Örneklere geçeceğim ancak bazı şeylere değinmek istiyordum, nasip bu konuyaymış.

İlber Ortaylı televizyonda bir şey demişti; İranlılar ancak ölüm kalım gibi durumlarda göçerler. Fakat Türklere bakıyorsun, göçebelik devam ediyor. Hem de daha iyi araba alsın diye gidiyor, ev için göçüyor demişti. Düşününce bir anda aklımdaki tonlarca şey yerine oturdu.

Türkler dünyanın her yanında. Bununla gurur duyuyoruz ancak Türkler, sözde Türk olsa da yozlaşıyor (kültürlerini kaybediyor). Almancı diye tabir edilen, 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya gidenler mesela… Gittikleri yılda kültür ve tarz nasılsa, orada onu devam ettirmişler. Türkiye değişmiş, Almanya değişmiş; fakat aynı şekilde tarzlarını korumuşlar. Derken çocuklar oluyor, tam bir kültür şoku. Ne Alman, ne Türk… Gidenler de öyle…

Dedemlerden de biliyorum. Dedem Kırım Tatarı. Anneannemler ise Konya tarafından Rumeli’ye göçmüşler. Osmanlı, Karamanoğlulları’nı yenince, tebaasını dağıtmış ve Rumeli’ye gidenler (Atatürk’ün anne tarafı dahil) buradan göçmüştür. Biz de onlardan biriyiz. Dedemin ailesi Rus zorluklarını görünce Romanya’ya oradan Bulgaristan’a göçmüş. Ardından Türk yurdu Anadolu’ya gelmişler. Fakat Türk olarak Türk yurduna gelmek çok sıkıntılı. Bulgaristan’a dedemin babası Türk diye işkence görüyor (Belene kampı). Dinini ve ismini değiştirmiyor diye! Derken 1970’te göçüyorlar buraya. Türkler, Türk toprağına, gönül bağının olduğu Anadolu’ya geliyor ve burada da “siz Bulgarsınız” diyorlar. Hâlâ bu zihniyeti görebilirsiniz. Bulgar göçmeni derler. Bulgar değil, Bulgaristan göçmeni. Baktığınızda Rumeli Türkleri, topraktan uzak kaldıkları için Türk kültürüne daha da bağlanmıştır.

Şimdi Bulgaristan’daki akrabalarla konuştuğumda, neden gelmiyorsunuz diyorum; biz orada Bulgar, burada Türk’üz diyorlar… Bu tarz ayrımların yapılmadığı ülkelere gitmeye çalışıyorlar. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin ççoğu Hollanda, İspanya, Almanya’ya dağılmış durumda.

Bu yüzden değerli okuyucular, körü körüne yapılan milliyetçilik söylemlerini biraz sorgulayın! Daha dün açtığım şu konuyu okumanızı isterim, bu tarz ezbere Türkçülük nelere mâl oluyor: Kutuplaşma, Şiddet, Bilinçsiz Hareketin Sonucuna Güzel Bir Örnek

Kültür Konusu

Bunları tekrar tekrar yazmak istemiyorum. Ancak eğitimde tamamen Avrupa yanlısı bir eğitim görüyoruz. Kendi kültürümüzü, tarihimizi ve köklerimizi öğrenmekten aciziz. Bakın bunları başlı başına “yüzeysel milliyetçilik” şeklinde algılamayın. Her medeniyet, her toplum kendi değerlerini, tarihini öğrenmelidir, dilini iyi öğrenmelidir.

AVM’lerdeki mağazalara bakıyorum, sürekli yabancı. Zaten devlet kurumları, madenler, limanlar yabancılara satıldı (Türk Telekom vs). Bakıyorum eğitim sistemi tamamen yabancı menşeili. Ekonomi yabancı yönelimli, ekonomi yabancı yönelimli (saman ithâl ediyoruz!), kültür desen; lokanta dersen basit kaçıyor restorant diyoruz. Seçke demek basit kaçıyor, Menü diyoruz. Döner dürüm demek basit kaçıyor, döner wrap (ya da chicken wrap) yazıyoruz. Plaza dilinde (ki plaza işyeri demek), aplikasyondan lokayon gönderiyorlar! Ancak lokasyon Türkçe olmadığı gibi İngilizce de değil. Lokeşyın demiyor, aplikeyşın demiyor… Oysa Türkçeleri konmaktan konum ve uygulama…

