Değerli dostlar,

Gündem yoğun olduğu için sürekli adaylar ve Cumhurbaşkanlığı ile ilgili mailler ve mesajlar alıyorum. Bazı şeyleri geç yazıyorum, çünkü (maalesef?) burada yazdığım bazı şeyleri adayların ağzından dinlemek canımı sıkıyor. Canımı sıkmasının nedeni buradan alınması değil, zaten insanları etkilemek ve düşüncelerimi anlatabilmek için bu blogu açtım, 4 yıldır yazıyorum. Canımı sıkan şey; burada yazdığım güzel bir fikri alıp, planlama yapmadan direkt olarak kullanarak rezil etmeleri. Bu yüzden bazı şeyleri geç yazıyorum veya yazmıyorum.

Fakat Cumhurbaşkanı adaylarına bakınca bazı şeyler canımı sıktı, altta anlatacağım. Üzerine İlber Ortaylı’nın Atatürk kitabı ile başladığım (ki kesin tavsiyedir) Atatürk ve Kurtuluş Savaşı dönemi üzerine tam geldi ve yazıyı yazmaya itti. Biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz), normal bir insan gibi kitap açıp bitirmiyorum. Aynı anda 4-5 farklı konuda kitap okumaya başlar ve 2-3 ayda bitirirdim. Üstelik internetten takip ettiğim bir sürü şey vardı. Haliyle unutkanlık ve öğrenme konusunda sorunları gördüm ve şimdi aynı konuda devam ediyorum. Yani şimdi (2-3 ay) sadece Türkiye’nin kurulması, Atatürk ile ilgili şeyleri okuyacağım. Kazım Karabekir günlüklerinden 3 ciltlik Türk Dış Politikasının (İletişim Yayınları), 1960’a kadar olan bölümü vs…  Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer’in anılarını anlattığı kitap (Türkiye İş Bankası) vs gibi bir sürü kitap vardı ve Nutuk’un orjinal dilde basımı (sahaftan aldım) tekrar okunacak. İyi de oldu. Tam döneminde oldu.

Ehh, konu Atatürk olunca ve diğer kitapların yanında İlber hoca yazınca (ne yazmış be!), liderliği görüyorsunuz. Daha önce 2030 projem olan ve özellikle “uluslararası hukukçu, diplomat, bürokrat” yetiştirmeyi planladığım Yönetke Okulu projemi anlatmıştım. Hepsini toplayıp, böyle bir konuyu yazmanın tam sırası olduğunu düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı adayları ile ilgili sorunları, eksiklikleri en alta ekledim.

 

Lider Nedir Nasıl Olunur?

Lider veya Türkçesi ile önder nedir? Kısacası (TDK), “bir kurum/organizasyon ve grubun en üst düzeyde yönetimiyle görevli kimse”. Tabi tatmin eder mi? Harvard Business Review’ın mutlaka okunması gereken (HBR’s 10 Must Reads) dediği serinin içinde “Liderlik” ile ilgili bir kitap var, sevdim. Ona göre farklı tanımı var, bayılarak okuduğum Andrew Heywood’un farklı tanımı var, hukuksal açıdan farklı tanımı var; “meetingleri set edip, infolaru puşlayan(push)” plaza dilinde konuşan ve ağzından innovasyon düşmeyen ancak hiçbir icraat yapamayan plaza şirketlerinde ise başka tanım var.

Ben bugün size “tanım budur” şeklinde bir şey demeyeceğim. Aksine tarif edeceğim, nasıl baktığımı anlatacağım. Gerisi sizin yorumlarınıza kalmış.

Lider dediğin yönetimin başındaki kişi olabilir. Fakat Atatürk’te bir lider idi, Cengiz Han, Adolf Hitler’de. Tabi adını bilmediğimiz ve tarihten silinen kişiler de liderlik yaptı. Fakat bu yazıda vurgulayacağım liderlik; çağın gerekliliklerini yerine getirebilecek bir profil çizmektir. Onu da alttaki başlıkta inceleyelim.

Lider Nasıl Olunur? Nasıl Olmalı?

Türkler, askeri kökenli bir millettir. Hep deriz ya; Türklerin ordusu yoktur, Türk ordusunun milleti vardır. Doğru. Kayıt tutma, bürokrasi vs gibi bir çok disiplin ordu kültüründen gelmedir. Arşivler, ordu kültüründendir. Avrupaya bakarsanız, bunların kiliselerden gelme olduğunu görürsünüz. Bizim ordumuz Türkiye Cumhuriyeti veya Osmanlı İmpratorluğu ordusu değil, taa Mete Han (M.Ö. 209) döneminden ve daha öncesinden geliyor.

HALİYLE, bir lider yetişecekse; en iyi liderler sürekli olarak ordu içinden yetişmiştir. Tabi ben her lider dediğimde siz Koç grubu CEO’su, AK Parti Genel Başkanı gibi bir şey anlıyor olabilirsiniz. Ben ise bürokratik, diplomatik, hukuk konularında iyi olan; oturup kalkmayı, Türkçeyi, dans etmeyi, nerede nasıl davranacağını bilen kişilerden bahsediyorum.

