Twitter üzerinden (bknz: Emre Çetin Blog hesabı), yaptığım oylamada [1] öncelikli olarak bu konunun açılması oylandı (%57). Diğerini de yazacağım merak etmeyin. Belki devamı gelir böyle oylamaların (öneri, yorum vs için : bilgi@emrecetinblog.com).

**

Milliyetçilik Nedir?

Bildiğiniz üzere milliyetçilik, millet kökeninden gelir. Ulus, ırk ile aynı sözcüklerdir. İlber hocanın (Ortaylı) anlattığına göre bir Yahudi asıllı bilim insanı, Osmanlı’nın kullandığı politik sözcükleri araştırmış ve bir sürü kavram Osmanlı ile birlikte kullanılmış. Tabi bizim akademisyenlerimiz kendi tarihlerini incelemek yerine, hazıra konup Batı filozoflarının peşinden gitsin ve Marksizm, liberalizm gibi konular üzerinde 10 alıntılı, 3 sayfalık makale yazıp, bilmem hangi ünvanı alsın! Neyse bu başka konu. Fakat bizim üniversitelerimizdeki akademisyenler falan kendi tarihini araştırmıyor. Osmanlı haritasını bile “cetvelle çizilen ülkeler” gönderimde, ben farklı kaynaklardan yararlanıp Türkçeleştirmiştim. Bizim bakanlıklar, üniversiteler, kurumlar uyusun! NEREDE YÜKSEK ÇÖZÜNÜRLÜKLÜ VİLAYETLER HARİTASI? Dönem dönem? Yok. Çünkü batının peşinden gitmekle meşguller.

**

Nedir Osmanlı’da kullanılan kavramlara örnek? Vatan mesela… Vatan dediğimizde aklınıza ne gelir? Ülke… Fakat İlber hocanın dediğine göre (ki TDK’da ikinci anlama göre), Arapça’da vatan demek sıla/memleket demekmiş. Fakat Osmanlı ile birlikte “vatan”, ülke haline gelmiş. Wikipedia’ya baktım şimdi şöyle diyor:

Millet sözcüğü aslen Arapça olup; din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat anlamına gelir.

Bunun gibi bir çok örnek vermişti. Haliyle milliyetçilik, millet gibi kavramlar biraz daha farklı görülse de; aslında ulus ile aynıdır. Millet Arapça, ulus ise Türkçe. Tabi hukuk ve politikada genellikle Arapça terimler kullanılıyor.

Mesela: teamül derler. Nedir teamül? Kaçınız anladı? Peki size “yapılageliş” desem kaçınız anlar? Hukukta yapılageliş vardır. Buradan bir şeyler çıkartabilirsiniz sanırım.

Kısacası:
Millet; aralarında kültürel, tarihsel ve dil bağı bulunan topluluğa denir.

**Divânu Lügati’t-Türk ve Orhun yazıtlarında geçtiği üzere; ULUS demek daha doğru.**

 

Milliyetçiliğin Çıkışı

Fransız devrimin’den önce milliyetçilik akımları ne bu derece yoğun ne de bu şekilde idi. Yoktu yani. Düşünün, Fransız Devrimi’nden önce 50 yıl falan geriye gidelim; olay kan bağı, sınıf, din gibi şeyler üzerinden dönüyordu. 1790’dan önce böyle idi.

Hatta İlber Hoca her zaman diyor; Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları dağıldıktan sonra federal sistemler çöktü (federasyon = bizdeki vilayet), yerini “ulus devlet” yapıları aldı. Buna geleceğim.

 

**

Fransız Devriminden önce “monarşi” vardı, aydınlar ve halktan bazı kişiler, “cumhuriyet” istedi. Şimdi yine sözcüklerle oynayalım.  Arapça monarşi, Türkçe? Krallık. Daha Türkçesi? Teklik, tek-erlik (tekerlik -TDH).

Peki Cumhuriyet Nedir? Demokrasi Nedir?

Tataammm başka kafa karıştırıcı olay.

Türkiye’nin tam adı nedir? Türkiye Cumhuriyeti! İngilizcesiyle Republic of Turkey. 82 Anayasasının ilk maddesi nedir? “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir”.

Şimdi kafanızı biraz daha karıştırayım ki sonra toplayabileyim. İran’ın tam adı nedir? İran İslam Cumhuriyeti.

Peki bizim İngiltere dediğimiz fakat İngiltere’den kastımız olan 4 ülkenin birleştiği (Galler, İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda) ülkenin tam adı nedir? Birleşik Krallık.

Hiçbirinde “demokrasi” yok? Hatta işleri daha da sarpa saralım; adında “cumhuriyet “olan İran, teokrasi yani dine dayalı yönetiliyor. Fakat içinde “krallık” geçen ve bizim İngiltere dediğimiz (aslında Birleşik Krallık olmalı) ise dünyadaki “parlamenter demokrasi” sistemine en uygun örnek.

Peki nasıl oluyor?

**

Şöyle ki, cumhuriyetin anlamı sistemi temsil eder ve “halk tarafından” seçimin olmasıdır. Yani bir seçim var. Cumhur demek halk demektir, cumhuriyet ise halka dayalı rejimdir. Fakat cumhuriyetin olması; eşitliğin, herkesin oy verebileceğinin, ya da her şeyin seçileceği anlamına gelmez.

Demokrasi ise; demokratik kurumların, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün ve diğer “demokratik kavramların” geliştiği bir “halka dayalı” seçimdir.

