Bu aralar sınavlar, dönem sonu yazıları ile yoğunum ancak kafa dağıtmak için ara verip bu yazıyı yazacağım.

16 yaşımdan bu yana (10 sene geçti) psikoloji, beden dili, psikolojik savaş, propaganda, markalaşma gibi konularla fazlasıyla yakından ilgileniyorum. Yurtdışından ilgili örnekler verilebilir ancak bu konuyla ilgili Türkiye’de verebileceğim en iyi örnek, Gezi Parkı sürecidir.

Bu konuyla ilgileniyorsanız buradan sonra politik görüşünüzü bir kenara bırakın. Çünkü politikalarını ve yaptıklarını beğenmesemde; AKP’nin uyguladığı psikolojik savaş ve propaganda yöntemleri Türkiye için bir ilktir. Çok güçlü şekilde uyguluyorlar.

Ayrıca bugün Kudret Özersay yeni bir parti kurdu. Bununla ilgili çok ufak bir “algı yönetimi” örneği vereceğim. Zaten yazı taslak halindeydi, düzenleyip bugün yayınlamama neden olan şey bu basit ve kirli algı yönetimi uğraşıdır…

Gezi Parkı Süreci

Kırmızılı Kadın

Olay hemen hemen bununla başladı. “Başlangıç” kısmı, olayı güzelce gösteriyor. Elinde fikirleri ve protesto hakından başka hiçbir şey olmayan bir kadın, diğer tarafta kast, kalkan, gaz bombası, cop. Bu orantısız güç insanlarda tepki oluşturdu. Cadır yakmalar vs üzerine tüy dikti.

Şimdi buraya dikkat. Olay Gezi Parkı’nda başladı ve merkezi Gezi Parkı oldu. Halk, Gezi Parkı’na toplandı. AKP tarafındansa “işgal edildi” diye söylendi.

Ukrayna ve Gürcistan’da renk devrimleri vardı. Sadece Gürcistan ve Ukrayna’da değil, Doğu Avrupa ve Balkanlarda (eski Sovyet ülkeleri) bir devrim başladı.

Üzerine Arap Baharı…

Çevremizde olan bu olaylar, Türkiye’yi de etkiledi. Arap Baharı’ndan farkı, zaten demokratik bir ülkede “daha çok demokrasi” istemiyle başladı. Bu süreç, tehlikeliydi. Ne olacağı belirsizdi.

İlk günlerde sert müdahale, protesto getirdi ve protesto da polisin sert müdahalesini körükledi.

Politik Gereklilik

Ağaç ve polis müdahalelerine karşı başlayan bu hareket maalesef saçma sapan grupların araya girmesiyle; araçların yakılması, etrafa zarar verme, polise saldırı, otobüsleri yakma gibi zarar verici hareketlere ev sahipliği yaptı.

Buradan vurulacaktı. Fatih Altaylı ile 2 Haziran 2013’te yaptığı röportaj var , burada çeşitli rakamları açıklamanın yanı sıra; plebisit gibi halk oylamasından da bahsetti Erdoğan.

Sonraki süreçlerde sürekli “vandallık” gibi şeylerle yüklenilecekti. Tabi bu, “politik gereklilik”. Yani ortada nereye varılacağı belli olmayan bir durum var ve iç savaş, devrim, otoriter yönetim gibi çeşitli uç noktalara gidilebilirdi. Bu yüzden iki tarafta önce yumuşak güçle birbirlerine gövde gösterisi ve ardından sert güçle olayları sonlandırma eğilimine girecekti…

Bakacağız.

İlk Karşı Hamle : Havalimanı Açıklaması

Bütün bu olaylar olurken, polisin sert müdahalesinin olayı arttırdığı ortadaydı ve bu olayların bitmesi gerekirdi. Peki nasıl? Tabi ki demokratik bir yolla.

