Platon’un katıldığım bir sözüyle başlamak istedim, neden böyle dediğimi yazı okudukça anlayacaksınız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 7 Ocak’ta (2018), erken seçime gidiyor ve kişisel fikrim bir dönüm noktası olabileceğinden yana…

Gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde siyasette bir sorun var ve bu sorunu çözmek için, her şey düşündüğüm gibi gelişirse, 2030’dan sonra Türkiye’de değiştireceğim şeylerden birisi seçimler ve seçilenler olacak. 3 yılı aşkın süredir bu blogta, siyasetin bir bilim olduğunu; “kimya, sosyoloji, fizik, matematik” gibi konuların rakı masasında, kahve köşesinde ve dost meclisinde bilinçsizce konuşulmadığı gibi, siyasetin de bilinçsizce konuşulmaması gerektiği fikrini savunuyorum. bunu kırmak için öğrendiğim, okuduğum, derslerde gördüğüm her şeyi; HERKESİN ANLAYABİLECEĞİ şekilde blogtan aktardım. İnsanlara demokrasi nedir, laiklik nedir ve hukukun üstünlüğü, kişisel özgürlükler, insan hakları gibi çeşitli konuları taaa ilkokuldan itibaren verilmesi ve tartışarak (sınıf içinde), sorgulayarak, analiz ederek liseye kadar farklı şeyleri (kurallar niye var, toplum nedir, neden kurallara uyulmalı vs gibi) halka daha temelden öğretmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bunu yapabilmek için, iktidar kadrosunun çok iyi olması gerekiyor. Fakat “kurumları oturmamış” demokrasilerde bir sorun var; iktidarı halk seçiyor, ki BAZI(!) ülkelerde cahil kitle daha fazla ve %50+1 işleri değiştirebiliyor (bknz: Anayasa Referandumu). Gelen iktidar, halkı daha da cahil bırakabilir (bilinçli veya bilinçsiz). Cahil halk, bilgisiz iktiar seçiyor; bilgisiz iktidar, cehaleti körüklüyor… Bu döngünün kırılması gerek ve bunu tabi ki aydınların yapması gerek… Söyledik anlamıyorlar, denedik olmuyor şeklinde bir yakınma veya “koyun, cahil” gibi suçlamalarla olmaz bu iş. Herkes elinden geleni yapmalı! Benim elimden gelen blog açmaktı, günde ortalama 1500 (ve bu günlerde 2 bin) kişiye ulaşan, 550 küsür yazıyı yazan bu blogu açtım. Başka bir şey yapabileceğim duruma gelince onu yapacağım. Pes etmek, insanlara iftira atmak, sizin gibi düşünmeyenlere hakaret etmek çözüm değil.

Daha da önemlisi, eğer bir şeyi biliyorsan YAPACAKSIN! Elini kirleteceksin, risk alacaksın. Türkiye’de 250 bin civarında akademisyen varmış. Kaç tanesi işini gerçekten iyi biliyor? Hadi alan daraltıp, siyaset bilimine gelelim… Yüz yıllarca önce ortaya çıkan teorilerle günümüzdeki bir şeyi analiz etmek kolay. Fakat politika alanında iş plaza diliyle “innovasyon”, Türkçesiyle “yenilik/yeni buluş” (evet tam karşılamıyor biliyorum) nasıl yapılır? Siyaset bilimi akademisyenleri halka nasıl ulaşır? Her gün CNN ve NTV’de gördüğünüz tartışmalarda bol bol İngilizce terim kullanacak akademisyenler halka nasıl ulaşacak? Ahmet Taner Kışlalı’nın yazdığı “Siyaset Bilimi” gibi kitaplar bir tarafta, diğer tarafta ise suya sabuna karışmayan; sadece eleştiren fakat hiçbir şekilde çözüm sunmayan akademisyenlerimiz… Irk, köken, dil, din gibi çeşitli ideolojik kalıplara girip; hiçbir şekilde halkı ve kitleleri anlamayan, hele hele 21. yüzyılda geleceği, interneti ve neler yapılabileceğini anlamayanlar sürekli olarak çözüm üretmeden eleştiriyor.