Bu yüzden cumhuriyetin olması demek, demokratik bir ülke anlamına gelmez. Tam tersine, cumhuriyetin olmaması demek; demokratik bir ülke olmayacağı anlamına da gelmez.

Ayrımı nasıl yapacağız?
Bir ülkede, “ülkenin başı” var ve “hükümetin başı” vardır. Ayrım yapmak için önce şunu soracağız:

1- Ülkenin başı seçilerek mi geliyor? Hayır ise cumhuriyet değildir. Evet ise cumhuriyet vardır.

İngiltere’de bir hanedanlık vardır. Seçilmez, doğuma göre “prens, prenses” olur. Haliyle (dikkat edin) REJİMİ CUMHURİYET DEĞİLDİR!

2- Eğer ülkenin başı (cumhurbaşkanı, başkan) seçiliyorsa nasıl seçiliyor? Eğer halk tarafından seçiliyorsa, başkanlık vardır. Yok halk tarafından değil de; halk tarafından seçilmiş meclis, arasında oylayıp Cumhurbaşkanını seçiyorsa, parlamenter demokrasi vardır.

Kısaca bu şekilde diyebiliriz ancak her yere uygulamaya çalışırsan işler karışacak. Türkiye’ye dönersek, adına ne derseniz deyin; 2019’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti, başkanlık sistemine geçecek.

 

İyi de Birleşik Krallık’ta Demokrasi Var ama İran İslam Cumhuriyetinde Yok? Nasıl Oluyor?

Anayasamızın (82), 2. maddesini okuyalım:

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Gördüğünüz üzere, demokratik olma vurgusu var. Aynı zamanda laik ve sosyal bir devlet vurgusu var. Hepsinin ötesinde; “bir hukuk devletidir” diyerek; hukukun üstünlüğü ve diğer kavramlarla birlikte (insan hakları, sosyal devlet, demokrasi, laiklik vs) demokratik kurumların vurgusu yapılıyor.

**

Gelelim İran Anayasasına

Her yerde olduğu gibi burada da böyle madde madde güzel çevir bulamadım. İngilizce bakıyorum ve bölüm bölüm çevirerek kısaca vereceğim. İngilizcesi burada.

İlk madde diyor ki:

The form of government of Iran is that of an Islamic Republic, […]

Yani, İran’ın devlet yönetim şekli, İslami Cumhuriyettir. İlk maddede, Kuran’ın adaletine, ve 1979 Mart’ında (29-39 diyor) yapılan referandumda %98,2’sinin evet çıkması sonucunda oluşmuş vs vs…

Yani diyor ki; İran’ın yönetim şekli İslami Cumhuriyettir.

Madde 2’de ise 6 alt madde ve 3 bent var. Kısaca diyor ki, “la ilahe illallah” ve hüküm yetkisi sadece Allah’ındır. Anlamayanlar için; Allah’tan başka ilah yoktur diyorlar ve ekliyorlar işte yasama ve tartışılmaz egemenliği vardır ve itaat zorunluluğu vardır.

Fazla anlatmama gerek yok ancak 1 ve 2. maddelerde görebileceğiniz üzere dini bir yönetimi, İslam’ı ve Allah’ı; buna bağlı yönetilmeyi ve itaati belirliyor.

6. maddesi ise:

[…]the affairs of the country must be administered on the
basis of public opinion expressed by the means of elections, including the election of
the President, the representatives of the Islamic Consultative Assembly, and the
members of councils, […]

Kısaca diyor ki; içişleri (ülke işleri), kamuoyunun temeline dayanmalı yani seçimlere. Ve ekliyor; Başkanlık, İslam Danışma Meclisi ve meclis üyeleri…

Gördüğünüz üzere BAŞKAN (yani devlet başı) dahil olmak üzere bir seçim var. Ülkede devletin başı seçiliyorsa nedir? Cumhuriyet vardır.

Ayrıca Birleşik Krallık’taki hanedan sadece semboliktir. Bir oy hakları var, karar alma mekanizmasına karışmıyorlar vs. Tamamen sembolik.

 

İngiltere Anayasası

Türkiye, İran vs gibi ülkelerin aksine; İngiltere’de özel bir Anayasa yoktur. Hatta “yazısız anayasa” denir. Tabi buradan, hiçbir şey yok; kafalarına göre takılıyorlar anlamını çıkartmayın. Aksine İngiltere, parlamenter demokrasiye en iyi örnektir. Bütün üyeler, bütün kurumlar ve kişiler sınırlarını bilir. Eğer sınırlara uyulmazsa çok sert tepkilerle karşılaşırlar, istifa bile edebilirler.

Yani herkes birbirinin hakkına, sınırlarına saygı duyarsa; bu iş güzelleşiyor. Bir anlamda “yapılageliş” vardır İngiltere’de. Peki yapılageliş nedir?

Normalde Türkiye Cumhuriyeti Anayasa komisyonunda her parti, seçimlerdeki dağılımına göre yer alırdı. Yani çoğunluk AKP’de, sonra CHP vs… Meclisteki dağılım gibi. Fakat Ecevit dedi ki, “Anayasa, halka aittir, eşit sayıda tutalım”. Bakın hiçbir zorlama yok! Kanunen böyle bir şey yok. Fakat Ecevit’in politik olarak aldığı karar doğrultusunda, sonradan anayasa komisyonlarında eşit sayıda partili tuttular. İşte bu “yapılageliş” anlamını taşır.