Fakat Türkçe kullanmak, bayağı, ezik, basit gibi algılanıyor ne yazık ki. Dil konusunu sıkça işledim zaten. Bunları yazdığımda twitter adresime troll saldırılar geliyor: 1980’den önce Washington değil, Vaşingtın diye yazardı gazeteler. Bazı Azerbaycan haber sitelerinde hâlâ öyledir (ki bizim milliyetçi kesimin kaç tanesi Tatar ve Azerbaycan Türkü basını takip ediyor şüpheliyim). Bakın Rusya ne yapmış:

 

Diyorum ki; “Clear” yazıyorsa adam, parantez içinde okunuşunu yazsın (Kıliyır) gibi. Bu şekilde herkes okuyabilir diyorum ancak bizim bilgili burjuva sınıfı karşı çıkıyor. Özel isimmiş… E Turkey??? Sultan Süleyman’a Süleiman demeler?

Diyeceğim o ki, özellikle çok şey bildiğini düşünenler; Türk kültürünü ve geçmişini (ki 1980 öncesi o kadar uzakta değil) bilmediği gibi, yabancıları da bilmiyor. Bi Rusya’yı, yazılışları bilmiyor ya da Suleiman şeklinde yazdıklarını bilmiyor.

Ben de sabır çekiyorum… Bunlarla ilgili fazla devam etmeyeceğim, diğer örneklere geçmek istiyorum, isteyenlere ilgili yazılarım:

 

Müzikler

Osmanlı döneminde okuma yazma oranı çok düşüktü (en basitinden 8 ünlü olan bir dili, 3 ünlüsü olan bir abece yani alfabe ile anlatmaya çalışırsanız; gül,gel,kel bile karışır!). Bu yüzden dil devrimi yapılır ve şöyle anlatılır:

 

 

Peki okuma yazma oranı düşük olan halk ne yapacak? Günlük tutamıyor, yazamıyor… Sanat var! Türkülerimiz, şiirlerimiz, masallarımız var. Bu sanat dalları bizde zengindir. Eskiden TRT, bu türkülerin hikayelerini yerlerine gidip gezip, hikayeleri topluyordu. Radyo ve televizyonlarda hikayeleri anlatıp türküleri çalıyorlardı.

Ne yazık ki bu güzellikler, popüler kültüre kurban gitti. Çünkü halka çağdaşlık diye diye batı özendirildi ve yozlaştı. Geri kalanı ise İslam adı altında Araplaştı…

**

En basit örneğiyle; bakanlığın bir site açması gerek. Bütün türkülerimizin hikayeleri, kimin yazdığı, yöreleri ve sözleri burada yayınlanmalı… Size örnek bir hikaye; önce size köprünün bulunmasını vereceğim (maalesef kaynaksız şekilde wikipedia’dan) ardından başka bir siteyi vereceğim:

Drama Köprüsünün, Bursalı bir mübadilin Yunanistan’ın Drama iline yaptığı bir ziyaret esnasında ortaya çıktığından bahsediyor. Bursalı mübadil, Drama Küçük Asyalı Mübadiller Derneği Başkanı Nikos Latsistalis’e elindeki bir fotoğrafla gidiyor ve Drama köprüsü bu ve ben onu aramaya geldim demesiyle başlıyor.

Bursalı mübadilin arama çabaları bir sonuç getirmese de yerel bir tarihçi olan Nikos Latsistalis elindeki fotoğrafla aramalarına devam eder ve uzun bir uğraşın sonunda Drama İskeçe yolu üzerindeki Nikiforos (Nusratlı) köyü çıkışında fotoğraftaki köprünün birebir aynısı olan su bendi ile karşılaşır ve aradığı köprüyü bulduğunu anlar.