Bir kaç açıklama vardı. Açıkalamları bulabilirsiniz. Ancak AKP’nin şunu göstermesi gerekiyordu: “HALK SEÇER”. Bunun için 7 Haziran 2013’te yanlış hatırlamıyosam Fas gezisi sonrasında havalimanında yaptığı bir konuşma vardı . İçerik konusunda “yakıp yıkma”, demokrasi gibi çeşitli konular vardı. Benim daha da önemsediğim yer; ilk adımda, insanlar yığılmıştı ve “bakın bizimde destekçilerimiz var” diyordu. Zaten bu süreçte “yüzde 50’yi zor tutuyoruz” gibi kalıp cümleler kullanılmıştı.

İkinci Büyük Adım : Milli İradeye Saygı Mitingi

Milli İradeye Saygı Mitingi

16 Haziran 2013 tarihinde bu miting başlayacak ve hemen ardından polisler Gezi Parkı’na ve ülkedeki diğer “mini Gezi Parkı” yani toplanılan ve yer yer yolun kapatıldığı belirli bölgelere müdahalede bulunacaklardı.

Milli İradeye Saygı mitingi önemliydi. 1 milyon kişinin toplandığı söylenildi [1]. Miting ile birlikte “halk bizim yanımızda” mesajı verildi. Havalimanında başlayan “destek” gösterisi, burada da devam etti.

**

Psikolojik Değişimler

Bakın buralarda bir kaç önemli olay oldu. Onları vermem gerek, konunun asıl amacı bu zaten.

AKM ve Taksim Meydanı

Kıbrıs’ta ve Gezi Parkı’a giderek oralarda protestolara katılmış biri olarak bir kaç şeyden rahatsızdım. AKM üzerindeki ve Taksim Anıtı üzerindeki bazı grupların afiş ve bayrakları. Terör örgütlerine kadar bir çok şey bulabilirdiniz. Öte yandan Taksim meydanı ve Gezi Parkı, çeşitli gruplarca bölünmüştü. TGB’den tutun, SDP gibi iki farklı uçtaki gruplar farklı yerlerde konumlanmış ve insanları kendi taraflarına yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Gezi Parkı’na katılanların bir çoğu ilk defa protestolara ve yürüyüşlere katıldı. Bu tarz şeyleri görünce, etrafa zarar verildiğini izleyince tabi ki bazı insanlarda şüpheler başladı.

İşte bu noktada AKP bunu çok iyi kullandı. Önceden AKM şöyleydi;

AKM Gezi Parkı

**

Sonrasında ise (11 Haziran yani mitingten 5 gün önce), şu hale geldi;

akm bayrak

**

Bakın bu müthiş bir hamleydi!!!

Psikolojik savaş ve propaganda, algı yönetimi gibi anlamlarda gerçekten mükemmel bir hamleydi. Biranda polis ve devlet milliyetçi ve Atatürkçü çizgiye geçmiş; “diğerleri” ise komünist, terörist, vandal, çapulcu oluvermişti.

Gezi Parkı’na Polis Müdahalesi

Bayraklar asıldı, darbeciler denildi, milli irade mitingleri düzenlendi. Yani algılar sağlamlaştırılmıştı. Geri müdahale kalıyordu ki bu müdahalede tepki çekmeyecekti.

Tabi ülke genelinde bir müdahale başlandı. Hatırladığım kadarıyla da bu büyük hamleden sonra, protestoların kalbi Gezi Parkı’nda mutlak hakimiyetten sonra olay kırıldı.

Türbanlı Bacıma Saldırdılar ve Camide İçki İçtiler Yalanı

Buralarda iş “politik gereklilikten” çıktı. İşler biraz daha House of Cards’taki Frank Underwood’umsu hâl aldı.

Camide içki içtiler, Cuma günü görüntüleri yayınlayacağız dendi. Aynı zamanda Kabataş’ta türbanlı bacıma saldırdılar diye yalanlar ve iftiralar atıldı. Amaç, halkın dini duygularını kullanarak; protestolara desteği engellemek ve protestoları bitirmekti.