Tabi burada kurallara uyulmazsa ne olur? Bizim ülkedeki gibi kopyacı, ışığa uymayan, bencil bir halk varsa; kurallara uymamanız hiçbir şey doğurmaz. Fakat İngiltere gibi ülkelerde, Türkiye’de yaşananların 1 yılı yaşansaydı; hükümetteki herkes istifa etmek zorunda kalabilirdi. Bizde “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye yolsuzluğa bile göz yumuluyor.

 

Peki İngiltere’de İşler Nasıl Yürüyor?

Hukuk konusunda terim bilgim yok ancak yapılageliş yerine içtihat demek daha doğru mu acaba? Neyse.

İngiltere’de yapılan anlaşmalar, meclis kararları, kongreler gibi çeşitli şeylerin birleşimi vardır. Bunda en önemlisi Magna Karta , İnsan Hakları Beyannamesi, 1628 Haklar Bildirgesi gibi bir çok şey birlikte yer alır.

Bakınız Magna Karta, yıl kaç? 1215
Haklar Bildirgesi, yıl kaç? 1628

Ne diyor bunlar bakalım.

Magna Karta , Birleşik Krallık’ta iki meclis vardır (Land Lords denilen toprak ağları ve House of Commons yani Avam Kamarası ki halk demek). Okursunuz fakat kısaca olaylar oluyor ve toprak ağları bazı haklar talep ediyor kraldan. Veriliyor. Magna Carta ile bu yazılıyor. Biraz bakalım (bazı cümleleri vereceğim):

  • Krallığımızda, ülkemizin Genel Meclisinin izni olmadıkça zorla, askerlik hizmeti karşılığı olarak vergi ya da yardım parası alınamaz.
  • Londra kenti, eskiden sahip olduğu tüm özgürlüklerini ve geleneklerini hem karada hem de denizde koruyacaktır. Ayrıca, tüm kentlerin, arazilerin, çiftliklerin ve limanların da kendi ayrıcalıklarını korumalarını istiyor ve onlara bu hakkı bahşediyoruz.
  • Eğer yukarıda bahsedilen o üç durumun dışında yardım parasının ya da askerlik yapmama karşılığında alınacak verginin miktarını belirlemek sözkonusu olursa, Krallığımızın Genel Meclisinin toplanması amacıyla, en az 40 gün önceden olması koşuluyla, belirli bir gün ve yerde toplanabilmeleri için, tüm başpiskoposları, piskoposları, manastır başrahiplerini, kontları ve büyük baronları mühürlü mektuplarla çağıracağız.
  • Hiç kimse, asilzadelerin ücreti için ya da diğer herhangi bir kiralık arazi için gerekli olandan daha fazla hizmet vermeye zorlanamaz.
  • Bundan böyle hiçbir hakim her hangi bir kimseyi ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez.
  • Kendi zümresinden olanlar ya da ülkenin ilgili yasalarına uygun olarak verilen bir karar olmadıkça hiçbir özgür kişi tutuklanamaz, hapse atılamaz, mal ve mülkü elinden alınamaz, sürgüne yollanamaz ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamaz.

Bakın bu yazılmış! YIL KAÇ TEKRAR EDELİM? 1215! BİN İKİ YÜZ ON BEŞ!

Osmanlı ne zaman kuruldu? 1299 ve yıkıldı, modern Türkiye kuruldu fakat Magna Carta’da yer alan şartları bile sağlayabildiğimizden emin değilim.

 

İngiliz Haklar Bildirgesi ise, buna karşı gelen ve bu sınırları çiğneyen yönetime karşı bir bildirge. Okursanız, ilginç şeyler göreceksiniz.

 

Hepsini Bağlayalım: Birleşik Krallık Evrimi, Fransız ve Türk Devrimleri

Fazla uzatmak istemiyorum, fakat bu alt bilgileri vermek zorundaydım.

Gördüğünüz gibi 13. yüzyıldan itibaren İngiltere’de GÖNÜLLÜ ŞEKİLDE yetkilerin halka devri başlamış. Tabi yer yer karışsa bile devam etmiş ve şu an İngiltere demokrasisi dünyaya örnek. Bakın ne Amerika, Ne Almanya, Fransa vs İngiliz demokrasisine erişebilmiş değildir.

Bizde derebeylik diyorduk sanırım “land lords” denilenlere ki ben toprak ağları demeyi tercih ediyorum. Bu insanlar hak istemiş ve verilmiş. İlerleyen yüzyıllarda toprak ağalarının güvencesinde olan halka da çeşitli haklar verilmiştir. İki kamaralı meclis bu yüzden var. Fakat günümüzde Avam Kamarası (House of Commons) bildiğimiz parlamento ve Lordlar Kamarası biraz daha sembolik. İngiltere’de güçlü bir siyasi kültür var.

Bu hareketler olurken, Fransa’da işler karışıyordu.

Avrupa’da Durum

İlk başlarda her şey krallarındı… Ardından dinler geldi, her şey yaratıcının oldu fakat krallar, yaratıcıların yer yüzündeki gölgesi oldu. Orta Çağ dediğimiz dönemlerde de din adamları, krallar ile birleşip hüküm sürdü.

Kan bağı vardı. Asker çocuğu asker, çiftçi çocuğu çiftçi, kral çocuğu kral/kraliçe oluyordu. Din-bilim sürekli olarak mücadele ediyordu. Çünkü bilim ve felsefe, düşünmeyi ve sorgulamayı gerektirirken; din ise sorgulamadan itaati istiyordu. Haliyle Avrupa’da “dünya yuvarlak” dedi diye bir çok bilim insanı aforoz edildi ve bazıları bilim-din çekişmesi yüzünden hapse girdi, işkence gördü, hatta öldürüldü.

