Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

Küçük şehirden sonra İstanbul’a gelince neler olur? İnsan ne hisseder? Ne düşünür? Bu yazımda bunu anlatmak istedim.

Merak etmeyin Cem Yılmaz’ın dediği gibi “İstanbul sen mi büyüksün ben mi?…” gibi bir durum değil bu. Eskişehir’de doğan ve büyüyen birinin Düzce’yi de tattıktan sonra Kıbrıs’ta okumaya başlaması ve son 3-4 yıldır İstanbul’da yaşaması, haliyle yılda en az 5-6 kere küçük şehirden (Gazimağusa) İstanbul’a gelişiyle maruz kaldığı durum…

Eskişehir’de görece küçük şehir fakat 16 yaşımdan sonra yengemin köyüne, Samsun/Havza – Hacıdede köyüne gitmeye ve köy hayatını görmeye başladım. Sonrasında Düzce’ye gidiyordum. Buradaki farklı doğal ortamları, yiyecekleri gördükten sonra İstanbul???

Anlatmaya başlayayım. Andıç: il Türkçedir, şehir ise Farsça yada Arapça olması gerek.

 

Yiyecek ve Su

Kıbrıs’tan İstanbul’a her gelişimde eve aldığımız Abant suyuna dayanıyorum. Sanki su kıtlığından çıkmışçasına su içiyorum. Kıbrıs’ta çeşitli sular mevcut ama berbat ötesi. Sanıyorum vücut gerçek suyu bulduğunda içtikçe içesi geliyor.

Aynı şekilde Kıbrıs’a döndüğümde fazla su içmeme rağmen susuzluğum giderilmiyor ve bir süre sonra su içme isteğimin azaldığını fark ediyorum ve gün içerisinde 1-1,5 litre su içmek için sürekli olarak yanımda su taşıyorum.

Eskişehir’deki Kalabak suyu en iyi 2. doğal kaynak suyu olmasına rağmen, fiyatı ucuz. İstanbul’da iyi sular bulabilirsiniz ama haliyle İstanbul, pahallı. Kıbrıs’ta ise, İstanbul’da bulacağınız kaliteli suların yarısı kadar kaliteli su bulamazken, fiyatı aynıdır.

 

Taze Yiyecekler

Kıbrıs’ta burun kıvırdığım domates, elma, muz gibi meyve ve sebzelere İstanbul’da HASRET KALIYORUM! Çünkü nüfus fazla ve marketlere ne gelse tüketiliyor. Haliyle kaliteliymiş kalitesizmiş önemi yok. Seve seve almak zorundalar diye bir mantık mı var bilmiyorum ama kıpkırmızı karpuzda kabak tadı var, yine kırmızı domateste tat yok (saman gibi).

Eskişehir’de dedemin bahçesinde Bulgaristan tohumlu domates ekildiği için doğal domates, biber, salatalık nedir biliyorum. Bu yüzden çok yorum yapmayacağım.

 

Küçük Yerlerde Kalite Şart!

Fakat Kıbrıs’ta ve Samsun Havza’da, yani küçük yerlerde mecburen iyi ürünler satmak zorunda kalıyorlar. Muzlar Kosta Rika ve Ekvator’dan gelse de (evet Antalya muzunu yiyemiyoruz!), tatları iyi. Elmalar lezzetli, Kıbrıs patatesi, Kıbrıs çileği zaten mükemmel.

Havza’da da aynı şekilde çiftçilerin kendi ürünleri ilçede satışa çıkıyor. Aynı şekilde köylünün ineği kesilip kasaplara veriliyor. Esnaf, eş dost olduğu için MECBUREN düzgün yiyecekler satıyorlar. Yoksa satamazlar. Haliyle Havza’da yediğim balığı, Mağusa’da yediğim sebze ve meyveyi (hele Kıbrıs meyve ve sebzelerini) anlatamam.

Tadı, kokusu… Anlatılamayacak derecede güzel. Hele hele dün toplanan ve ertesi gün tezgaha çıkan çileğin kokusunu, tadını ve yerken doğallığının getirdiği enerjiyi hissetmemek mümkün değil.

 

Nerde Çokluk Orada Bokluk

Atalarımızın neden böyle dediğini anlıyorum. Çok nüfusun olduğu yerde yiyecek kalitesi “nasılsa gider” diye düşüyor. Berbat ürünleri, yüksek fiyattan pazarlıyorlar. Oysa küçük yerleşim yerlerinde mecburen kaliteli ürünleri satıyorlar. Bu yüzden kentten köye(!) dönüş başlamalı.

 

Profesyonel Üretim Şart

Köylü ve çiftçi bilinçlendirilmeli ve bilinçli üretim yapılmalı. Bakın;

Konyanın yüzölçümü : 38.873 km²
Holanda‘nın yüzölçümü : 41.543 km²

Tarım ürünleri ihracat rakamları 2013 (milyar dolar)
Türkiye: 17 milyar dolar
Hollanda : 111 milyar dolar

 

tarım ürünleri dışsatımı (ihracatı)

 

Düştüğümüz durumu görüyor musunuz? Konya kadar Hollanda bizi ezip geçiyor.