İyi Lider Neden Ordudan Çıkar?

Yaşım ilerledikçe ve bir sürü şeyle karşılaştıkça daha iyi anlıyorum, bizim aile kültürümüz çok iyi fakat bir noktadan sonra çocuklarda sıkıntı yaşatıyor. Yani 25-30 yaşında olsanız da birey gibi karşılanmanız zor, kendi hayatınızı çizmeniz zor.

Örneğin Antalya vs gibi yerlerdeki otellerde İngiliz, Alman, Rus çocuklarına bakın; çocuğun kendisi sıraya girer, istediğinden istediği kadar alır, oturur yer. Türklere bakıyorsunuz; çocuk oturuyor, anası yemek seçiyor, babası içeceğini getiriyor. Ne yiyeceğine annesi karar veriyor, zaten yemeği de annesi yediriyor. Çocuk karar vermeyi, kendi işlerini dahi halletmeyi öğrenemiyor. Büyüdükçe durum aynı. Kararlar vermede sıkıntı yaşıyor, hep birilerinin onayına ihtiyaç duyuyor. Kendi ayaklarının üzerinde duramıyor.

Fakat Türk ordusundaki bir çocuk orta okul ve liseden itibaren belli bir disiplin, birey ancak toplumun ve bir yapının içindeki birey olarak büyüyor. Mesela siyaset bilimi eğitimini ordu içinde, yarı ordu disipliniyle almayı tercih ederdim. Çokta iyi eğitim veriyorlar! Danstan tutun yemek adabına, diplomasiden tutun protokole kadar her şey süper. Ben ise “uluslararası ilişkiler” (son sınıfa kadar siyaset bilimi ile aynıdır) eğitimini, Türkiye’de bu eğitimi verebilecek en iyi üniversitede aldım (KKTC-DAÜ). 40 sınılık sınıfın 35’i yabancıydı, hocalarımız çok iyidi. Fakat bürokrasi, protokol gibi konularda hiçbir şey göstermediler. Yurt dışında, siyaset bilimi öğrencileri drama eğitimi alıyor! DÜŞÜNÜN.

1- Karar Alma

Yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı, liderin karar alması gerek. Şu detaylıca anlatamayacağım bir örnek var. Fakat bir yapıya girdiğimde, kimin gitmesi gerektiğini keşfetmem bir kaç günümü alıyor. Zaten ister 6. his diyelim, ister 12 yıldır okuduğum beden dili fark etmez; tanıştığım insanı sevip sevmeyeceğim ilk görüşümde belli oluyor. Eğer sevmediysem, “istisnasız hepsinde” bir sorun çıktı. Hatta “çok iyi yahu sende” denilen kişilerden arkadaşlarımın ve ailemin nasıl “kazık” yediğini de çok iyi biliyorum. Tabi sadece 6. his ile açıklanamaz, beden dili ve detaylara takılmam gibi bir çok neden var. Örneğin kadınlarda saç, erkeklerde ayakkabı… Kişilik hakkında ipuçları verir.

Eğer birisi gitmeliyse, gitmelidir. Vicdan yaparsanız maliyeti ve zararı büyür. Bazen sert kararlar almak gerekebilir. Bir liderde bana göre karar alma mekanizması güçlü işlemelidir. Güçlü kararlar alabilmelidir. Bazen etrafındaki herkesin aksine bir kararı alabilmelidir. Fakat iddialaşma açısından demiyorum, düşünmeli ve hesaplamalı.

Walter Isaacson’ın Steve Jobs, Howard Schultz’ın Starbucks ve Onward, İlber Ortaylı’nın Atatürk, Ashlee Vance’ın Elon Musk, Cemalettin Taşçı’nın Zamanı Durduran Saat (Yılmaz Büyükerşen) kitaplarını ve nicelerini okuduğunuzda, liderleri incelediğinizde; bir noktada bir şeylerin yanlış gittiğini ve her şeyin sıfırdan başlanarak onca emeği ve parayı çöpe attığını görürsünüz. Fakat “iyi, mükemmelin düşmanıdır”. Böyle yaparak mükemmel işlere imza atarsınız, risk alıp cesurca kararlar veremezseniz; sorunlu işler olur, sorun olduğunda da çözmek yerine öylece bırakırsınız.

2- Liyakat

Ecnebi dilinde meritokrasi, Türkçesi liyakat. Bu arada yabancı yerine ecnebi kullanmamın nedeni; yabancı sözcüğü yaban’dan geliyor yani vahşi/ilkel gibi mesjalar içerek bir kökten. Fakat ecnebi ise “merkeze oranla kenar” demek. Daha olumlu, bu yüzden. Türkçesi? bilemedim.