Ardından “liberaller” ortaya çıktı. Dediler ki; böyle kan bağı falan olmaz, “liyakat” olmalı. Kim işi hak ediyorsa o yapmalı! Din, yönetimde rol aldığı sürece; felsefe gelişmez, felsefe gelişmezse bilim gelişmez ve bilimsel araçlar çıkmaz. O yüzden kişisel özgürlükler ön plana çıkartıldı ve bunlara bağlı olarak “laiklik” gelişti. Fransız Devriminde göreceksiniz.

Yani liberal görüş; bu eski tip monarşi ve dinin içinde olduğu yapıya karşıydı. Sonra komünizm çıktı, faşizm çıktı fakat liberalizm hepsini yenip; yoluna devam ediyor (Fukuyama, Tarih Sonu’na bakınız).

**

Descartes, Marcel, Voltaire isimlerini duydunuz mu? Bazı önemli Fransız filozoflarıdır. Bu akımlardan, filozoflardan ve ayrıca İngiltere’deki gelişmeler ve İngiliz filozoflarından etkilenen Fransız aydınları; yeni bir sistem istiyordu.

4 Temmuz 1776’da Amerika’da Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı ve bunun etkisi ile Fransız Devrimi 1789’de başlayacaktı.

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler dediği iddia edilen Marie Antoinette ise bu dönemde yani 1774-1791 yılları arasında Kraliçe idi. İdam edildi sonra. Ki bu söz ve durum, Fransa’daki açlığı ve sefaleti vurguluyordu.

Sol ve sağ: siyaset biliminde “solcu, sağcı” gibi kavramlardan gitmeyiz. Realist, liberal, Marksist, constructivism, gibi kavramlar üzerinden gideriz. Maalesef Türkiye’de böyle bir yanlış var. Peki sol-sağ nereden geldi?

İşte Fransa’da işler karışıkken, kurumlarda mevcut sistemi destekleyenler sağ tarafa oturuyordu. Sınıfsal ayrım, gelir adaletsizliği, monarşi gibi şeylerle savaşıp; cumhuriyeti getirmek isteyen yani yenilik isteyenler ise sola oturuyordu. Buradan çıkmıştır.

Neticede, Fransız Devrimi oldu.

 

Birleşik Krallık, Fransız Devrimi ve Türk Devrimi Farkları ve Benzerlikleri

Kısaca buna da değineyim. Birleşik Krallık’ta, hanedan kendi isteğiyle gücü halka verdi. Burada bir “evrim” var. Reform yani. Yavaş yavaş değişim var.

Fransa’da ve Türkiye’de ise hanedan bu devrime direnmişti. İstememişti. Gücü vermeyi reddetti. Türkiye’de dış baskı ile Tanzimat Fermanı vs gibi olaylar yaşandı, meclis açıldı kapandı fakat uzun sürece baktığımızda böyle bir güç transferi istenmemişti.

Evrimin olmadığı yerde devrim olur.

Evrimde, eski düzen hâlâ kalır ki Belçika, Hollanda, Birleşik Krallık gibi ülkelerde krallık vardır sembolik olarak. Fakat evrime direnen yerde devrim olur. Devrim ile birlikte eski düzen tamamen ortadan kalkar. Bizde hanedanlık bu yüzden kalktı. Fransa’da da bu yüzden kalktı.

Peki ne farkı var?
Fransa’nın aksine, İslam’ın da etkisiyle Osmanlı’da bilim ve felsefe gelişmedi. Heykellerin bile ecnebi işi sayıldığı bir ortamdan bahsediyoruz. Matbaa basımı falan çok sıkıntılıydı. Haliyle Fransa’daki gibi güçlü bir aydın tabakası yoktu (hoş hâlâ aydınlarımız saçma sapan). Halk, aydınları takip etti. Yani hem Birleşik Krallık’ta hem de Fransa’da halkın devrimi isteme olayı var.

Fakat bizde Balkan Savaşı, Arapların bağımsızlığı, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı derken hangi aydınlardan bahsedebilirdik? Açlık, yoksulluk, sefalet…

Haliyle bizde İttihat ve Terakki gibi cemiyetlerde doğdu bu fikirler. Atatürk’te buradayken demokrasiyi benimsedi. Tabi burada, Türk subayları aydın idi. Çünkü yurtdışına gidiyor, başka ülkeleri görüyor, okuyordu. Fakat Atatürk, İttihat ve Terakki ile bir konuda ters düştü; cemiyettekiler, askerlerin politikada olmasını destekliyordu. Atatürk ise askerlerin, üniformalarını çıkartırsa politikaya girmesini düşünüyordu ve bu yüzden de ayrıldı.

Fakat İngiltere ve Fransa’ya baktığımızda Türkiye’de hiçbir zaman Türk halkının demokrasi talebi olmamıştı çünkü bilmiyorlardı. Atatürk sonrasında Türk halkına demokrasiyi açıklamak için uğraştı fakat sonradan gelenler beceremedi. Hâlâ bizim Atatürkçüler ve aydınlarda bu sorunlar vardır!

