Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

Yıllardır beri en büyük eleştirimdir;

3-5 insan bir araya geldiğinde; rakı masasında, kahve köşesinde ya da aile meclisinde tıp, biyoloji, kimya vs konuşmazken (meslekleri değilse), yine bir BİLİM olan SİYASET BİLİMİ konusunda neden bu şekilde bol keseden atıp tutma ihtiyacı hissederler?

Bu, kimse politika konuşmasın demek değil, aksine herkes konuşmalı… Keşke bütün insanlar politikayı en az benim kadar bilse, benim kadar siyasetle ilgilense… Fakat siyaset (politika) ayrı bir alandır…

Ben de “karanlığa küfür edeceğime, mum dikeyim bari” diyerek bu konu açtım. Malum zaten okumayı seven bir millet değiliz, girenlerin kaçı sonuna kadara okuyacak bilmiyorum. Fakat blogu açma düşüncemle paralel olarak; bir kişi kazansam, bir kişinin fikrini değiştirsem, bir kişiyinin gelişmesine neden olsam kârdır.

Siyaset (Politika) Nedir?

Öncelikle siyaset ve politika aynı şeylerdir. Farkı nedir?

Siyaset, Arapça kökenli sözcüktür ve “at tımarından” gelir.
Politika ise, antik Yunan dönemindeki şehir devletleri olan “polis” sözcüğünden gelmedir ve kelime anlamı “şehir işleri”dir.

Türkçesini TDH (Türkçenin Diriliş Hareketi) yönetke olarak önerdi.

**

Siyaset, politika, yönetke bilimi… Adına ne derseniz deyin bir bilimdir. İçinde hukuk, tarih, sosyoloji, ekonomi, coğrafya (jeopolitika vs), iletişim gibi çeşit çeşit çeşit alanlar var. Disiplinler arası bir alandıri.

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler, fizik gibi bir bölüm değil. Örneğin 4 yıl bitiyor ama bize okulda 2 darbe arasındaki çift meclis yapısını hiç anlatmadılar (gerçi hep Batı kaynaklı kitaplardan, Batının kültürünü, tarihini, düşünürlerini gördükte neyse, kanayan yaramdık)… Okula bağlı kalmayıp, 16 yaşımdan beri ben politika ile ilgili alanlarda kendimi geliştirdim. O zamanlar bilgisayar mühendisi olmak istesemde, hobim politika idi.

Görebileceğiniz üzere politika farklı bir alan, bir çok alanla da ilintili. Buna rağmen, Türk milleti politikayı çok seviyor! Çok konuşuyor, ama %99 boş konuşuyor ve bu işi kişiselleştiriyor.

Andıç: siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü son sınıfa kadar aynı derslerle gelir, sonra ayrılır. Bölümüm uluslararası ilişkiler fakat siyaset bilimi derslerini aldım. Bölümler çokta farklı değil yani.

 

Politika Nasıl Konuşulmalı?

Öncelikle bu konuda kendinizi geliştirin. Bazı temel bilgileri bilmeniz gerekiyor. Peki nereden öğreneceksiniz? Hayır kitapçılara giderseniz %80’i aptallar tarafından, aptallar için yazılmış aptalca şeylerdir. Ne istediğinizi tam olarak bilmeniz gerekir. Ben size başlangıç kitaplarını önem sırasına göre vereyim…

Önce Temel Bilgi İçin Kitaplar

Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi (bu giriş için, Türk milletine, Türkçe yazılmıştır ilk önerim)

A. Heywood – Siyaset ve Küresel Siyaset (bunu bölüme gitmeden önce almıştım, bölümde ders kitabı olarak gördük, akademiktir, fakat imkanınız varsa İngilizcesini okuyun derim)

Kolektif – Siyaset Kitabı (Alfa Yayınlarından çıkan bu kitap, ansiklopedi gibidir, üstteki kitapları okumadan almayın)

**

İlk iki kitapla başlarsanız; İletişim yayınlarına ait, Baskın Oran’ın editörlüğünü yaptığı (bir çok uzmanın kendi alanını yazdığı) Türk Dış Politikası adında 3 ciltlik, mükemmel bir eser vardı. Alın onu. Biraz daha tarihsel istiyorsanız, Halil İnalçık’ık Devlet-i Aliyye kitaplarını (4 cilt) tavsiye ederim. Osmanlıdan günümüze anlatır.

Diplomasinin piri olarak kabul edilen Henry Kissinger’ın “Diplomasi” kitabını alırsanız, küresel politika konusunda bilginiz olur.

Uluslararası Hukuk – Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı

Türklerde Devlet Anlayışı – Prof. Dr. Bahaeddin Ögel (bulmak zor)

Şimdilik bu kadar aklıma gelirse yazarım.