Hz. Muhammed’in dediği gibi, “işi ehline verin”. Fakat bu iktidar bunu yapmaktan uzak. İşi kim hak ediyorsa, kim o işi iyi yapacaksa, uzmansa; işi ona vermek gerekiyor. Fakat sır tutsun, açığımı görmesin, dediğimi yapsın diye eş/dosta verirseniz makamı ve mevkiyi ve/veya işi, o zaman “sadakat” gözetilir ve o birimde haksızlık olur, işi yapanlar başka yerlere gider. Nitekim 10-15 yıldır üniversitelerde de böyle sorunlar vardı ve bir çok düzgün akademisyen özel sektöre kaçtı. Mecburen kaçtı. Çünkü üniversitede 4 ay verilen işi, özel sektörde 9 günde bitirebiliyorsun, fazla maaş alabiliyorsun. Özel sektör daha bir beter ama olayı anladınız.

Liderin, uzman insanları çevresinde tutması gerek. Fakat bahsettiğim uzmanlıklar, “ünvan” olarak uzman olanlar değil. Gerçekten bu işte pişmiş olan insanlardır. Bu insanların fikirlerine önem vereceksiniz. Bugün bakanlıklardan şirketlere kadar, toplantılarda saçma sapan bir şeyin olmayacağını gören uzman; “bu olmaz, yapamayız” dediği için muhalif görülerek ya baskıya (mobing) maruz kalıyor, ya atılıyor. E şimde her itirazı kişisel olarak alan özgüvensiz tiplerin yönettiği kurumlar nice olacak? Veya çok iyi kurum (Bazı bakanlıklarda müsteşarlar ve alt kadro mükemmel), fakat başına sırf politik nedenlerle ve özellikle sadakat vs gibi nedenle bir politik figür oturtuluyor. İşte imza yetkisi şu bu diye. Pat, kurum takır takır çalışırsan; üstteki bir adama tosluyor. Böyle olmaz!

Liyakat önemlidir.

 

3- Farkındalık – Çapraşık Düşünme – Bilgileri Birleştirme

Algı açıklığı mı denir, farkındalık mı denir bilemiyorum; fakat etrafta olan bitene, ufak detaylara dikkat etmek gerekiyor ve bunları değerlendirmek gerekiyor. Politik olarak diplomaside biraz daha bilinçliler fakat şirketlerde vs sıkıntı çekiyorlar bu konuda. Söylemlerin, seçilen sözcüklerin altındaki anlamlardan, arabasının aynasına koyduğu bir cisme kadar karakteri, tarzı, söylemleri konusundaki bir sürü şeyi birleştirip, karşındaki kişiyi okumak gerek. Sonra zayıflığını bulup, buradan yüklenmek ve dengesini bozarak istediğini elde etmek gerek. Bu bir örnek.

Size bir olay anlatayım; bir toplantıdayız ve duvara bilgisayar yansıtıyoruz. Google reklamları var sitede ve pat ayakkabı modelleri geliyor, sonra yine, yine… Ben bu kadının yakın zamanda ayakkabı aradığını anladım. Çünkü Google çerezleri bunları (Aradıklarınızı) depoluyor ve karşınıza çıkartıyor. Toplantı sonrasında sorduğumda evet dedi biraz utanarak. Bundan kaçınmak için “gizli mod” ile takılın toplantılarda (:

İşte bu tarz ufak detaylar önemlidir. Farkındalık, analiz önemlidir.

**

Diğer bir olayda bilgileri birleştirme. Çok uzatmadan; Türkiye’de 190’a yakın üniversite var. 100 tanesinde bilgisayar mühedisliği, yazılım mühendisliği ve bilgisayar ile ilgili teknik bir şeyler olduğunu varsayalım. Ben okula başlarken 126 kişi başlamıştık bilgisayar mühendisliği bölümüne. Hadi 100 diyelim. Türkiye’deki 100 okulda, bilgisayar ile ilgili bölüm okuyan (her yıl) ortalama 100, hadi daha da azaltalım, 80 kişi olsun. Her yıl bu kadar mezun. 80*100 = 8.000. Tabi çok atmasyon olduğu için hadi 4-5 bin diyelim. Yahu bu ülkede her yıl 4-5 bin bilgisayar bilimi bilen adama ihtiyaç yok! O kadar iş yok!

Aynı şekilde hukuk… Nereye elimi atsam hukuk. Zaytung’daydı galiba bir geyik vardı; bu kadar çok hukukçu, sonunda kampanya yapar, “dava+döner+ayran” tabelaları görürüz diye. Doğru. Hukukta mezun daha fazladır. Fakat hukuk alanında yapılacak şey az.

Ben bir ara bilgisayar mühendisliği bitirip, üzerine hukuk devam etmek istiyordum. Çünkü o dönemde hem hukuku hem bilgisayar bilimini bilen “bilirkişi” sayısı 2 idi! Bakın binlerce hukukçu, binlerce bilgisayar bilimi mezunu var fakat ikisini bilen ve mahkemelerin başvurduğu kişi 2! Büyük davalar oluyor, yazılım çalıntı mı değil mi? Bunu kim bilecek?