**

Kısa bilgi; Fransa’da devrim olduktan sonra, İngiltere’de bir rahatsızlık ortaya çıktı. Yıllardır güzelce giden sistem yıkılıp, Krallık yıkılıp; Fransa’da olan, İngiltere’ye sıçyarabilir miydi? Köklü kültür, parçalanabilir miydi? Bundan korkuldu ve “muhafazakarlık” ortaya çıktı. “Muhafaza” yani mevcudiyeti koruma. Mevcut sistemi, kültürü vs. Muhafazakarlıkta budur. Dini bir durum değil, bizim dillendirdiğimiz gibi.

 

Milliyetçilik

Fransız Devrimi ile birlikte, “ulus devlet” anlayışı ortaya çıktı. Millet devleti yani. Her milletin, kendini yönetmesi akımı. Bu ilk olarak Balkanlarda büyük çapta ortaya çıktı ve 600-700 yıldır yönetilen ve Osmanlı tarafından asimile edilmeyen topluluklar; kendi devletlerini kurmak için bağımsızlık savaşı verip kazandı.

Bunu gören batı, Lawrence gibi bir çok ajanı da kullanarak Arap dünyasını dürttü ve Araplar da ayrılmaya başladı. Osmanlı yıkıldıkça, onlarca yeni ülke ortaya çıkıyordu. En son Sevr Antlaşması ile birlikte ufacık yere sıkıştık ve hâlâ Kürt, Laz ve mehzep bölünmeleri için batılı devletler bizimle uğraştı.

Atatürk, bu gelişmeleri iyi şekilde takip eden biri olarak; Osmanlı’da Türklüğün yüz yıllardır olmaması (ümmetçilik vardı) ve Fransız Devriminin ulus devlet sonuçlarıyla, “TÜRKLÜK” vurgusunu yaptı ve bütün insanları tekrar birleştirdi.

Fakat dikkat edin, bilinen milliyetçilik yani ırk temelli falan değil; ulus devlet, yani bir milletin kendini yönetmesi fikrine bağlı kalarak. Yoklukta kimlerle savaştı ve kazandı?

Bu yüzden başta Atatürk ve silah arkadaşlarına, ardından onlara inanan Türk milletine minnet borcumuz var.  Türkiye Cumhuriyetini kuranlara Türk milleti denir. Irksal değil, kültürel ve tarihsel bir bağdır.

Aynı şekilde Anayasa’nın 66. maddesi der ki; “Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olana Türk denir”. Bence gayet net açıklama var. Başka yerlere çekmemek gerek.

 

Ulus Devlet Nasıl Milliyetçiliğe Dönüştü?

Ulus devlet kurduğunuzda, millet değerleri ortaya çıkıyor haliyle. Ulus ulus ayrıldığında ise, ister istemez kendi ülkeni ve ulusunu farklı görmeye başlıyorsun. Çok doğal bir süreçtir. Tabi politikacılar da bunun üzerinde etki sağlamış ve sonunda “milliyetçilik” akımları iyice yoğunlaşmıştı.

Yani “ulus devlet” anlamındaki milliyetçilik; bütün bu doğal sonuç, politikacıların etkisi vs ile günümüzdeki “ırkçılığa, kafa tasçılığa” varan milliyetçilik akımlarını tetikledi.

**

Liberalizmin çıkışını anlattım. Liberal ekonomiye kapitalizm denir. Nasıl ki krallık varsa, eleştirel düşünce ile liberal kavram ortaya çıktı; kapitalizm ve liberalizm kavramları da eleştirildi ve Karl Marks ile Engels’in “komünizm” fikri de liberalizmi (daha çok ekonomik alanını) eleştirdi ve ortaya atıldı.

Bütün bunlar olurken İtalya’da faşizm başladı…  Fakat esas olay, Nazilerdi.

NAZİ nedir?

NAtionalsoalismus sözcüğünden gelir. Yani nasyonel sosyalizm, yani milliyetçi sosyalizm. Nazilerde de ekonomi sosyalizmdir. Komünizmin anlatılmayan yüzü gönderimde biraz bahsetmiştim. Hitler, Karl Marks’ı takip ediyordu. Haliyle “ekonomik sistem” olarak komünizm vardı.

Marks, toplum ayrımını burjuva ve işçi sınıfı olarak yaparken; Nazi döneminde bu ayrım “ırk” üzerindendi. İkisi de benim için aynı şey. Komünizm bir melek gibi anlatılıyor fakat işçi sınıfının diktatörlüğüdür. Katliam dolu geçmişi vardır.

**

Liberal düşünce; krallığı yendi, komünizmi yendi (bknz: Sovyetlerin Çöküşü), faşizmi yendi.

Fakattt…. Bu ulus devlet ve milliyetçilik çok farklı yere kaymaya başladı.

 

Türkiye’deki Sözüm Ona Milliyetçiler

Bölüm bölüm, çeşitli taraflara eleştirim olacaktır. Öncelikle;

Adama bakıyorsun,

Adı Arapça,
İnandığı kitabı Arapça okuyor (Türkçesini okumamış, bilmiyor),
Çocuğuna anlattığı masallar Arap masalları (Türk destanları değil),
Yakarışta (dua) Arapça konuşuyor,
Konuşurken Arapça sözcükleri bolca kullanıyor,
Giysileri Arap gibi (sarıklı, çarşaflı),
Zihniyeti ise Arap zihniyeti gibi; kadınlar, çocuklar, demokrasi üzerine olanları…

Sorduğunda diyor ki; “Elhamdülillah Türk’üm”. Nasıl abicim? Böyle iş olmaz haberiniz olsun.