 

Teorileri ve Kalıpları, Analitik Düşünmeyi Öğrenin

Bu konuda şüphesiz İlber Ortaylı bir numaralı adamımdır. Siyaset bilimi bölümünden tarihe… Bu yüzden bağlamayı iyi başarıyor. Olayları gününe ve koşullarına göre yorumlamak gerek. Bu yüzden o gün, nasıl koşullar olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Bunun dışında teoriler, en azından temel teoriler; Marksizm, liberalizm, realizm, muhafazakarlık gibi konuları bilmemiz gerekiyor.

Örneğin bunları bilmezlerse, bugün Türkiye’de “solcuyum” diyenlerin düştüğü duruma düşüyorlar ki burada anlatmıştım. Kısaca; laiklik, basın özgürlüğü, sivil haklar ve laiklik gibi konulara destek verdikleri için “ben solcuyum” diyorlarsa yanlış. Bu değerler liberallere aittir ve liberaller, Marksistler gibi sol ya da muhafazakarlar gibi sağ değildir. Bilmedikleri için yanlış aktarıyorlar. Dahası için konuyu okuyunuz.

***

“Level of analysis” denilen, analiz seviyeleri(?) diye bir kavram var en basitinden.

  1. Uluslararası (Ülkeler Arası)
  2. Yerel (ülke içi / domestic)
  3. Bireysel

Bir de küresel var deniyor ama her yerde kabul edilmiyor vs, kafa karıştırmasın diye eklemedim.

Bunu Putin’in söyleşide kullandığını gördüm mesela. Analizleri bu şekilde yapmak gerekiyor. Tabi kabul edeyim ki, akademik bir makale yazmadığım için blog konuları bu şekilde gitmiyor, fakat satır aralarında bu tarz referanslar ve ufak bilgiler bulabilirsiniz.

Örnekleyelim:

Kısa Tarih…

Eskiden her şeyin sahibi kral idi. İnekler, tarlalar, insanlar… Daha sonra her şeyin sahibi yaratıcı denildi ve kilise işin içine girdi, fakat yaratıcının yer yüzündeki gölgesi kral denildi. Böylece kilise ve kral yüz yıllarca bir çok yeri yönetti ki İslam’da da üç aşağı beş yukarı aynı olmuştur.

Yine aynı dönemde; kan bağı olayı vardı. Baban soyluysa, sen de soylusun. Baban kralsa, sen de kralsın (ya da kraliçe olacaksın). Baban askerse, erkek çocuk olarak sen de asker olacaksın.

Ardından düşünürler, düşünmeye başladı, felsefe gelişti, bilim gelişti… Bilim geliştikçe politika etkilendi, ekonomi ve yönetim üzerine düşünürler (Machiavelli gibi) gelişti ve bazı şeyler değişmeye başladı.

Liberaller gelir…
Liberaller bu durumu görüp dedi ki; kardeşim devlet ekonomiden elini çekmeli. Günümüzdeki gibi ekonomi olmasa da, sömürgeleştirdikleri devletler üzerinden malları, diğer sömürgelere dağıtıyordu. Örneğin Fransız ve İngiliz sömürgeleri arasında devlet yapısındaki özerklikten, ekonomik sisteme (vergi vs) farklılıklar var.

Ardından liyakat (meritocracy) çıktı. Dedi ki, öyle kralın çocuğu kral, soylunun çocuğu soylu olmaz. Kim, hangi işi hak ediyorsa, o iş onun olmalı. Maalesef Türkiye’de de liyakat yerine “dediğimi yapsın, bana bağlı olsun” diyerek sadakate dayalı atamalar olduğundan işler hâlâ boka sararken, liyakat sistemini esas alan devletler dimdik ayakta ve ülke, kim gelirse gelsin aynı sistemle gidiyor.

Gelelim laikliğe…
Liberaller görüyor ki, kilise bu işe karıştıkça ne bilim ne felsefe gelişmiyor. Malûm, dünya yuvarlak deyince kiliseden afaroz edilen bilim insanları vardı tarihte… Felsefenin ve bilimin gelişmesi için, dinin yönetimden elini çekerek, sadece kendi alanda kalmasını savunuyorlar ki, bugün bile din; politikacılar tarafından kullanılıyor. Kuran tutarak miting yapmak gibi..

Yasama-yönetme-yargı dışında halkın haber almasını sağlayan şey, basındır. Bu yüzden diyorlar ki basın özgür olmalı, çünkü demokrasiyi tamamlıyor.