İşin özü bu şekilde alanları birleştirmek gerek. Bunu siyasette görürsünüz. Kahvehaneden tutun, akademisyenlere kadar; giriyorlar bir politik kavramın içine, her şeyi onunla açıklamaya çalışıyorlar. Papağan gibi aynı terimler, aynı kavramlar… Hayat böyle değildir.

Ne kadar farklı alan öğrenirseniz (örneğin programlama, hukuk, siyaset, markalaşma, tarih vs), o kadar farklı bakış açısı kazanırsınız ve olaylara tek pencereden değil; farklı iş kolları ve farklı bakış açılarından bakabilirsiniz. Bu şekilde analizleriniz ve yorumlarınız, tahminleriniz de daha doğru olacaktır.

***

Size bir kaç örnek vermek istiyorum…

Annem akademisyen ve bilim insanı olduğu için, küçüklükten beri böyle bir çevrede yetiştim. Yediğiniz sebze ve meyvelerin, sizin çevrenizde yetişmesinin önemini biliyorum. Sizin maruz kaldığınız şartlara maruz kalıyorlar (nem, sıcaklık, oksijen, kirlilik, radyasyon vs). Haliyle buna göre tepki veriyorlar. Eğer çevrenizdeki sebze/meyveyi yerseniz, bedeniniz de bazı şeyleri öğrenecek haliyle, maruz kaldığınız sıkıntılara karşı koyacaksınız. Fakat İstanbul’da oturup, Antalya’da olmamış domates, yolda olup sofranızda geliyorsa???

Tabi GDO, yabancı tarım ürünleri, vahşi tarım (toprağın verimini düşüren) hiç değinmiyorum. Soruyorum size, tarım bakanlığı, sağlık bakanlığı ve iktidar bu gibi olaylara ne kadar çözüm üretebiliyor?

Başka örnek:
İlaç… Kimyager, kimya mühendisi vs ilacın moleküllerini düşünür. Buna göre tasarlar. Eczacı ise ilacın vücuda etkisini bilir, buna göre tasarlar. Peki sonrası?

İlacı aldınız, içtiniz sonra? Atılacak değil mi vücuttan? Nereye? Tuvalete. Sonra o tuvalet ne olacak? O ilaçlar ve bir sürü kimyasal madde (tuvalete dökülen, giderlerde olan) ne olacak? İlaç hangi topraklara bulaşacak? Mesela bir araştırma vardı; balıklarda üreme, bu ilaç artıkları yüzünden azalmıştı. Hatırlamıyorum şimdi detaylıca, bununla ilgili nasıl çalışma ve önlemler var? O ilaç artıklarının gittiği topraklar, orada yetişen bitkiler? HİKAYE!

Başka örnek:
Antibiyotik… İçmiyorsunuz değil mi? Aman ben almayayım, direnç düşmesin diye. Peki dünya üzerinde üretilen antibiyotiklerin %65’inin hayvanlara verildiğini biliyor musunuz? Neden? Çünkü önceden hayvancılık ve tarım köylülere aitti. VİCDANLI KÖYLÜLERE! Şimdi ise sırf kâr düşünen şirketlere ait. Şirketin tek bir amacı vardır, kâr yapmak. Eğer doğayı, sizi düşünüyoruz diyorlarsa ya yasa kısıtlaması yüzünden ya da sizin hassasiyetinize satış nedeniyle (veya ikisi birden) yapmışlardır.

Memeli hayvanlar (insan dahi) ne zaman süt verir? Doğurduklarında. İnek için de aynı. Vicdanlı köylüler, ineğin yavrusu süt içince, arta kalanı kullanıyordu. Şimdi bir çok şirket (Türkiye’deki durumu gerçekten bilemiyorum ancak yurt dışı için konuşuyorum özellikle) yavrusunu ayırıyor. Çünkü yavrunun içeceği sütü kullanıp kâr yapacak. Peki yavru? Besin veriliyor. Fakat zayıflık göstermesin diye çeşitli iğneler ve antibiyotik.

Tavuk? Farklı mı sanıyorsunuz? Gezen tavuk diyorlar. Food Inc. belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. Gezen tavuk dedikleri şu; önceden tavuklar bir domates kasasında 4-6 tane olacak şekilde dururlardı. Hareket etmezlerdi. Önlerinde yem vardı, altlarında düzenek vardı ve yumurladıklarında bu düzenekteki yoldan geçip, toplanırdı yumurtalar. Yani hareket etmez, otururlar ve beslenirlerdi.

Bknz örnek:

**

Tabi bunlar tepki gördü zamanla. Çünkü hayvanların doğasına aykırı bir durum var. Köydeki gibi bahçede takılmıyor, doğal beslenmiyor, koşmuyor. Bilerek hareket ettirilmiyor ki kilo alsınlar.

Sonra “gezen tavuk” denmeye başladı. “Politik söylemlere takılmayın” dediğim budur. Gezen tavuk, politik bir söylemdir. Gezen tavuk şudur:

 

**

Hayvanların sözümona “gezeceği” bir alan vardır. Fakat o kadar kalabalıktır ki gezemez. Şişmanlık nedeniyle 1-2 adım atar ve yine oturur. Zaten istenen budur. Eh dolaşmayan ve burada yaşan hayvan hastalıktan korunsun diye antibiyotik basılır.