**

Öteki taraftan Atatürkçülere bakıyorsunuz, milliyetçilere bakıyorsunuz; özgürlük, demokrasi, insan hakları vs gibi kavramlar için yani inandığı değerler için mücadele etmek yerine yurtdışına kaçmaya çalışıyorlar. Atatürk kaçmadı! Kaçmayı bilirdi. Fakat sorsan milliyetçiler.

MHP tabanlı milliyetçilere bakıyorsunuz; eskiden daha kötüydüler, şimdi biraz durulsalar bile ülkü ocaklarını bolca “kız meselesi” için topladıklarını bilirim. Kendi düşünceleri haricinde başka kitaplar okumuyorlar, farklı düşüncelerdeki insanlarla konuşamıyorlar.

Fakat farklı düşünceleri sakince dinleyip, ardından politik şekilde lafı gediğine koymak gerek.

 

En Tehlikeli Milliyetçiler!

Sorsak, milletin %80-85’i (belki 90-95 bile çıkabilir), ülkesini seviyorduk. Türkiye’yi seviyordur, yaşadığı yeri ve halkını seviyordur.

FAKAT size bire bir yaşadığım olayı anlatayım:

Bir bankaya girdim ve müşteri ilişkileri mi ne deniyorsa, bölmeler var ya; onları bekliyorum. Benden önce bir kadın var, ister istemez kulak misafiri oldum. Kredi çekmek istiyordu. Banka çalışanı dedi ki “hanımefendi, maaş bordrosunu getireceksiniz”. Kadının cevabı şok etti; asgari ücretle çalışıyor gibi gözüküyorum fakat 3 bin lira maaş alıyorum. Muhasebeciyim.

Bu bir çok şirket yapıyor. İlaç firmalarından teknoloji şirketlerine, ufak mağazalardan büyük firmalara kadar defalarca gördüm. Parayı yatırırken sigortayı kırpmak, daha az vergi vermek için asgari ücretli çalışan gösteriyorlar. Sonra 2-3 bin ödüyorlar çalışanına.

Sorum:  bu nasıl vatan sevgisi, nasıl milliyetçilik?

 

Aynı şekilde zabıtalar, domates satan, tişört satan insanları rezil ediyor. Fakat bakıyorsunuz, büyük büyük firmalar; YOLUNU BULMUŞ, borç verir gibi vs gösteriyor ve bankadaki paralarını vergiden kaçırıyorlar. Soruyorum: bu nasıl milliyetçilik?

 

Kopya çekiyorsunuz! Hem sistemin sorunlarını perdelemiş oluyorsunuz, hem öğrenmiyorsunuz; hem de başta sınıf arkadaşlarınız olmak üzere yaşıtlarınızın hakkını gasp ediyorsunuz. Soruyorum bu nasıl MİLLET sevgisi, nasıl MİLLİYETçilik?

 

Ormanları, gölleri, akarsuları ziyaret edip pisliğinizi atıyorsunuz. Oradaki hayvanlar, yaşam alanları zarar görüyor. SORUYORUM, bu nasıl vatan sevgisi, nasıl milliyetçilik?

Ormanları kesilmesine,
Şehrin bina tarlası olmasına,
Şehirdeki tarihi eserlerin “onarım” adı altında ya da çaktırmadan katledilmesine,
Milliyetçiliğin ayaklar altına alınmasına,
Yerli ve doğurgan tohumların yasaklanıp yabancı tohumların her sene alınmasına,
İlaç firmalarının, iletişim şirketlerinin yabancılara satılmasına,
Yerel üreticiler zayıflarken, mantar gibi çoğalan AVM’lerde yabancı firmaların çoğunluğuna,
Zamanında milleti birleştirerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatan TÜRKLÜĞÜN bölücülük olarak ilan edilmesine göz yumuyorsunuz.

Soruyorum; bunlar olurken kendinizi nasıl milliyetçi, vatan sever olarak tanımlandırıyorsunuz?

 

Uygulamadan konum atarım demek varken, “aplikasyondan lokasyon atarım” diyerek ya da bin bir çeşit örneğiyle milleti birbirine yapıştıran Türkçe dilinin Fransızca, Farsça, İngilizce ve Arapça ile kirlenmesine “Lavash, Burger House” gibi bir sürü mağaza isimleriyle hem katkı sağlıyor hem buralara giderek bu kirliliğe izin veriyorsunuz (bknz: yabancı tanıtı kirliliği, ve bu kirliliğe Eskişehir örneği).

Soruyorum bu nasıl vatan sevgisi, nasıl milliyetçilik?

 

Sahte milliyetçiliği sona sakladım…

Size bu sıkıntıları bahseden, doğru yolu gösteren bir çok aydın oldu; Aziz Nesin, Fazıl Say gibi… Hepsine terörist, vatan haini gibi çeşitli adlar taktınız ve bu insanları dövdünüz, baskı kurdunuz, hatta babalarının bomba patlatılmış araç resmini alıp (Uğur Mumcu), baban sıcağı çok severdi diye twitter’dan çocuğuna gönderdiniz!

Sizin yaptığınız kalitesiz milliyetçilik nedeniyle bu insanlar zor zamanlar yaşadı. Ülkeden gittler.

Çünkü vatan ve millet sevip, herkese eşit davranmak yerine; kendi yandaşlarınızı beslediniz. Sizden olmayanları yükseltmediniz (liyakat değil, sadakat devrede), TÜBİTAK’tan proje çıkartmadınız. Baskı uyguladınız. İstifaya zorladınız, kovdunuz…

Bu sadece AKP’ye ait değil, 1938’den beri böyle oldu! Kim gelirse gelsin… Çok sayılıdır böyle yapmayan.