***

Derken sanayi devrimi sonucunda fabrikalar kuruluyor, fabrikalar sonucunda işçi sınıfı ortaya çıkıyor. Bu arada belirteyim, İngiltere çok köklü politik kültüre sahiptir. Kral, gönüllü olarak (tabi zorlama da var ama devrim yok, evrim var), gücünü halka devretmeye başlıyor. Lordlar Kamarasının ve Avam kamarasının (iki meclis) anlamı var, boş değil. Toprak ağaları, sonra halka falan yavaş yavaş geçiş var. Evrim var. Evrimin olmadığı yerde ise, yani krallık güç değişimine diretmişse; devrim olur ki Fransa ve Türkiye’de olan budur. Devrimin de yapısında şu vardır; devrim olunca eski sistem tamamen kalkar, yenisi gelir. Bu yüzden Fransız ve Osmanlı hanedanlıkları tamamen gitmiştir. (aklıma geldi, Osmanlı diyorsunuz da, resmi adı Devlet-i Aliyye’dir).

Neyse, işçi sınıfı yeni haklar istemiş, bu şekilde sosyal demokrasi doğmuş ve yeni bir sürece geçiş sağlanmıştır. Her sistem, her düşünce, eleştirisini de ortaya atar. Karl Marks demiştir ki; sınıfsal çatışma vardır! Komünizme başlı başına girmeyeceğim (bknz: ekonomik sistemler ve farkları) fakat kısaca şu mantıkla anlatabilirim; olay SÖMÜRÜLME üzerinden döner. İç politikada sınıfların sömürülmesi, uluslararası ilişkilerde de (neo-Marksistler teoriyi oturttu), büyük devletlerin, küçükleri sömürmesi…

**

Sonuç olarak liberal düşünce krallığı yeniyor, Fransız Devrimi sırasında mevcut sistemi savunanlar kralın sağına, yeni sistemi savunanlar soluna oturuyor ve sağ-sol denilmeye başlıyor. Bu süreçte İngiltere’de “aman bir şey olmasın” korkusuyla, muhafazakarlık düşünceleri ortaya çıkıyor. 20. yüzyılda faşizm ve komünizm düşüncelerine mensup devletler ortaya çıkıyor. Sonuç olarak liberalizm ve liberal ekonomi (kapitalizm) hepsini yeniyor. Şimdi “popülizm” dedikleri (ya da neocon), yeni(neo)-muhafazakarlar ortaya çıktı. Putin, Erdoğan, Trump bunlara örnek.

Kısa tarih ve akış bu şekildedir. Çok kısa ve basit şekilde anlattım, daha bir sürü detay var ancak bunlar çok temeldir. En basitinden bunları bilmeden temel siyaseti yapabilmek zor olur.

 

Seviye Analizi : Liberalizm ve Realizm

Muhafazakarları da realizm içine alabilirsiniz. Aralarında çok fark yok. Hatta neocon/popülist hareketler sağlam realist görüşleri (Devletçidirler) benimser ve uygular… Hepsi ve her zaman mı? Değil…

Şimdi bakalım…

Ulus, millet demektir. Fransız Devriminden sonra ulus devletler ortaya çıkmıştır. Milliyetçilik akımları artmıştır ki bu yüzden Osmanlı’ya karşı Balkanlarda ve Arap bölgesinde isyan başladı, milliyetçilik ile…

Uluslararası deyince devletten bahsedeceğiz. Devletin ve uluslararası ilişkinin, küresel politikanın yapısı ne durumdadır? Yine kısaca bahsedeceğim. Tabi liberallerin bile içinde kırk tane görüş olduğundan, temel şeyleri yazıp geçeceğim.

Liberallere göre, küresel politika artık birbiriyle bağlıdır (interdependency). Yani Suriye’de olan bir isyan, Kanada’yı etkiler. Marketi etkiler… Hatta göreceğiniz üzere Avrupa’da göçmen krizi başlatır ve bu kriz, sağın yükselmesine neden olur, AB’den ayrılıkçı politikalar ortaya çıkar vs..

Liberaller şunu ister (ki Avrupa Birliğinde bu olmuştur); ürünlerin, hizmetlerin, paranın ve insanların serbest geçişini ister. Normalde sınırlar nasıldır? Bu 4 kavramın kontrolü üzerinedir. Fakat bugün Avrupa’da istediğin yere gidip, istediğin bankada hesap açtırıp, istediğin ürünü, istediğin ülkeden alırsın ve hizmetide dilediğin yere götürebilirsin. Aynı zamanda vergi ve tarifelerin kaldırılmasını ister liberaller. Devlet bu alanlardan elini çeksin der.