Tabi bunların yalan olduğu ortaya çıktı. Cami müezzini içki içilmediğini söyledi [2].

Öte yandan “çocuğumu yerlerde sürüklediler”, “tekme attılar”, “sütüm kesildi”, üzerime işediler ve bu sırada “başörtüsüne işeyin” diye bağırdılar gibi yalanlar atıldı (bakınız haber7). Ancak ne tekme, ne çocuğun sürülenmesi, ne de üzerine işeme gibi bir olayın olmadığı ortaya GÖRÜNTÜLERLE çıktı[3]. Ne yazık ki sözlü bir şeyler olmuş ancak kim başlattı nasıl oldu, neler söylendi bilmiyoruz. Göstericiler, yanından geçip yürümüşler.

YALANLAR BU KADAR MI? Değil tabi ki…

En Sıkıntılısı : Darbe Yapmak İstiyorlar Yalanı

“DARBE” söylemleri üzerinde duruldu. Bu yüzden protesto haklarının yasaklanmasını isteyenler dahi vardı. Olayları bir çoğunuz biliyorsunuz. Çarşı’nın üzerine gidildi, sanıklara darbeciler, yurtdışından destekleniyorlar falan dendi..

SONUÇ?

Çarşı grubuna üye 35 sanık ‘darbeye teşebbüs’, ‘terör örgütü kurmak ve yönetmek’, ‘gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet’ suçlamalarından beraat etti [4].

Mahkeme 255 sanıktan 244’üne; “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek”, “görevliye direnme”, “görevli memura hakaret”, “mala zarar verme”, “kamu görevini usulsüz üstlenme”, “özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma” suçlarından 2,5 ay ile 1 yıl 2 ay arasında değişen hapis cezasına çaptırdı [5].

**

Politikada Kirlilik

Darbe girişimi ile ilgili HER ŞEY karşılıksız kaldı. Olayın darbe olmadığı ortaya çıktı. Camide içki içilmediği, türbanlı bacıların üzerine işenmediği ortaya çıktı.

Aylarrrr sonra. Bu yalanların, yalan olduğu ortaya çıkacaktı ancak dediğim gibi aylar sonra. Bu yüzden rahatça yalan ve iftiralara başvurdular. Ellerinde bulundurdukları medya gücü ile defalarca aynı mesajları tekrarlayarak; insanları kutuplaştırmakla kalmadılar, olayları çarpıttılar ve insanları yok yere yargıladılar. Tıpkı Ergenekon gibi, Balyoz gibi…

Bir miktarını anlayabilirdim. Protestoları bastırma gibi çeşitli konularda. Ancak Başbakan’ın bizzat “camide içki içtiler, türbanlı bacıma saldırdılar” demesi olayı apayrı boyuta taşıdı. Bu dürüst politikanın bittiği, insanların “amaç” uğruna kullanıldığı bir süreçti.

Politika daha da kirlendi.

**

“Diğer” Taraf

Sen, etrafa zarar veren vandal! Sana da geldi sıra.

Etrafa zarar vererek, bu sürecin dağılmasına SEN neden oldun. “Ağacı yıkan şey balta değil, sapının tahtadan olmasıdır” şeklinde söz var. Bu protestoların ve bu sürecin kötüleşmesinde seninde katkın var. Etrafa zarar verenlerin.

Öte yandan internette geçmiş fotoğrafları paylaşıp “üzerinden tank geçti”, zehirli gaz kullanılıyor, kimyasal silah kullanılıyor gibi sözler paylaşılmıştı. Sosyal medyanın kontrolsüz olma gücü burada da ortaya çıktı.

Kısacası iki tarafında uç noktalarda saçma sapan iftiraları, yalanları, suçlamaları vardı. Birisi kontrollü ana akım medya üzerinden, diğeri kontrolsüz sosyal medya üzerinden.