Sonra bir çok kişi bunalık, sıkılıp ülkeyi terk etti. Çünkü fonlamamnıza, saçma sapan ofis politikalarına, baskılara, tehditlere dayanamadı!

Aydınlara böyle davrandığınız için bilim gelişmedi. Sanat gelişmedi, spor gelişmedi. Şimdi en ufak spor başarısına, uluslararası başarıya muhtaç kaldınız. Yıllardır haklarını gasp ettiğiniz engellilerin oluşturduğu takım başarıyı yakalayınca bir günde onları bağrınıza bastınız ve sonra yine umursamadınız….

Kendini milliyetçi sananların baskı ve zorbalıkları yüzünden bu ülke gelişmedi…

Aziz Sancar mesela neden 1974’te Amerika’ya gitti? Şöyle diyor [2]; “O dönemde temel bilimlerde imkanlar sınırlıydı”.  Artık geliştiğini ekliyor…

İnsanları bezdirip, imkanlarını kısıtlayıp, işlerini yapmalarını engelleyip; geri kalmış akıllarınızla, bağnazlıklarınızla ülke gelişimine taş koyup herkesi kaçırıyorsunuz (beyin göçü budur). Sonra Türkiye’nin fonlamadı, Türk üniversite ya da şirketi olmayan bir kurumda; Amerikan sistemi ve Amerika’daki özgürlük ve destek ile, gelişim ile yakalanan başarıda bir Türk’ün ismi geçince, başarıya aç olan bünyeler hemen kabarıyor.

YAŞASINNN TÜRK İŞTE HEYTT BEEE!!!

Sevinmeye hakkımız yok! Türk’ün Avrupa’da ve Amerika’da aldığı başarılarla ilgilenmiyorum. Eğer o başarıları gelip, ülkelerinde devam ettirirlerse, Türkiye’de sistemin iyileşmesine katkı sağlar ve bunun için çaba gösterirlerse; tabi ki değerleri ayrı olur.

Fakat Türkiye’nin desteği olmayan, Türk üniversitelerinin ve kurumlarının bir sonucu olmayan projede kazanılan başarı; sırf Türk biri tarafından sağlandığı için sevinmeyin derim.

 

Doğru Milliyetçilik

Ben milliyetçiyim. Önce şehrimin, sonra bölgemin, sonra ülkemin, sonra ülke çevresindekileri desteklerim. Eskişehirsporluyum mesela. SADECE! Başka takım tutmam. Milliyetçilik önce şehirden başlar benim için. Eskişehir ürünü olan Eti tüketirim, Eskişehir’deyken kalabak suyu içerim.

Fakat Kıbrıs’a geldiğimde, buranın markalarına destek vermeye çalışırım. Kıbrıs çileği, Kıbrıs portakalı alırım en basitinden…

*

Türkiye’den başka gidecek yerimiz yok, evimiz yok, yurdumuz yok. Gitsek bile burayı arayacağız. Haliyle kaçmak yerine burayı geliştirmek gerek. Yanlış anlamayın; dil öğrenmek, bilim öğrenmek, kendinizi geliştirmek için gidin yurtdışına. Fakat geri dönüp, burayı geliştirin. İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça öğrenmeyin de demiyorum. Sadece İngilizce konuşurken İngilizce konuşun, Türkçe konuşurken Türkçe… Sözcükleri birbirine katmayın.

Biliyom, gelyom diyen insanlarla whatsapp’ta konuşmam mesela. Çok kısa kısa… Söylerken şive olarak söyleyebilirsin, ama yazım kuralına göre geliyorum denir. Ben de mükemmel değilim, dil konusunda (hele sayısal çıkışlı olarak) fakat kendimi geliştirmeye çalışıyorum.

 

Milliyetçilik mi diyorsunuz?

Bakın Fazıl Say’a… Başta Erdoğan olmak üzere bir çoğunuz için belki vatan haini… Fakat İstanbul senfonisi yazdı adam. Kara Toprak’ı çaldı. Şimdi Yürüyen Köşk adlı bir projesi var. Unutulmuş bir değeri (ki bu projeyle ilgilenenin), tekrar hatırlattı. Yürüyen Köşk için bir çok yerde uğraşan, Metin Erdoğan‘ı  ve grubu (cümle başında verdim bağlantıyı) takip edin. Ki Metin Beyden öğrendim Atatürk’ün biyoyakıt projesini ve burada yazmıştım.

İşte bütün değerleri ölümsüz hale getiriyor. Dünyaya İstanbul’u, Kara Toprak’ı, Nazım Hikmet’i, Yürüyen Köşk’ü tanıtıyor. Bir çok insan da bu eserleri çalışıyor (bizim Türkler youtube videolarının altına olmamış, Fazıl Say daha iyi diyor ve piyanist ekliyor; zaten benden iyi, sadece çalıp yükledim). Yani bu kadar milliyetçiyiz biz. Fakat Fazıl Say’a vatan haini diyorsunuz utanmadan…

Aynı şekilde Yılmaz Büyükerşen… Balmumu müzesi yaptı. Sadece Türkiye için değil, dünya için önemli. Çünkü Koç, Madam Tussauds müzesine gittiğinde Atatürk’ün rezil şekilde olduğunu görüyor. Gelip paylaşıyor Yılmaz hoca ile, yok mu yapan eden diye. Yılmaz hoca bakıyor, yapan yok. Adam 70’li yaşlarının sonuna doğru işe el atıyor ve kendi öğrenmeye başlıyor. Yapıyor bir kaç Atatürk balmumu heykeli. Bu müzeye, Anıtkabir’e ve yanılmıyorsam Fenerbahçe müzesine yolluyor. Sonra müze açıyor Eskişehir’de…