Uluslararası ilişkilerin ve hukukun başlangıcı 1945’ten sonra başlar (günümüz anlamında bakarsak). Bretton Woods kasabasında toplanırlar ve 3 kurumun kararı çıkar; Dünya Bankası, IMF ve GATT(sonra WTO olacak olan, Dünya Ticaret Örgütü). Liberallere göre, iki ülke birbiriyle ticaret yaptıkça, ilişkileri geliştirdikçe; birbiriyle savaşamazlar. Bu yüzden engelleri yani vergi ve tarifeleri azaltma yoluna gittiler örneğin.

Kazan-kazan buradan gelir. İki ülke arasında ticaret varsa, ilişkileri gelişir… Eğer Türkiye’de domates iyise, domates satar, Fransa’da peynir iyise, peynir satar… Tabi Marksistler der ki (hak verdiğim bir eleştiridir); kardeşim üçüncü dünya ülkeleri falan domates, biber satıyor ancak yüksek teknoloji ürünleri alıyor, nasıl gelişecek bu adamlar? Bu bildiğin sömürüdür. Hammallığı yani ayakkabı boyasını, domatesi, çekyatı Türkiye yapsın iyi hoş ama bunlardan ne kadar satarsa iPhone alacak, Mercedes alacak? Kaldı ki ufak sanayi kurulsa bile, buradaki makineleri gelişmiş ülkelerden alıyor, yine adil değil…

Fakat liberal ekonomide rekabet vardır (komünizmin aksine). Ne kadar çok istek olursa, o kadar çok üretim olur. Aynı ürünü üreten iki firma birbiriyle rekabete girecek; böylece tüketiciler daha fazla yarar sağlayacak der (bu ekonomi bölümü, uzun olmaması için fazla girmiyorum). Sovyetler Birliği, serbest piyasa (kapitalizm) ile rekabet edemediği için, çünkü komünizmin doğasında rekabet değil, planlama vardır; glasnost ve perestoroyka adımlarını attı ve bu SSCB’yi çöküşe götürdü (bknz: Sovyetler Birliğinin Çöküşü ve Sovyet Sonrası Rus Politikası).

Son ve en önemlisi olarak; liberaller özgürlüğü öne çıkartır. Bireysel özgürlükler, güvenlikten önce gelir. Property denilen özel mülkiyet buradan türemiştir, liberallere teşekkür edin. Şu an evinizde ne yaptığınız devleti ilgilendirmez. Mesela evde yere çöp atarsanız, size ceza kesilmez. Aynı mantık, hukuksal alanda da ortaya çıkar. liberal devletlerde “güvenli-özgürlük” dengesi, özgürlükten yana ağır basar.

Realistlere göre, kazan-kazan yok; toplamı sıfır olan (zero-sum) yani birinin kazanıp, diğerinin kaybedeceği bir alandır uluslararası politika. Ülkede, düzeni sağlayacak bir devlet vardır fakat uluslararası alanda böyle bir devlet ve oluşum yoktur, bu yüzden kaos vardır. Derseniz ki “BM falan var” diye, Prof. Dr. Kudret Özersay’dan aldığım uluslararası hukuk dersini keşke görebilseniz… Çok basit bir şey bile, uluslararası alanda zorlaşıyor. Örneğin kıta sahanlığı sorunu gibi. Ve bir otorite olmadığı için, her dava özerk olduğu için acayip yerlere gidebiliyor, karar çıkmıyor. Hatta şöyle söyleyeyim, uluslararası davalar için İngiltere’den uluslararası hukukçular KİRALIYORUZ! Evet, Türkiye’de uluslararası hukukçu yetiştirecek bir kurum yok! Ya gidip İngiltere’de öğreneceksin, ya kiralayacaksın. Normal hukuktan farklıdır uluslararası hukuk.. İçimi yakan olaylardan başka birisi de budur…

Realistler, sivil toplum kuruluşların, yarı resmi kuruluşların vs “kullanılacağına” inanır işin özü. Liberaller, Greenpeace’i bağımsız bir kuruluş gibi görebilir. Fakat realistlere göre uluslararası alanda kaos vardır ve STK’lar ile biraraya gelip, öyle anlaşma falan olmaz. Devlet önemlidir. Güvenlik-özgürlük dengesinde ibre güvenlikten yana kayar ki bu, özgürlüklerin kısıtlanması anlamına gelecektir.

Kısaca söylemek gerekirse; realistler devletçidir, gelenekçidir.

**

Seviye Analizine oturtursak (daha net olsun):

Uluslararası alanda

Liberallere göre: kazan-kazan vardır, vergi ve tarifeler kısıtlanmalı ve 4 maddenin (servis, para, hizmet, ürün) serbest dolaşımı (en azından engellenmeden) sağlanmalıdır.