Geçmiş olsun arkadaşlar; et, süt, yumurta… Antibiyotikleri alıyorsunuz.

Türkiye’de bazı firmalar böyle kırda hoplayan yavru inek görüntüsü verir, masal anlatılır ineğe falan… Hollanda için doğru, adamlar ineğin psikolojisi için uzmanla çalışıyor (Cem Seymen’in Hollanda programını inceleyin). Fakat Türkiye’de 1-2 yere gittim (büyük firmalar değildi), gerçekten durum iç açıcı değil. Ancak köydeki vicdanlı insanlar bu işi güzel yürütüyor. Bazıları destek alarak işleri büyütmüş. Fakat mazottur, yem parasıdır gerçekten canlarını yakıyor.

**

Sizlere daha neler anlatabilirim. Tabi bunlar biraz daha gelecek-vari, daha ütopya gibi gelebilir. Fakat çocuklara bırakacağımız dünya ile ilgili her şey. Yaşadığımız dünyaya ne kadar zarar verdiğimiz ile ilgili.

İstanbul’da çoğu yer artık şöyle : apartman-kaldırım-asfalt-kaldırım-apartman …

İyi de bunların altında toprak var, bir eko sistem var, canlılar var; suya ve havaya ihtiyaç duyuyorlar. Sen üzerini asfalt ve beton ile kapatırsan ne olur? Yağmur yağar sel olur, alta su geçmez, o suları başka yere götürürsün. Toprağa su gelip, süzülüp alta su geçmediği için su kaynakları ile ilgili sıkıntı baş gösterir. İşte bu yüzden yeşillik diyoruz. Kaç belediye bunun bilincinde bilemiyorum. Fakat uzmanlar dinlenmeli, raporlar alınmalı (göstermelik raporlar değil, uzmanlardan gelme gerçek raporlar) ve maddiyat ikinci, hatta üçüncü planda tutulmalıdır.

 

4- Diplomasi ve Nezaket

Mesela kim kiminle tanıştırılır? Sofrada hangi çataldan başlanır? Nasıl dans edilir? İnsanlar ile nasıl konuşulur? Yani üstlerine “şunu yapsana, sen” diye hitap eden bir sürü insan var. Kötü niyetten değil, hanzoluklarından. Kültürsüzler.

Haliyle nazik olmak; ahlak ve etikten haberdar olmak, nezaket kurallarını bilmek gerek. Diplomasi de devlet ve kurumlar arası nezakettir.

5- Dil!

Türk askerlerinin üst kademesine bakıyorsunuz, Osmanlı döneminden beri bir kaç dil biliniyor! Yurt dışına gititkleri için oranın kültürlerini biliyorlar. Oradaki insanlarla konuşuyorlar, gözlemliyorlar.

Örneğin ben bir şey ararken Türkçesini aradığımda ilgili hiçbir şey çıkmıyorken, İngilizcesini aradığımda akademik makalelerden araştırmalara, forumlardan bloglara bir çok şeyi görüyorum. İngilizce bilmek, öğrenmek gerek. Fakat önce kendi dilini öğreneceksin. Meetingleri set edelim diye bir Türkçe olmaz.

Tanıdığım bütün nazik, kültürlü ve bilgili insanlar; büyük işler başarmış ve hatta 3-4 dil bilen insanlar, çok iyi Türkçe konuşuyor. Yabancı ve ecnebi gibi sözcükler mecburen kullanılıyor, çünkü karşılayacak Türkçe sözcük yok. Veya konsensus, müzakere, mütalaa gibi sözcükler mecburen kullanılıyor. Fakat “kon” kökünden türeme “konum” varken, lokasyon demek nasıl bir aptallığın, özentiliğin ve kültürsüzlüğün eseridir? Uygulama varken, aplikasyon neyin kafasıdır anlamak güç. Seçke varken menü nedir?

Yani dil bilmek ile bildiğini sanan ve 3-5 yabancı sözcüğü ezberleyerek kullanan kültürsüz özentiler arasında fark var. Fakat lider İngilizce’yi iyi bilmeli, diplomatik dilde bilmeli, terimleri bilmeli… Fransızca şart, çünkü bir döneme kadar diplomasi dili Fransızca idi. Günümüzde ise benim öğrenmek istediğim Fransızca, Rusça, Almanca.

FAKAT,
2030’da her şey istediğim gibi olursa ve devlet başkanı olursam, televizyonlarda ve söyleşilerde Türkçe konuşacağım. Siyaset eğitimi almış olmam, İngilizce eğitim almış olmam ve terimlerden tutun tartışmaya kadar İngilizceyi iyi şekilde okulda öğrenmiş olmam, Türkiye’nin liderinin, İngiliz sömürgesi gibi İngilizce konuşacağı anlamına gelmez. Gerektiğinde ufak ufak konuşulur fakat söyleşiler için tercüman bulunur, ben Türkçe konuşurum. Böyle ayrımları yapmak gerek. Türkçe’nin diğer dillerden hiçbir eksiği yoktur.