Eskişehir’deki senfoni orkestraları ve yurtdışından yaptıkları projeleri, tiyatro ve operaları, açık öğretimi, Anadolu Üniversitesini (hepsi hocanın eserleri) ve Türkiye’yi nasıl temsil ettiğini tek tek yazmayacağım. Fakat bilirsiniz, hocadan sonra gelenler rezil etti üniversiteyi falan. TBAM’ı rezil ettiler, başta rektörlüğe aday konuldu diye. Ekibi dağıttılar, mobing uyguladılar. Yılmaz hoca ise Eskişehir’de sürekli olarak iktidar baskısını hissediyor. AKP çoğunluğundaki il meclisi, hocaya rahat vermiyor.

İşte böyle… Ülke için çalışana bin bir eziyet, ölünce de ne iyi insandı…

 

Gerçek milliyetçilik istiyorsanız,

Ülke değerlerine sahip çıkın. Tohumunuza, meyvenize, sebzenize, Amerika’ya götürülüp çoğaltılan Akbaş cinsi köpeklere (Eskişehir merkezli ve Kangala benzeyen bu köpeklerin soyu ise tükenme tehlikesi yaşıyordu bizde), Afrika’ya kötürülen Ankara keçisinin pazar payını ele geçirmesine karşı çıkın, sahip çıkın değerlerinize.

Çiftçilerinize, işçilerinize, sanatçılarınıza, sporcularınıza sahip çıkın. Yazı olmadığı için masal ve türkülerle anlatılırdı Türklerde yaşanan olaylar. Türkülerinize sahip çıkın. Neşet Ertaş borçla ölürken, sırf eşcinsel diye snapchat ünlüsünü hiçbir yeteneği yokken yere göğe sığdıramayıp milyonlar kazandırmayın (sadece eşcinsel diye eziyette etmeyin, yaptığı işe bakın, gerisi kimseyi ilgilendirmez). Aynı şekilde 16 yaşındaki bir kızı ne konuştunuz be…

Öte yandan cimnastik konusunda ödül alan bir kızcağız vardı. 15 yaşında falandı galiba. İnstagram’dan ve Twitter’dan kıza “daracık şey giyme, her yerini göstermesin” diyenler tonla vardı. Sorsan milliyetçi işte hepsi, “elhamdülillah Türk’üm” der…

 

Düşüneceksin önce, sorgulayacaksın. Düşünen ve sorgulayanlara vatan haini demeyeceksin, baskı kurmayacaksın; aksine akıl ile cevap vereceksin. böylece hem sen, hem karşıdaki hem de ülke gelişir. Ardından felsefe bilimi geliştirecek. Bilimsel gelişmeleri ofis politikasıyla, baskıyla, yandaşlıkla zehirlemeyeceksin. Hukukun üstünlüğü, liyakat, demokrasi, insan hakları, denge kavramlarına önem vereceksin. Bilim gelişecek. Eğitimi geliştireceksin. Sağlam bir eğitim sistemi gerek. İlkokulda çocuğa coğrafya anlatma kardeşim! Düğme dikmeyi, insan haklarını, trafik kurallarını, neden kopya çekilmemesi, neden yere çöp atılmaması gerektiğini anlat. Spora, sanata yönlendir. DİL ÖĞRET DİL! 7 yıl İngilizce gördüm, hazırlıkta başlangıç seviyesinden başladım. 1 yılda sağlam eğitim verdiler DAÜ’de. Demek ki oluyormuş. İngilizce, Fransızca, Arapça öğret, Almanca öğret çocuklara azar azar… Zor değil. Küçükken yaptın yaptın. Bırak diğer şeyler lise ve üniversiteye kalsın.

Hayal kurmayı, cesur olmayı öğret en başta. Böyle gençlere, böyle insanlara ihtiyacımız var. Kurallara uyan, saygılı, hoşgörülü insanlara.

 

Milliyetçi isen, yaptığın işi iyi yaparsın ve dünyaya duyurmaya bakarsın. TSK içinde yazdığı gibi, “vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır”.

Öğrenciysen görevin kopya çekmek değil, öğrenmektir. Derslerim kötü fakat sınavlar bilgimi, karakterimi, hayallerimi ve cesaretimi değil; ezberimi ölçüyor. Bu yüzden okulu, diplomayı önemsemiyorum.

İnsanların ne giydiklerini, nereden ve hangi notla mezun olduklarını, arabalarını, makamlarını, banka hesaplarını da önemsemiyorum! Ne kadar cesurlar, ne kadar saygılılar, ne kadar hayalperestler, ne kadar kendilerini geliştirmişler???

 

Milliyetçilik boş beleş sözlerle, kafatasçılığı ile olmaz. Bütün yazıda belirttiğim üzere; her şey birbirini izler, gelişim işidir. Bugün kopya çekersen ve bu sisteme razı gelirsen, ses çıkartmazsan; yarın ezber ve kopya ile, kendini geliştirmeyen bir doktor sevdiğini hasta masasında bırakırsa, şiddet uygulamayacaksın.

Bu iş, toplumsal gelişim işidir. Sorunlu şeylere ses çıkartmadıkça, sorunlar her yeri kaplayacak.

 

Uzun yazı oldu ama içimde çok şey birikmiş. Umarım bıkmadan okursunuz…