Realistlere göre: bir kaos vardır, asla kazan-kazan olmaz; birisi kazanırken diğeri kaybeder. Bu yüzden devlet güçlü olmalı ve kendi çıkarlarını korumalıdır (kendi üreticisini korumak için yüksek vergi konulabilir). 2001’den sonra, terör arttığı için; insan ve ürünlerin geçişleri ve ekonomik kriz (küresel alanda) ile birlikte paranın serbest geçişinin kısıtlanması fikri ortaya çıkar.

Marksistleri de ekleyeyim: güçlü ülkelerin zayıf ülkeleri sömürdüğü bir sistem vardır. Amerika, Birleşmiş Milletler kararı olmadan Irak’a harekat düzenleyebilir ve hiçbir şey olmaz…

Ulusal Alanda

Liberallere göre: devlet ekonomik alandan mümkün olduğu kadar uzak durmaldır. Bu da özelleştirmeler, vergilerin azaltılması gibi fikirleri öne çıkartır. Bireysel özgürlükler, güvenlikten daha önemlidir.

Realistlere göre: devletin güvenliği, kişilerin özgürlüğünden daha önemlidir. Devlet olmazsa, millet korunamaz. Gelenek ve görenekler önemlidir. Devlet güçlü olmak zorundadır. Dış tehditlere karşı durması için bazı şeyler sertleştirilebilir.

Marksistler: genelde ekonomik alana yoğunlaşarak, sınıfsal mücadele sonunda fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olduğunu söyler. Daha net anlatmak için; yasal ve teorik olarak bir işçinin bir fabrikatörün çocuklarının siyasete girmesinin mümkün olabilmesine karşın, gerçekler farklıdır. Fabrikatör çok fazla insan tanır ve parası vardır. Fakat işçinin çocuğu, siyasette bırakın 1 sıfır geriden gelmeyi; bin sıfır falan geriden başlayacaktır. Yani markette bir şeylerin satılması, senin onu alabileceğin anlamına gelmez!

Bireysel Alan

Burası daha farklı bir yerdir. Liderlerin karakterlerine bakılır. Örneğin Putin ve Trump’ın söylemlerini dinlerseniz, ikisinin anlaşmasının; Obama ile Putin’in anlaşması ihtimalinden daha kuvvetli olacağını görürsünüz.

Politikada bazı projeler (Rusya ile yapılan doğalgaz projesi, savunma işbirliği anlaşması, nükleer santral gibi), liderlerin kişisel olarak anlaşmasının bir sonucu diyebiliriz. Karakterler incelenir ki bambaşka bir konudur.

****

 

Örneklerle Gidelim

Kısacası bir olay olduğu zaman “sol, sağ, hede hüde” demek yerine, olayları incelemek gerekir. Size bir kaç örnek anlatacağım.

“Türkiye IŞİD’e Yardım Ediyor” Saçmalığı

Açık söyleyeyim saçmalıktır. Böyle bir aptallık olamaz siyasette. Tamamen propaganda ürünüdür. Neden?

1- bu işin içinde bir politikacı, istihbaratçı vs olmadan tam olarak ne olduğu anlaşılmaz.
2- IŞİD’e yardım ediyor demek, oldukça havada söylemdir, saçmalıktır. Ne yapıyor? Ekonomik yardım mı? Silah yardımı mı? Ne yapıyor.

Deseniz ki, “iddiaya göre Türkiye, IŞİD petrollerini satıyor” anlayacağım ki bu haberde iddia edilmiş. Aynı zamanda Oliver Stone-Putin belgeselinde, Putin bunu söylüyor.

“Efendim MİT tırları IŞİD’e silah taşıyordu”. Belki oradaki Türkmenlere taşıyordu? Kaldı ki böyle bir coğrafyada gerçekten Türkiye’nin Suriye’ye karışmayacağını, taraf olmayacağını düşünüyorsanız; umarım siyasetçi falan değilsinizdir.

İşin özü, iddialarınız bir olaya dayanmalı ve net olarak açıklamalısınız. Öyle “click-bait” denilen tıklanmak için saçma salak başlık atan haber sitesi gibi söylemlere girmeyin. Deyin ki; “Türkiye, IŞİD petrollerini satıyor” ve hatta “vurulan tırlar (hatırlarsanız), Mersin’e gönderilen IŞİD petrollerini taşıyormuş”, o zaman bir şeyler olabilir. Ama Türkiye IŞİD’e yardım ediyormuş, yok tırlar IŞİD’e silah gönderiyormuş… Yapmayın. Ha derseniz IŞİD militanları Türkiye’de rahat geziyor, ki haberlerde ve tutanaklarda devletin bildiğine dair bilgiler ortaya çıktı ve yakalamamış kabul edilebilir. Fakat boş sözlerle gitmeyin! Erdoğan ve AKP’yi sevmeyebilirsiniz fakat her şeyi yanlış yaptıkları ve her şeyi yanlış söyledikleri anlamına gelmez. Ya da sevdiğiniz parti ve politikacıların her şeyiyle doğru olduğu anlamına gelmez.