6- Donanımlı Olmak – Okumak Okumak Okumak

Bakın Türkiye’de tez yazımı ve okul ödevleri için bana mail atıyorlar. Başta 1-2 kişiye yardım ettim, kaynak verdim, sonra bitince gönderin göz atayım dedim. Bitince göndermişler. Bibliografi yani kaynakça nerede dedim, yok dedi. Nasıl dedim? Bizde disiplin suçuydu (DAÜ). Hoca istemiyor dedi. Yani okulların isimlerini zikretmek istemiyorum 1-2 tanesi bilindik ve iyi denilen okullardı. Fakat Türkiye’de eğitim budur!

Araştırma nasıl yapılır, essay denilen makaleler nasıl yazılır, kaynakça nasıl yazılmalıdır? Hikaye. Türkiye’de yayımlanmış bir kaç siyasi makaleye baktım, akademisyen sırf iş yapıyor görünsün diye yazmış. Şu blogtaki yazıların kalitesi daha yüksek. Bu kadar da terbiyesizlik olmaz!

**

Haliyle lider (ve kendini geliştirmek isteyenler), nasıl akademik çalışma yapılacağını, nasıl araştırma yapılacağını, bilgiye nasıl ulaşacağını bilmelidir. Öncelikle okuması, araştırması gerekir. Müzakere edilecek heyetteki insanların hayatı, haklarında raporları, neyi sevdiklerinden tutun; konuşulacak konunun içeriği, örnekleri vs… Her şey!

7- Amaç – Cesaret – Azim

Liderin bir hayat amacı olmalıdır. Bir şeylerin daha iyi, daha güzel, daha düzgün olması; gelişme ve ilerleme ile ilgili bir hayali olmalı. Burada şunu belirtmem gerek; bir hayaliniz olabilir, benim “dünyaya katkı sağlamak” idi. Bu elle tutulur, planlanır değil. Bilgisayar mühendisliği okurken yenilikçi bir şirket ile yapabileceğimi düşündüm. Sonra Türkiye’de sistemsel sorun olduğunu gördüm. Bilgisayar mühendisliğini terk edip uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimine geçince, bunu farklı yoldan yapabileceğimi anladım. Hayalim aynı kaldı. Gidiş yolum değişti. Türkiye’yi bölgede ve Dünyada model bir ülke haline getirmek istiyorum. Fakat bu da net değil.

Bir plan program olması şart. Yönetke Okulu, “kadı sistemi” dediğim yeni ve yardımcı bir sistem, huzur ekipleri gibi şeylerden tutun; ekonomi ve sağlık gibi bir sürü konuda projelerim var. Vatandaşlık Okulları/Kampları ile suçlu ve psikolojisi bozuk insanları islah projelerim var. İşte hepsini planlıyorum; uzmanlar ile son şekil verilecek. Daha 20’li yaşlarımın başında bunları planlamaya başladım ve 2030’u düşündüm. Neden 2030? Bunun nedenini daha önce blogta yazdım. Kısacası, teknoloji içinde doğmuş ve geçiş nesli olan (sokakta oynayan son, bilgisayar ile oynayan ilk nesil) olan bizim nesilimizin (1985-1995 arası doğan), köşe başlarını kapacağı tarih 2025 civarı olacaktır. Oradan sonra ufak çaplı çekişme (Eski ve yeninin çekişmesi) devamında ise devrimsel işler olacak. Benim projelerim ve geliş yolum şu anki politik kültür ile değil, 2025’ten sonraki yapı ile mümkün olacaktır.

Zaman, nasıl olacağı, projeler vs… Hepsini kafamda tasarladım. Belki hiçbiri istediğim gibi olmayacak fakat elimde yol planım var ve bir yerlere gidebileceğim. Önemli olan bu. Bir hayalim var, amaç haline getirdim.

Sonrası mı?

Cesaret.. Her şeyi riske atıp, etrafınızdaki her bir insanın “yapamazsın, ne gerek var, imkansız” gibi saçma kalıpsal sözlerine karşılık motive olarak hayalinizin peşinden gidecek cesaretiniz var mı? Bir liderin olmalıdır. İmkansızı, başarabilecek bir şey olarak görenler lider olabilir.

Azim… Düşeceksiniz. Fakat tekrar kalkıp devam edeceksiniz. Düştüğünüzde değil, vazgeçtiğinizde kaybedersiniz (Che’nin sözüydü sanırım). Haliyle azim olmalı, tekrar tekrar yapacaksınız!

**

Bugün etrafınızda gördüğünüz her şey; demokrasi fikrinden telefonlara kadar her şey bir zamanlar bir kaç insanın hayali idi. Bunu gerçekleştirmek için uğraştılar, başaramadılar fakat yılmadılar. sonunda gerçekleşti. Bugün insanların kafasında hayal olan bir çok fikir ve proje, önümüzdeki yıllarda gerçek olacak. Haliyle imkansız, yapamazsın diyen insanları dinlemeyin; aksine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, hayatlarınızdan çıkartın. Olumsuz insanlar ve size destek olmayan insanların hayatınızda yeri yoktur!

