatro oynamak isterdim, en azından kendimi görmek için. Yılmaz hoca (Büyükerşen) ve nice önemli insan buraların tozunu yutmuştur. Hayatlarının ileriki yıllarında da tiyatronun faydasını gördüklerini söylemişlerdir. Bu yüzden üniversite okuyan ve okuyacak olan tüm kardeşlerime sesleniyorum; üniversitede sanat ve spor aktiviteleri yapın, bunlar ile ilgili kulüplere girin. Eğer ülkeyi geliştirmek, herhangi bir konuda fark yaratmak istiyorsanız, mutlaka spor ve sanat dallarıyla ilgilenin.

Fakat burada da kalmayın. Kendi tarihimizi, kendi kültürümüzü geliştirmek ve durumu olmayan insanlara ulaştırmak için uğraşalım.

Bu güzel oyunu, bu güzel geceyi ve yazımı bir söz ile noktalandırmak istiyorum (saat gece 2);

Sanatsız kalan bir toplumun, hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

**

 

Kadro

Koltuklara bırakılan kağıtta yazanları aktarıyorum:

Cüneyt Arkın
Müjdat Gezen
Fatih Ürek
Melike İpek Yalova

Konuk oyuncular:
Semiha Yankı
Hayko (sahnedeyken kim olduğunu çözemedim sanırım 😐 )
Nazlı Mengi
Özlem Ceylan

Sadun Aksüt
Fehmi Dalsaldi
Sude Albayrak
Barış Taşkın
Mert Egemen
Seda Kala
Can Bana
Kıvanç tiner
Cavidan Kutlu
Aykut Yaşkın

*

Beyza İritürk
Can Altıntaş
Cemil Aydoğdu
Cengiz Gezgin
Deniz Aksoy
Ece Söğüt
Fatih Kala
Gizem Sönmez
Mehmet Türkbeyler
Merve Durgun
Murat Donat
Musacan Kılıç
Nesimi Güven
Nuri Serhat İdikut
Öncil Aktarıcı
Ramazan Tetik
Ramin Nezir
Reyhan Ulu Ekinci
Sonat Tokuç
Su Cülcüloğlu
Volkan Kemal Yalav

Müzik: Seçil Akın
Koreografi:  Pınar Ataer
Kostüm : Aygül
Fatih Ürek Kostüm: Hakan Akkaya
Stüdyo : Müziklab
Butofor : Şaban Çubukçu

**

Tiyatrolar.com.tr‘den aldığım bilgiler:

Orkestra:
Gürsoy Özdemir
Furkan Yapıcı
Burak Dinç
Batuhan Arkan
Mert Şahin

Müzisyenler:
Berkay Makas
Ufuk Öztoprak
Musa Yayla
İsa Yayla
Latif Nasirov
Sadun Okyaltırık
İbrahim Oğur
Ravil Chakhocav
Selim Mehmetoğlu
Eren Dumanoğlu
Fazıl Bakır
Kemal Başar
Tolga Kadim
Yasin Uzun
Emre Kıtay
Güney Erdoğan
Devrim Güler
Ekrem Karadeniz
Ahmet Kutlutaş
Ediz Açıkalın

Dansçılar:
Buse Sakarya
Ezgi Umut Dursun
Irmak Barman
Gözde Nur Aşkın
Ege Yıldırım
Deniz Aksoy
Merve Altınkaya
Eylül Deniz Mendes
Şimay Demir
Zeynep Doyran
Dilek İlker Erkul
Gözde Erten

 

Etiketler: , ,