Herkes köprü beklerken bir su bendiyle karşılaşmak ilk başta yanlış keşiftir diye düşünülür. Şarkı sözlerinin tekrar dikkatli bir şekilde yorumlanmasıyla keşfin doğru olduğu anlaşılır. Şarkıda, Drama Köprüsü Hasan dardır geçilmez der. Hatta İskeçe bölgesinde söylenen türkünün bir mısrasında dardır daracık der ve su bendi de dardır ve üzerinden geçilmesi de zordur. Şarkıda yine, soğuktur suları Hasan bir tas içilmez derken kastettiği su kemerinden akan suların soğuk olduğudur. Suların soğuk olması da bende gelen suyun muhtemelen bendin biraz üzerinden başlayan sıra dağlardan geldiğinden ve dağların serin ve kış dönemi çok kar tuttuğundan akan suyunun da soğuk olacağındandır.

Osmanlı döneminde köprü civarında bulunan köylerinin Türk köyleri olması da bu keşfin doğrulunu ispatlar niteliktedir.

 

İşte türküsü:

 

Hikayesini okumak için : http://www.turkuler.com/hikayeler/turku-hikayeleri_drama_koprusu_bre_hasan.html

Allahtan böyle siteler var bir şekilde okuyabiliyoruz. Bazıları kaynak veriyor ancak bazılarında kaynak bulmak imkansız. Ayrıca bu sitelerin ne kadar ayakta kalacağını da bilmiyoruz. Oysa bunlar devlet eliyle, bakanlık eliyle korumaya alınması gerekirdi. Böyle bir çalışma var mı, ne durumda bilemiyorum.

**

Geçmişimiz Akademik ve Askeri Olarak Çalınıyor!

Uluslararası disiplinler 20. yüzyılda gelişmeye başladı. Yani uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk vs. Özellikle 1945 sonrasında Birleşmiş Milletler gibi çeşitli milletlerarası kuruluşlar oldu, Avrupa Birliği gibi bir oluşum ise 4.çeyreğinde şekillendi. Hâlâ şekilleniyor.

Bir devletin, devlet olarak sayılabilmesi için iki görüş vardı. 1933 Montevideo Convention (sözleşme) sonrasında devlet olmak için 4 yeti gerektiğine karar kırıldı [1]:

Madde 1 diyor ki:

  • kalıcı nüfus
  • sınırlanmış/belirlenmiş sınır
  • hükümet (devlet, otorite vs)
  • diğer ülkelerle ilişkiye girme yetisi

bu 4 özellik aranıyor. Geçen Nasuh Mahruki’nin bir köşe yazısını okuyordum [2], zaten yıllardır ilgilendiğim Orhun Yazıtları (ve Göktürkler) ile ilgili bir yazıydı. Diyor ki,

Eski Türklerin egemenlik anlayışında devleti 4 prensip (ilke) meydana getirir:

  1. Millet (budun)
  2. Devlet (il)
  3. Toprak (yer)
  4. Kağan

yani millet, devlet, vatan ve lider.

Hemen aklıma 1933 sözleşmesi geldi. Kağan harici ilk 3 madde neredeyse aynıydı! Peki biz Türklerin devletinin bu 4 ilkeden oluştuğunu nereden biliyoruz? Orhun Yazıtları’ndan. 1300 yıllık, yani 13 asırlık, Türkçesiyle 13 yüzyıllık dikili taşlardan… Çok ilginç geldi.

Türklerin devlet anlayışı ve bu konu ile ilgili bir kitap için : Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in Türklerde Devlet Anlayışı kitabını okuyabilirsiniz.

 

Bitmedi Dahası Var

Maalesef Osman Pamukoğlu mu yoksa üniversitemdeki asker kökenli tarih hocam mı söyledi hatırlayamıyorum ancak; Atatürk’ün “hattı müdafa yoktur, sath-ı müdafa vardır ve o satıh bütün vatandır” sözü yeni bir askeri mantıktır. Önceden cephe savşaları vardır (ki 2. Dünya Savaşı’na kadar devam etti bknz: Yenilikler Sorunların Çözümünden Doğar : Blitzkreig – Yıldırım Savaşı).

Atatürk cephe cephe tutmak yerine, askeri gücü bir arada tutan ve duruma göre yerini değiştirir. Bu fikri yıllar sonra Amerikalıların askeri literatüre geçirdiğini söylemişti. Maalesef kavramın ismini bilmiyorum, askeri kökenli okuyucular varsa bilgi@emrecetinblog.com ‘a yollayabilir.

Yani bunu da biz kaçırmışız.