 

Lider Nasıl Eğitilir?

Konu fazla uzamasın diye ana hatlarıyla yazdım fakat lider eğitimi gerek. Lider doğulur mu olunur mu? Tabi ki bazı özellikler doğuştan geldiği için avantaj sağlar. Fakat sonradan öğrenilebilecek bir sürü şey var. Belki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olamayacaksınız, fakat çalıştığınız kurumun efsane yöneticisi olabilirsiniz.

Aslında yukarıda bazı şeyleri açıkladım fakat Türkiye’de bunun eğitimi yok. Orta okuldan başlanmalı bu eğitime. Orta okulda, lisede, üniversitede 1’er tane dil öğretilmeli. 3 dil eder zaten. Hukuk, diplomasi, tarih, politika, ekonomi gibi konuların yanında; bazı temel mühendislik dersleri, dans, sofra adabı gibi tonla sosyal hayat dersi de verilmelidir. donanımlı çocuklar şart! Benim projem yönetke okulu idi. Bu eğitimi Türkiye’de hemen verebilecek tek kurum TSK görünüyor. O halde TSK ile bakanlık anlaşır ve özel bir birim açılır. Burada eski diplomat, bürokrat, politikacılar da yardım eder, akademisyenler devreye girer. Kesenin ağzı açılır…

Çok değil, her yıl az sayıda (20-30 neyse artık) öğrenci alınır. Yazılı sınav, mülakatlar, sosyal beceriler vs… Fakat bu 20-30 çocuk geleceğin uluslararası hukukçusu (normal hukuk alanından farklıdır bu), diplomatı, bürokratı, lideri olur. Sıkı disiplin gerektirir.

Benim gönülden istediğim şey; “kimsesiz” denilen ancak devletin ve toplumun evladı olan çocukları alıp, yeteneklerine göre ayırmak ve yapabilecekleri alıp bu eğitimden geçirmek ve staj gibi şeyleri bizzat bakanların, liderlerin yanında yaptırmak.

Mesela “ustadan çırağa” ilişkisi yok şimdi. politikada milletvekilleri, bakanlar falan yanlarına bir tane genç almalı. Dönemlik (atıyorum 4 ay, 6 ay neyse) ve gittikleri yere götürmeleri gerek. Görüşmelere katılsınlar, evrak işlerini halletsinler, bağlantıları ayarlasınlar. İşin mutfağından girsinler. Teorik eğitimin üzerine böyle bir pratik eğitim. Yani böyle yaparak lider yetiştirebiliriz.

3 yıllık özel ve bina üniversitelerinde, öğrencileri müşteri olarak görüp disipline göndermeyen; kurumsallıktan uzak bir sözümona üniversitenin işletme bölümünden mezun olup kendini CEO, bakan vs gibi görenler varsa söyleyeyim başta!

 

Cumhurbaşkanı Adayları Sorunu

Yani televizyondan takip ediyorum da, ısrarla bu seçimlerde “vaadler önemli” dememe rağmen doğru düzgün bir şey göremedim. Tamam bayramda harçlık ama?? Başka?

Örneğin KOSGEB’e gittim. Bazı projeler ikinci yazı gelene kadar durdurulmuş, bazıları devam ediyor. Seçimden sonra ne olacak? Küçük, orta, büyük ölçekli işletmelere nasıl yardımlar olacak? Destekler konusunda durum nedir? Hiçbirinden hiçbir şey çıkmıyor.

Girmişler bir bayramda ikramiye olayına… Yahu bir sürü alan var, destekler ne olacak? Kadrolar değişecek mi? Eğitim ne olacak? Şimdiden heyecan verici projeler çıkartırsanız, toplumda hareketlenme başlar.

Öte yandan iktidara yakın bazı şirketler tabi ürküyor. Sonrasında bize ne yaparlar diye? Bunlarla ilgili planlar açıklanmalı.

Hayvan hakları mesela. Çıkıp bir adayın da “petshop denilen hayvan dükkanlarında hayvan satışını yasaklayacağım” dediğini duymadım. Bunlardan uzak duruyorlar. 21. yüzyıldayız ve çağın adayı olma konusunda sıkıntı çekiyorlar.

Teknoparklar örneğin. Nedir bunlar hakkında düşünceleriniz? Türkiye’nin Silikon Vadisi olan teknoparklar ile ilgili ne projelerini var? “Teknolojiye yatırım yepciz” diye söyleyip programa sokmakla olmuyor. Ben de 2030’da başkan olup, Türkiye’yi bölge ve dünyada model bir ülke haline getireceğim. İyi de nasıl yapacağım? Hangi plan, program, adım? Burada hepsini açıklamadım ama aday değilim şimdilik, sizin açıklamanız gerek.