Kişisel olarak, sevip sevmeme üzerine oy vermem. Fakat devleti yönetenlerin ulusal politikayı geçtim, uluslararası politikada çok yanlış işler yaptığını ve geri dönüşünün olmayacağını (çünkü uluslararası politika başkadır) sürekli söylüyorum. Buna rağmen, yanlışa yanlış, doğruya doğru derim. Dünyanın gözünü kapattığı ve kan, tarih, siyasi bağlarımız olan Türkmenlere yardım etmemiz gerekiyordu. Eğer MİT tırları bu amaçla gönderildiyse, doğrudur.

Ben size “uluslararası yardım malzemelerini” göstereyim, Suriye’deki:

 

Batı o kadar masum değil. En basitinden Amerika, yasaklı olan fosfor bombasını Suriye’de kullandı ve Beyaz Saray kabul etti… Eee?

**

2 Gram Bilginizle, Olayları Çözdüğünüzü Düşünmeyin

Putin, bir yerde söyleşi yapmış ve 20-30 saniyelik bir görüntü var. Buraya dikkat, her zaman oturduğu gibi oturuyor ve burnuna, ağzına dokunuyor. Altına yazmış “yalan söylüyor bak, yamuk oturmuş ve burnuna dokunmuş”. Ne yazık ki siyaseti bilmediği gibi, beden dilini de bilmiyor. Sadece burnu okşaması ve ağzına dokunması yalan demek değildir. Ağzına dokunması, bazı şeyleri söylememek isteyişinden de kaynaklanabilir. Suratının farklı olması, defalarca aynı şeyleri bilmem kaç gazeteciye anlatmış olmasına rağmen, ısrarla ve yeni bir şeymiş gibi tekrar tekrar sorulması da demektir. Beden dili uzmanı olsanız dahi 20 saniyeden koskoca küresel siyaseti çözemezsiniz ki yanlış bir şeydir.

Ne yapacağız? Seviye analizlerini devreye sokacağız, tarihsel gelişimi ve güncel hareketleri inceleyeceğiz.

Trump neden seçildi? Kısaca anlatayım;

1- Clinton, Obama yönetiminin parçasıydı (Dışişleri Bakanı) ve küresel politikada Putin karşısında Obama yönetimi EZİLDİ! Ukrayna, Suriye, ARap Baharı gibi başarısızlıkları var. Ki Dışişleri Bakanı Clinton’ın payı da büyük!

2- Meksikalı ve Suriyeli göçmenler, zaten Avrupa’da ve dünyada artan sağ hareketleri (neocon, ya da neo-muhafazakarlar ya da popülizmi) iyice arttırdı ve Amerika’da sağ hareketten etkilenen bir yapı izledi.

Kısacası Suriye’den Brexit’e bir çok neden var. 20 saniyelik videoda Putin burnuna dokundu diye, “bak kardeşim yalan söylüyor, işte Putin seçimlere müdahale etmiş” diye hem Amerika’nın siber güvenliğini hafife alıp, Amerika’nın seçim sistemini batırıp; ardından küresel alanda yaşanan gelişmeleri hiçe sayamazsın.

Aptallıktır. Siyaset bilimi değil bu, olsa olsa koca karı dedikodusudur. Hamamda bile konuşulmaz bunlar.

İşin özü nedir?

Amerika, dünyadaki gelişmelerle paralel bir yol izleyip; sağa kaydı ve Amerikalı seçmenler güzel konuşan bir yalancı yerine çirkin konuşan ama doğru söyleyen birini seçtiler…

İşte görsel:

 

 

Bilmiyorsanız, Kişilik Savaşı Haline Getirmeyin : Türkçe Yazım

Halkın tanıtılarda (tabela) Lavash gibi şeyleri görmesini, ya da işyerinde (plaza), “meetingleri set edelim Erşan bey” gibi saçmalamasını; Türkçe’nin İngilizce, Arapça, Fransızca, Farsça tarafından işgale uğramasını fazlasıyla sorunlu buluyorum.

Bu yüzden Türkçenin Diriliş Hareketi destekçisiyim. Türkçesi varken, yabancı sözcüğe gerek yok. Örneğin olumsuz demek varken negatif demek ya da ayrıntı demek varken detay demeye gerek yok.

Bir adım daha ötesine taşırsak; “aplikasyondan lokasyon gönderiyorum” (hay dilini eşek arısı soksun), demek nedir? Uygulamadan konum yolluyorum demek çok mu zor? Yüz yıllık “konma” eyleminin bir sonucu olan konum?

Evet dili tamamen yabancı sözcüklerden arındıramayız fakat uygulamadan konum yolluyorum yerine, “lokasyonu, aplikasyondan atarız” demek bana göre APTALLIKTIR.

Zaten bunları üçleme olan Türkiye ekonomik olarak bir sömürgedir, Türkiye kültürel olarak bir sömürgedir ve Türkiye eğitimsel olarak bir sömürgedir yazılarımda belirttim. Bir de ek olsun: Yabancı tanıtı kirliliği

**

İşte bunlarla uğraşırken, topluma göre daha okumuş, aklı başında olan kitlenin olduğu “Sorgulayan Tartışma Platformu” (facebook topluluğu), üzerinden elemanın biri haber kanalındaki “alzaymır” sözcüğüne takılmış ve doğrusu bu mu demiş.

Dedim ki millet “Mustapha Kemal” diyor biz alzaymır, Vaşington deyince mi sıkıntı? Görselde göreceğiniz gibi, arkadaş altına yazmış:

Mustapha gibi başka örnek olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ingilizcede okuma bakımında ingilizce bilenlerin rahat çözümleme yapabilmesi için ph harflari f okunusuna dönüşmüştür. Sadece bu duruma has bir şeydir. Ki ingilizce yazıldığı gibi okunan bir değildir. Ama alzaymir ve aynşıtayn diye yazmak cehalettir. Özellikle ulsal bir tv kanalında bu işi yapan bir kişi için.

Cahillik demiş! Bakın dikkat edin, bu arkadaş ilaç firmasında çalışıyor. En iyi ihtimalle eczacı falan, en kötü ihtimalle mümessil vs’dir (kötü dediğim, ilaç alanına yakınlığı), haliyle dil konusunda uzman değil. Fakat ATV gibi ulusal ve köklü bir kanalı cahil yapmış (kabul edeyim, Türkçe konusunda bir çok cahillik gördüm ama bu değil).

Bilmiyor, daha kötüsü bilmediğini de bilmiyor ve kendi bildiğini doğru sanıyor.

Sonuç ne oldu? Türk Dil Kurumu sözcülüğüne bakarsanız, alzaymır yazılışının doğru olduğunu görürsünüz. Ben direkt olarak bana Vaşington yazılmaz diyen arkadaşa ne verdim?

Türkiye Cumhuriyeti “Vaşington” Büyükelçiliği internet sayfasını.

**

En hasta olduğum insan tipidir. Bizim okulda da vardı böyle bir kız; meclisin başkanı kim dedi (siyaset okuyor) meclistekiler bağımsız olur, olsa olsun oturumu yöneten başkan olur onu mu soruyorsun dedim; yok meclisin başkanı kim dedi? İktidardır dedi. İstediğini geçirir, istediğini yapar demeye başlayınca fıttırdım. Dedim ki fiili durumları bir kenara bırakırsak; tek başına iktidar olduğu ve kadrolaştığı için böyle yapıyor ama meclisin başkanı değiller, yürütme onlar dedim. Hayır yürütmenin başı Cumhurbaşkanı dedi. Sonrası fıttırdım, çünkü 3. sınıftaki bir siyaset bilimi öğrencisiydi.

Bilmeyenler için, referandumdan önceydi konuşma ve o döneme göre anlatıyorum şimdi işler değişti;

Yasama-Yürütme-Yargı vardır her ülkede. Yasama, meclistir, yasa çıkartır. Bütün milletvekilleri yasa çıkartan eylemin içinde bulunur. Yürütme ise atamalar, gündelik işler vs gibi TBMM’nin uğraşamayacağı şeyleri yapar ancak YASALARA UYGUN BİÇİMDE. Eğer yasaları çiğnerse, mahkemeye gider olay ve YARGI, yapılan işin yasaya uygun olup olmadığına bakar.

Yargı, yasa çıkartamaz.
Yasama, yargılayamaz.
Yürütme ise yasamanın bir parçasıdır ama mevcut yasalara (beğenmeseler bile) uygun olarak hareket etmek zorundadır ve güç dengesi şaşmasın diye, yargı bağımsız olmalıdır; yargıya müdahale etmemelidir.

**

Bu birincisi. Bir diğeri Cumhurbaşkanı ile Başbakan farkını bilmiyor. Bir diğeri federasyon ile merkezi hükümet farkını bilmiyor… İşin özü böyle.

En sinir olduğum tip, yanlış bir şeyi biliyorken ısrarla yanlış bildiğini kabul etmemesidir. Sonra ne oldu derseniz, açtık wikipedia’yı, orada “Türkiye Cumhuriyetinde yürütmenin başı Başbakandır” bölümünü görünce al oku artistlik yapıyordun dedim (benim ailemde bakanlar var vs demeye başlamıştı). Sonra bozuldu tabi. Bana hakaret ediyorsun olayına geldi…

İşte böyle saçmalıkları, 2 gram bilgisiyle bir şeyler anlatanları sevmiyorum.