Peki nasıl oluyor?

CNN Türk’teki Para Dedektifi programında Cem Seymen Hollanda’yı anlattı : 1. Bölüm, 2. Bölüm

Ayrıca Fransa ve İsrail bölümlerini de izlemenizi öneririm. Neyse, Para Dedektifi’nde de görebileceğiniz üzere; adamlar makineleri kullanıyor ve tarım-hayvancılık makinelerini kendileri üretiyor, kooperatiflerle üreticisini koruyor. Hemde millileşiyor. Kendi tohumları ve hayvanları var!

Yani millileşme ve köylüleri bilinçlendirmeyle bu işi başarabiliriz!

 

**

 

Yaşam ve Sağlık

Eskişehir, Türkiye’nin en temiz havalarından birisine sahip. Yılmaz Hoca (Büyükerşen) bunun için özel çaba gösterdi ve ili temizleyen hava akımını kesebilecek yerlerde kat sayısını düşürdü.

Düzce’ye girmiyorum, yemyeşil bir yer ve göze de bedenede iyi geliyor. Kıbrıs ise deniz kenarı. Haliyle havası mükemmel…

Derken İstabul’a geliyorum. Metroya binip, AVM’ye giriyorum ve 20 dakika sonra aşırı yorgunluk… Ki Mağusa’da toplu taşıma gelişmediği ve il uzunlamasına büyüdüğü için bol bol yürüyorsunuz. Yormuyor. İstanbulun hava ise hem yorgun hissettiriyor hemde enerjinizi emiyor.

 

Ulaşım

Bu bölüm ise bambaşka bir sorun. Bir yerden bir yere gitmek işkence. Eskişehir’de, büyükşehire göre iyi hatta mükemmel. Mağusa’da ise il deniz kıyısı boyunca geliştiği için ve toplu taşımada sıkıntı olduğu için biraz sorunlu.

 

İstanbul’un Sevdiğim Yönleri

İstiklal’de yada belli başlı bölgelerde bir lokantaya (Türkçedir, restorant ise yabancı kökenli), gittiğim zaman “ekmeğe alerjim var” deyince garsonlar hemen “çölyak mı abi, glüten intoleransı mı beyefendi?” diyor. Eskişehir’de ve Mağusa’da ise bunu bilen bir çalışana rastlamak… bknz: bunu mu demek istediniz : yok öyle bir şey!

İstanbul’un tarihi dokusu, manzarası, gezilecek yerleri, her şeyi bulabilmeniz mükemmel ötesi.

 

Sonuç

Glüten alerjim varken ve etten soğmuşken, meyve sebzeye yükleniyorum. Haliyle meyve ve sebzeyi taze, tatlı yemek isterim. Balık yediğimde taze olması gerek. Yürüyüş yapmam gerek, havası ve sağlık yaptığımda aldığım nefesler bana enerji vermeli. Enerjimi sömürmemeli. Haliyle İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda “başka illerde yaşayamam” derken, şimdi “İstanbul’da yaşamak çok zor” diyorum.

Denize yakın, ufak bir ilde yaşamak yada Eskişehir gibi bir yerde yaşamak gerek. Mağusa ve Eskişehir yaşanabilecek illerden. Hele Eskişehir’deki sanatsal aktiviteler (tiyatro, müzikal, opera, senfoni vs) ayrıca özgürlük, rahatlık bulunmaz hint kumaşı…

İstanbul, ufak ilden gelince gerçekten işkence veren bir hale dönüşebiliyor.

İstanbul’da yaşam alanında yeşillik %2,29 !!! [1][2]

Güzel İstanbul’u bok eden, ormanlarını ve yeşilliğini yok eden, bilinçsizce gökdelenleri diktiren ve sonra buralara 3 şeritli yollar çektiren ardından 3+3+3=3 şeklinde yollarla (birleşen yollar) trafik sıkışıklığına neden olan tüm salakları kutluyorum. Sizin eseriniz bu rezil İstanbul!

 

İstanbul’un Yoğunluğu Dağıtılmalı

Güzelim dünya ili ne duruma düşürdünüz. İStanbul’un nüfusu en fazla 8-9 milyon olmalı. Bütün her şey buraya birikti. Anadoluya ve diğer bölgelere dağıtılmalı. 3-5 il bir araya gelip, bir konuda yoğunlaşmalı. Örnek olarak: doğuda hayvancılık var değil mi? O halde hayvancılık ile ilgili sanayi ve eğitim bu alanlara kaydırılmalı. Veterinerlik okuyan çocuklar, alana inerek sık sık tecrübe kazanmalı. Yada Eskişehir sanat ili değil mi? O halde grafik, animasyon, müzik gibi şeyler buraya kaydırılmalı. Konservatuarlar için okullar burada kampüs açmalı. Bir yerde odaklanmalı.

99 depremi Marmara’yı vurdu. Üretim tesisleri yıkıldı. Bütün Türkiye etkilendi. Oysa diğer bölgelere dağıtılsaydı, bu kadar etkilenmezdi.