Taksiciler ile konuşuyorsunuz iyi güzel de UBER ne olacak?
Gidip teknoparklarda yeni firmalar ile görüşün, buradaki insanlara ne yapacağınızı söyleyin.

Yani say say bitmez ancak bu tarz eksikler görüyorum maalesef. Hani yukarıda saydığım “ilacın vücuttan atıldıktan sonra, kanalizasyon ile topraklara bulaşması ve oradaki hayvanları, toprağı ve haliyle tarımı etkileyip bize geri dönmesi” gibi bir şeyi geçtim. Fakat bazı şeyler gerek. Şimdi seçilen, bir dönem daha seçilebilir. 2030’a kadar başkan kalabilir yani. Peki bu insan 2025’teki bahsettiğim nesil geçişini kolaylaştırabilecek mi? Farklı ve çağdaş düşünebilecek mi?

Kusura bakmayın da çağdaş düşünmek öyle rakı içip, “meetinleri set edelim” diyerek muhafazakar insanlara göz devirmekle olmaz! Çağdaş düşünmek, çağın getirilerini kullanabilmek ve hatta geleceğe olan yatırımı yapabilmektir.

Merak ediyorum bu adaylardan kaç tanesi (Erdoğan dahil), 2030’u kafasında canlandırabiliyor ve buna hazırlanabiliyor?

Yani böyle olmaz. Hadi Erdoğan iktidar. E-devlet getirdik der, hastahanelere internet getirip kuyruğu hallettik der. AKP değil başkası gelse zaten internet 2000’lerden sonra ülkeye girdiği ve ADSL 2005’ten sonra kullanıldığı için; o parti de bunları yapacaktı. Fakat Erdoğan’ın böyle bir avantajı var. Muhalefet adayları? Sizin gelecek ile ilgili yatırımınız, vaadiniz nedir?

Eğer Erdoğan ve AKP’yi devirmek istiyorsanız; Erdoğan’ın getirdiği bayram maaş ikramı yolundan gitmezsiniz. Bakın CHP’nin adayı kim diye kaç gün gündemi CHP belirledi. Sonra pat, muhalefet T A M A M etiketinde Twitter’da birleşti ve dünyada gündem oldu. Haliyle böyle ataklar isteniyorsa, herkesin konuştuğunu değil; herkesin konuşacağını hazırlamak gerek.

Alanları ayırıp, buradaki sorunları iyi analiz etmek ve çözümlendirebilecek kapasite olduğunu göstermek gerekir. Ancak bu şekilde istenilen başarılır. Vaadler önemli. Fakat öyle boş beleş vaadler değil, asgari ücret 3 bin olacak gibi saçma vaadler gibi değil yani. Önemli olan, ayağı yere basan ve sorunları gerçekten çözecek vaadler. Değişim olduğunda diye başlayıp, sonra kimsenin ürkmemesini sağlayacak söylemler olmalı…

Yani olmalı da olmalı. Umarım olabilir, bu işi doğru götürebilirsiniz. Şu anda İnce ve Akşener’e baktığımda gidişatı beğenmiyorum. Yani Erdoğan’da da performans düşüklüğü var ortada. Fakat şu halde muhalefet Erdoğan’ı yıkamaz. Erdoğan yine %51,4-52 gibi bir oy alır. Eğer başka bir şey olsun isteniyorsa muhalefet adayları kendine gelip, daha düzgün bir seçim kampanysı götürmeli. Bu iş kampanyanın kalitesiyle orantılı çünkü.

Ayrıca sandıktan çıkan oylara değil, sandığa girenlere dikkat edin. Bir de iktidarın kaybetmesi durumunda “dış mihrak” sözleri ile çeşitli eşkiya ve çetecikler sokağa salınırsa, karışıklık çıkartılmak istenirse; neler yapılabilir, düşünüp önlem alın.

Yani her şey planlanmalı, profesyonelce götürülmeli. Diğer türlü işler sıkıntıya girecek bilginize. Oy oranlarına bakınca rehavete kapılmış gibi duruyorsunuz. Olay şimdi başlıyor, her şey bıçak sırtı. AKP’nin %45-46 civarında oyu ve Millet İttifakı’nın %42-43 oyu var. HDP’nin oyları belirleyecek fakat muhalefet adayı o kadar güvenmesin kendine. HDP’lilerin oyunun yarısı AKP’ye gitse, dediğim gibi %51,4 gibi bir şey ile alabilir ikinci turda. Yarısından fazlası gelmesi gerek. Özellikle Akşener için durum tehlikeli, fakat Kürt kökenli vatandaşlar için henüz doğru düzgün bir vaad göremedim.

Gördüğünüz gibi her şey çok bıçak sırtı. Her şeyin bu kadar bıçak sırtığı olduğu yerde söylemler ve vaadler çok dikkatli seçilmeli fakat iktidarı da sarsacak kadar güçlü olmalı. Eğer bu kadar yakın oy durumu varsa, iktidarda olan partilerin seçimi kazanması olasıdır. Dikkat dikkat dikkat…. Vaadlere önem verin, düzgün kampanya yürütün. Diyeceğim tek şey bu.