Ben uzman değilim, akademisyen değilim; bilen bir insanın karşısında asla bildiğimi iddia etmem, zaten bilen insan açıklar olayın doğrusunu ve kabul ederim. Fakat bildiğim konuda da, yanlış bildiğimi iddia eden adamlara sinir olurum.

Sonu şöyle oluyor:

***

 

Sonuç Olarak

sözcük sayısına sahip olan yazıyı yazmaya 20.00 sularında başladım ve şu an saat 01.00, gördüğünüz gibi bu kadarlık yazı bile fazlasıyla vaktimi alıyor ki; eminim yukarıda eksik bıraktığım, “ya şurasını da yazsam” dediğim yerler olacak. Yazım yanlışları vardır, tekrar kontrol edecek kafam yok, direkt yayınlıyorum.

Anlatmak istediğim şey şu; biz siyaset bilimi okuyan insanlarız. Türkiye’de her okuldaki, her öğrenci her şeyi mükemmel biliyor demek değildir. Fakat siyaset bir bilimdir. Bir çok bilimin ve kavramın içinde olduğu disiplinler arası bir bilimdir.

Kahvede, rakı masasında, aile meclisinde; diğer bilim alanlarını bilmeden konuşmuyorsanız, siyaseti de bilmeden konuşmayın. Televizyon, tartışma programı ve köşe yazılarını okuyup siyaset bilimini bildiğinizi düşünmeyin, güncel olayları biliyorsunuz demektir. Siyaset konuşmayın demek değil bu! Siyaseti öğrenin, keşke herkes öğrense… İlgileniyorsanız, kesinlikle öğrenin.

Sansüre gerek yok, direkt yazacağım; götünüzden uydurduğunuz şeylerle, saçma salak bilgiler ve 2 gramlık bilginizle siyaset konuşmaya çalışmaz; hayatını siyaset bilimine ve felsefesine adamış binlerce insana ve akademisyenlere yapılan bir ayıptır!

Okuyun, öğrenin, ondan sonra konuşun. Belki şu yazıyla birlikte, bazı şeyleri anlatabilmiş, bazı konularda yol gösterebilmişimdir.

Ülke gelişimi için hepimiz siyaseti daha iyi öğrenmeli ve düzgünce tartışarak; takım tutar gibi, kişiliği orataya koyup ben kesin haklıyım der gibi saçmalamak yerine, gerçekten düzgünce tartışarak ülkeyi daha üst seviyeye çıkartabiliriz.

Fakat bir lideri, bir partiyi ya seviyorsunuz ya nefret ediyorsunuz ve sonra hislerinize göre tamamen haklı ya da tamamen haksız. Futbol takımı değil bu iş! Verilecek yanlış bir oy, iktidarı belirler. Yanlış iktidarın, uluslararası alanda yapacağı bir yanlışlık; işte böyle Suriyelilerin işinizi kapmasına ve “işsiziz” diye ağlanmanıza neden olur.

**

Sadece bu da değil, işte örnekleri (hangisi ne kadar doğru bilemem):

**

 

Adalet herkese gerek.
Düzgün siyaset hepimizin işine yarar.

Üç aşağı, beş yukarı hepimizin istediği şey aynı; mutlu, huzurlu yaşamak, iş bulmak vs…

Güzel bir manzara düşünün; mükemmel bir doğa manzarası…
Müslüman gelip, “Allah ne güzel yaratmış” der.
Hristiyan gelip “GOD ne kadar mükemmel” der.
Ateist gelir, “doğa ve evrim ne kadar güzel şey” der.
Budist gelir, Buda’ya adar,
Diğer gelip “enerji işte” der..

Der oğlu der… Kimin ne yaptığından yola çıkarsak orada herkes birbirini öldürür. Fakat doğanın ne kadar güzel olduğunu konuşursak, herkes hem fikri olur.

Siyaset bilimini öğrenin, öğretin.
Sonunda farklı noktalardan baksak bile aynı şeyi, örneğin adaleti isteyeceğiz… Adaleti siyasileştirmeden; adaletin sağlanmasını isteyeceğiz…

Fakat hepsinin öncesinde, siyaseti rastgele ve bilgisizce konuşmamamız gerekiyor. Analizi, analitik düşünmeyi, olayları; kavramları, hukuku bir ölçüde bilmemiz gerekiyor. Herkes her şeyi bilemez, ben bile tonla hata yapıyorum size aktarırken. Fakat elimizden gelenin en iyisini yapmakla işe başlayabiliriz…