**

Eğitim konusunda sıkça söylediğim, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı gibi bir kitabımız yok. Türkler askeri bir millettir ancak hani ilgili kitaplar, taktikler? Yeterince yok. Tarihçiler araştırıyor.

Bunları tarihçiler kadar akademisyenler araştırmalı. Özellikle siyaset bilimciler. Fakat bizim Türk siyaset bilimci akademisyenler; batılı felsefeleri araştırırken, elalemin akademisyenler, uzmanları ne yapıyor? Hep birlikte dinleyelim Henry Kissenger ve Osmanlı’yı, Zülfü Livaneli anlatıyor:

 

***

İnternette bir şey gördüm aslında ilk başta saçmalık gibi geldi çünkü laiklik, laicite bir mantığın eseridir. Bu yüzden şüpheyle yaklaştım ancak Cengiz Özakıncı’nın şöyle bir sözü var:

Düşününce araştırılması gerektiğini, araştırmaların da okunması gerektiğini hissettim.

**

Bakın kilimlerimizdeki desenler nereden gelir? O desenler Türk otaklarından gelir, yani çadırlardan. Çok eskidir. Orta Asya ile birlikte vardır. Cengiz Han döneminden eskidir. Fakat o desenlerin kıymetini bilmiyoruz.

Spor alanında cirit, Türk okçuluğu var, bunların kıymetini bilmiyoruz (bknz Türk okçuluğu); Tezhib, Nakkaş, Minyatür gibi sanatlarımız var, başka ülkenin böyle kültürü olsa nasıl satardı ve biz nasıl ağzımız açık seyredip özenip başlardık biliyor musunuz?

Bütün bunlar, akademik çalışmalarla yapılmalı. Kültürümüz, geçmişimiz su üstüne çıkartılmalı. Peki bunca yıldır neo-Osmanlı diyen iktidar ve takipçileri neden bu çalışmaları yapamıyor? Sorgulamak gerek. Bu tarz sözde Osmanlıcılık, sözde Atatürkçülük, sözde milliyetçilik bizi bozar!

Emin olun eski Türk kültüründe, Osmanlı’da; şu anda yapıldığı gibi mezhep, din, köken ayrımcılığı yapılmazdı. Bunu milliyetçilik ile yapıyorlar desem değil… Bilinçsizlik mevcut. Bu bilinçsizlik hepimizi kasıp kavuruyor.

**

En çokta akademisyenlerimize kızıyorum. Sizler batı kültürünün, batı felsefesinin ürünü olan liberalizm, komünizm ile ilgilenirken; adamlar gelip Osmanlı’yı araştırıyor… Orhun yazıtlarına benzer bir kararı 1933’te alıyor. Yazık.

Bakın Ankara keçisinin yünü önemlidir. Peki pazar payı kimde dersiniz (tiftik)? Güney Afrika’da [3].

Osmanlı kültürü olan ve bir devre ismini veren Lale’nin anavatanı neresi oldu? Hollanda.

Aynı şekilde Eskişehir yöresine ait olan ve sıkça Kangal ile karıştırılan Akbaş cinsi köpekler, Amerika’ya götürüldü. Ödül alınca değeri anlaşılarak; Amerika’da yetiştirilmeye başlandı. Türkiye’de mi? Nesli tükeniyor, ve tükenmemesi için uğraşıyorlar.

**

Diyeceğim o ki; ne eski değerlerimizi biliyoruz, öğreniyoruz ne de elimizde olanlara sahip çıkıyoruz.

Bütün gün Acun, evlendirme programı, saçma sapan diziler izleyip; oturduğunuz yerden büyük oyunu 20 dolar bozdurarak bozabilirsiniz, millete “Yahudi, Ermeni, gavur, dinsiz, alevi” diyerek aklınızca aşağılayabilirsiniz… Gomünist diye insanları dövüp 1980 öncesinde vatana millete yararlı olduğunuzu düşünebilirsiniz…

Oysa elimizde ne kültür kalıyor, ne dil, ne de tarih… Her şey unutuluyor, her şey elimizden kaçıyor…
Biz ise bu sırada gittikçe batı sömürgesi oluyoruz. Üstelik adamlar tek kurşun atmadan beceriyor bunları…

Ne diyeyim, kendi isteğiyle uykuya dalan bir Türkiye…
İyi uykular Türkiye!