Bu bilgileri doğrulamadan paylaşmayın.

Türkiye üzerine yapılan yıpratıcı propagandalar” kısmında bu tür yalanlara yer vermiştim. Özellikle terör örgütü yandaşları tarafından “bilinçli” şekilde yapılan bu tarz yalanlar vardı. Bu haberleri “doğrulamadan” paylaşmayın. Sosyal medyada biraz daha bilinçli olun.

***

Son Durum

Gelelim bu güne… Gezi Parkı sürecinde takip edilen hesaplar; bugün terör örgütü doğuda hastahanelere füze atarken, okulları yakarken, ambulansları tararken, tonlarca bombayı insanların yaşadığı sokaklara koyarken “asker ve polisin orada ne işi var?” diye doğrudan ve dolaylı şekilde terör örgütüne destek veren hesaplara dönüşmüşler. bknz: Doğuda Yapılan Operasyonlar ve Terör Örgütünün Algı Yönetimi

**

Öte yandan Gezi Parkı’na en son gittiğimde (yazın), leş gibi çiş kokuyordu. Bilinçli yada bilinçsiz bilemiyorum, ağaçlarda sıkıntılar vardı. Gezi Parkı’nın durumu kötüydü.

2013’te orada karşı koyan “çekirdek” grubun, oralara dikkat etmesini dilerim.

****

Sonuç olarak,

Bazı adımlarla, medya ile, söylem ve hareketlerle iki tarafta birbirine üstünlük kurmaya çalıştı. Maalesef insanlar öldü, maalesef etrafa zaralar verildi. Güzel başlayan bu hareket, kötü yöne sürklendi ve desteği kesildi.

AKP’nin söylemleri, mitingleri, bayrak adımları gibi çeşitli adımlarla protestolar güzelce bastırıldı… Bu konuda gerçekten sağlam bir kadrosu var.

CHP, MHP ve HDP; AKP’nin yaptığı propaganda, fısıltı kampanyası ve algı yönetimi ile baş edebilecek düzeyde değil… Çoookk değişiklik gerek.

****

Güncel Örnek

Bunu kısaca yazacağım.

Kıbrıs’ta Halkın Partisi kuruldu. Bazı gazete ve köşe yazarları “sağa alternatif” dedi. Yani başlıklara bakarak, parti sağcıydı öyle mi? Oysa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir çok “solcunun” Akıncı ile Özersay arasında gelip gittiğini ben çok iyi biliyorum.

Kudret hocanında benzer ifadeleri var [6]:

Yeni siyasi partinin haftaya kurulacağı haberi üzerine en fazla kimler saldırıya geçti bakarsanız, hangi partinin durumunun ne olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Bir kaç defa, bu korkan partinin hiçte “sağ” parti olmadığını açık açık yazmıştı.

**

Kısacası bu komik ve basit algı yönetimi ile, “Kudret Özersay”ı destekleyen geniş tabanın sadece bir tarafa indirilmesi gibi bir çalışma var. Ancak Kıbrıs halkı demokrattır. Demokrasi, Türkiye’den daha iyi yürür, bilinçlidir.

**

Maalesef politikada sürekli böyle algı yönetimleri, psikolojik savaşlar, propagandalar ve maalesef sınırları aşarak yalan, iftira, hile/hurda oluyor. Bu yüzden çok dikkatli olunmalı.

Her partinin içinde “propaganda ve bilgi birimi” olması gerekir. Sadece parti değil, şirketlerde ve kurumlarda da bu önemlidir, yıllardır bunu savunuyorum. Ve Türkiye’de “Propaganda ve Bilgi Bakanlığı” olmalı; karşı propaganda, markalaşma gibi çeşitli işlemlere bakmalıdır.

Olacak, zamanla bilinçlenenler olacak.

Olmazsa da, 2030’da görüşmek üzere (: