Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

Ekşisözlük’ten bir yazıya denk geldim. Yazar, yaşadıklarını anlatmış. Öyle bir anlatmış ki, sanırım bazı şeylerin farkına direkt varacaksınız. Bu yüzden, tek paragraflık bu bilgilendirme yazımı yazıyorum ve direkt yazısını ekliyorum. Son 15 yılda gerildik, kutuplaştık; referanduma giden süreçte evetçilerin de hayırcıların da büyük bölümü ezbere iş yapıyor. Bunlar, geri dönüşü olmayacak şeylerdir, bu kadar gerilim bir noktada patlar. Peki patlarsa ne olur? Özellikle vatanı, milleti savunuyoruz ayağına bilinçsiz bir kitle hareketi varsa ne olur güzel bir örnek. Sakinleşin. Hoşgörü ve saygıyı öne çıkarın, dinleyin…

Buyrun yazı [1]:

normalde barodan gönderilen faşist avukatların solcu! bir genci savunması sırasında gerçekleşen olay. başıma gelmiş olay, yaşanmış olay ve dahası. bu başlık vasıtası ile size bir olay anlatayım.

sene 2003, izmir’den çanakkale’ye japonca öğretmenliği okumaya gitmiştim. babadan ve izmirli olmakla alakalı bir duruşumuz, bir özgürlük anlaşımız vardı. 19 yasında, benim üniversiteli olmaktan ve özgürlükten anladığım; saç uzatmak, dövme yaptırmak, sağda solda gitar çalabilmek, küpe takabilmekten ibaretti. ben de üniversiteye başladığımda bu bağlamda hareket edip, benim gibi düşünen insanlarla tanıştım ve arkadaş çevremi bu insanlardan kurdum. geneli benim gibi sol görüşlü ama solculuktan fazla anlamayan, solculuğu özgür olmakla bir tutan ve aşırı sol eylemlere ve eylemcilere sempati ile bakan kişilerdi. babam ilkokul öğretmeni annemde postaneden emekli olduğundan maddi durumumuz çok iyi değildi bu yüzden çanakkale devlet yurduna yerleştim. odada 8 kişi kalıyoruz, bazıları alevi kökenli saz çalan ve müziği çok seven insanlardı zaten bu insanlar benim ilk dostlarım olmuştu. şimdi nasıl bilmiyorum ama o dönemlerde devlet yurtları genelde ülkücülerin elindeydi ve o dönemlerde ülkücülerin kendilerine yüklediği misyon, uzun saçlı, küpeli dövmek, tehdit etmek, saz çalanları, ahmet kaya dinleyenleri tuvalette kıstırmaktan ibaretti. bizim solculuktan anladığımız ne ise, onların da sağcı olmaktan anladıkları oydu. aramızdaki tek fark bu genç adamlar kendi hayatlarını değil başkalarının onlara dayattıkları hayatı yaşıyorlardı.

aradan iki ay geçti, biz odamızda saz çalmaya, saç uzatmaya devam ediyoruz. özgürlüğümüzü yaşıyoruz ve bize yapılan tehtitlere kulak asmıyorduk. her gece olduğu gibi yine bu anlatacağım olayın olduğu gece de yurdun kapıları saat 11’de kapandı. ülkücülerin ve bizim kaldığımız odalar 1. kattaydı, bizim kaldığımız oda yurt binasına girilen kapının hemen üstündeydi. saat geceyarısına doğru, bir cam kırıltısı ve akabinde tekbirler duymaya başladık. camı açıp, ne oluyor diye kafamı uzattığımda elinde türlü kesici, delici alet ile içeri giren, yaşları 30 ile 40 yaşları arasında değişen takım elbiseliler gördüm. bize geliyorlardi kesin. alevi arkadaşlar, ranzalardan bir tanesini kapının arkasına dayadı ve beklemeye başladık. kapıyı tekmeliyorlardı, balta ile kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. hatta baltanın bir kısmının tahta kapıya girip çıktığını görmüştüm. hayatımda böyle bir olayla hiç karşılaşmadım. bir süre sonra tam kapıyı kırmak üzereyken polisler ve basın mensupları yurda giriş yaptı ve bizleri kurtardılar!

bu olayın 2 gün sonrasında bu olay ülke basınında çıktı, radikal, hürriyet ve milliyet gibi gazeteler başta olmak üzere, tüm medya araçları milliyetçilerin komünist gençlere saldırdığını yazıyordu. 2-3 gün hiç dışarı çıkmadım. daha sonra ne zaman okula gitsem tanımadığım kızlar, erkekler elleriyle beni gösterip bak bu çocuk komünist, uzak dur vs tarzında konuşmalar yapamaya başladılar. artık herkesin gözünde komünist olmuştum. bu sırada bana ve benimle beraber 6 arkadaşa daha, yurdu boşaltmamızla ilgili bir yazı geldi, eğer 3 gün içinde yurttan çıkışımızı almazsak yurttan atılacaktık. yurttan atılmak demek, devlet bursunun da kesilmesi demekti. biz de çaresiz çıktık. doğru düzgün paramız da yoktu. kaç gece bomboş odada taş zemin üzerinde yattığımı hatırlıyorum. bunun dışında eğitimime devam etmeye çalışırken, ne zaman evden okula, okuldan eve gitmeye kalksam, birileri peşimize takılıyor, bizi koşturuyor dövmeye çalışıyordu. bir gece bu ülkücü gençlerin sivil polis aracının bagajından bizim evin önünde sopaları çıkarttığını görünce, arkadaşlarımdan başka güvenecek kimsem olmadığını anladım.

parti cephe başta olmak üzere, aslında sol örgütler çanakkale’de o dönemlerde oldukça aktifti. bu sayede bu arkadaşlar evimize gelip gitmeye başlamışlardı. düşünce tarzları aynı bizimkiler gibiydi ancak hem bilgi hem birikim açısından bizden çok daha sağlamlardı. bir şekilde artık toplantılara katılıyor, kitaplar okuyor ve öğrenmeye başlıyorduk. derken mart ayı geldi. 13 mart 2004 yök protestosu için ankara’ya otobüs kaldıracaklardı bizi de davet ettiler. kız arkadaşım o dönemde ankara’da olduğu için onu görürürüm diye davetlerini kabul ettim. 12 mart saat 22:00’da otobüs kalktı. o gün ağzıma bir lokma ekmek girmedi. yolda yerim düşüncesiyle otobüse bindim. ancak yorgunluktan yol boyunca uyuduğum için molaları da kaçırdım. sabah yerim diye çok sorun etmedim. ankara’ya yaklaşmaya başlamıştık, çantalarlarda zulalardan türlü saldırı aleti, bandajlar, maskeler çıkmaya başladı. o an eylemin illegal olduğun öğrendim. ankara’ya geldiğimizde polis otobüsten indiğimiz gibi etrafımızı çevirdi. kortejden çıkma şansım olmadığı gibi yemek yeme şansım da yoktu. kızılay meydanında barikatlar, polis köpekleri, polis tankları derken ortalık savaş alanına döndü ve anında yakalandım. büyük ihtimalle ilk yakalananlardan biriydim zaten hiç kaçmadım. bir yere oturup yakalanmayı bekledim. tekme, tokat, dayak, tükürüklerle polis arabasına götürdüler. hatta ertesi gün o dönemlerde haber açısından çok önemli bir site olan mynet sitesinin anasayfasında polislerin arasında fotoğrafim yayınlanmıştı.

artık ne olacaksa olsun, yemek yemek istiyorum, uyumak istiyorum diye düşünürken, bizi ankara polis merkezine götürüp içeri attılar. orda 13 kişi kalıyoruz aynı yerde, ben hariç hepsi ağır solcu. içlerinden birtanesi, `düşman kalesindeyiz açlık grevi yapacağız` deyince bayılmışım. ayıldığımda bizi adli tıpa götürüyorlardı. açlık grevine başladık , midem bomboş olduğu için 3 gün içinde 1 kez tuvalete gitmiştim. onda da zaten dayakla gidip, dayakla geliyorsun. neyse adlı tıpta bizi bir köşede bekletirken, ellerinde türk bayrakları ile bir grup genç ğelip karşımızda istiklal marşını okumaya başlamışlardı. o an o istiklal marşını okuyan çocuklara acıdığımı hissettim. aslında tam olarak hayatımda ilk kez bir insan grubuna cidden acıdım. neyi, niçin yaptığını bilmeyen bu insanlara cidden acıdım. aynı gece barodan avukatlar geldi. biz suçlular! bir tarafta avukatlar karşı tarafta oturuyordu. milletin avukatı, taktik verirken, benimkisi, `oğlum sana yazık değil mi, niye yaptın, annene babana yazık değil mi` vs tarzından konuşmaya başladı. artık sabrımın sonuna gelip avukatı iyice bi azarladım. ertesi gün hakim, ilk önce avukatlarımızı dinlemeye karar verdi, herkesin avukatı çıktı müvekkilini kurtarmaya uğraşıyor bizimkisi akşam yediği azarın etkisiyle, bu başlığa konu olan cümleyi sarfetti. tamamen şans ile beraat edip çanakkale’ye döndüm. o dakikadan sonra harbiden komünist olmuştum. bu olaydan sonraki hafta kantin ücretlerini protesto etmek için kantini ve yemekhaneyi de darmadağın ettikten sonra okuldan atıldım.

o eylemde yaşadıklarım, polisin o tutumu, çevremdeki insanların yavşaklığı yüzünden ülkemden nefret ettim ve ertesi sene üniversite sınavına tekrar girip kazanıp okuduktan sonra romanya’ya yerleştim ve hala burada yaşıyorum. belki de romanya diye küçümsediğimiz ülkede ilk kez insan olduğumu, insanların gerçekten ne kadar özgür olduğunu gördüm ve hissettim. bu arada, benimle birlikte yakalananların, adliye’de içeri girmemek için attığı yalanlar da bu çevreden kopmam için çok büyük bir araç oldu. istiklal marşı okuyan gençler, solculuk adı altında bölücülük yapan öğrenciler, eğitimsiz cahil polisler, ne olduğunu dahi öğrenmeden suratıma balgamlar atan vatandaşlar ve basın mensupları yüzünden bu ülkeden nefret ettim ve o gün bugündür hala ısınamadım. hala türkiye’ye giderim ama bu ziyaretlerim 10 günü geçmez. yine de ne olursa olsun insan doğduğu toprakları özlüyor ve keşke böyle olmasaydı diyor.

Kategori: Genel - Hayat - Politika - Tarih