**

İşte ben yıllardır bunlardan bıktım,
Türkiye yıllardır bu insanlardan çekti,
KKTC’de yıllarca bu sorunlardan bezdi…

 

Ya Filozoflar Kral Olmalı ya da Krallar Filozof

Daha kısa bir şekilde açıklayacak olursak, “filozof kral” çok güzel bir tabirdir. Kısaca Platon’un tanımı şudur (şiddetle önerdiğim, siyaset bilimi ansiklopedisi dediğim “Siyaset Kitabı”ndan – Alfa Yayıncılık);

Hükümdarların görevi halkın iyi bir yaşam sürmesini sağlamaktır.
İyi bir yaşamın ne olduğunu bilmek entellektüel yeti ile birlikte etik ve ahlak bilgisi de gerektirir.
Sadece filozoflar bu yetenek ve bilgiye sahiptir.
Siyasi güç sadece filozoflara tanınmalıdır.
Filozoflar kral olana kadar, şehirler kötülüklerden asla kurtulmayacaktır.

Bu Platon’un sözüdür. Siyasi gücün sadece belirli bir elitin elinde bulunması fikrine şiddetle karşı çıkıyorum. Sovyetler Birliği’nden Nazi Almanyası’na, Türkiye’deki iktidarlara kadar hep böyle oldu aslında. Seçilenler, bir politik elit oluşturdu ve bir zümrenin yönetme fikrine karşıyım.  Milattan Önce 6. yüzyılı düşünürseniz, Platon’un bu düşünceleri; fazlasıyla çağdaş kalacaktır. Zaten ilerleyen yüzyıllarda “liyakat” (meritocracy) kavramı bu yüzden gelecek; artık siyasi güç babadan oğula geçmesin, kim hak ediyorsa o işi yapsın mantığına ulaşmıştır. Platon’un dönemlerine bakınca, eşitliği sevmemesi ve bu tarz sert düşünceleri anlaşılabilir, fakat günümüze uygun değildir.

Fakat bir şeye karşı değilim; “filozofların yönetici olması” ya da “yöneticilerin filozof”. Öğretmen olmak için eğitim fakültesine gitmek, hakim/savcı olmak için hukuk fakültesine gitmek gerekiyor. Peki yönetici takımı olan milletvekilleri, bakanlar??? Eğer hepsi siyaset biliminden mezun olsaydı, bu demokrasi ve “eşitlik” ilkesine ters düşerdi, biliyorum. Herkesin bu hakkı saklanmalı. Peki ne olabilir?

Danışmanların, bürokratların vs dışında; parti yöneticilernde sağlam hukukçu ve siyaset bilimci olmalıdır. Fakat bundan kastım üniversiteye gelip, yüksek lisans vs devam edip; sadece kağıtlara gömülerek ve 3 sayfalık “gelişmiş bibliografi” yazarak ünvan alanlar değil! Teoriyi bildiği kadar, tecrübe kazanmış insanlardır. Bu insanlar bir şeyler yapabilir, bu insanlar her gün televizyon karşısında doğruyu anlatabilir…

Yoksa biri çıkar der ki; “biz rejim değiştirmiyoruz, sistem değiştiriyoruz”. Cahilce söylenmiş bir söz. Yazarlarında sıkıntı, ki yazarları akademisyen sanıyorum. Muhalefet içindeki milletvekilleri falan siyaset bilimci olsaydı; “rejim, zaten yönetim sistemine denir” şeklinde bir düzeltme yapabilirdi. Yani sadece iktidarda değil, muhalefette dahi böyle insanların neden olması gerektiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

 

7 Ocak 2018 KKTC Seçimleri

Seçim sonuçlarında süpriz olacağını düşünüyorum. Nedenini, ilgili başlığa gelince anlatacağım.

Seçim için UBP, CTP, DP, TDP, TKP Yeni Güçler, Halkın Partisi, YDP ve MDP partileri aday gösterdi [1].

Ulusal Birlik Partisi – Hüseyin Özgürgün
Cumhuriyetçi Türk Partisi – Tufan Erhürman
Demokrat Parti – Serdar Denktaş
Toplumcu Demokrasi Partisi – Cemal G. Özyiğit
Toplumcu Kurtuluş Partisi – Mehmet Çakıcı
Halkın Partisi – Kudret Özersay
Yeniden Doğuş Partisi – Erhan Arıklı
Milliyetçi Demokrasi Partisi – Buray Büsküvütçü

(umarım hatalı değildir, hatalı ise : bilgi@emrecetinblog.com)

**

2003 müzakerelerinde, 2004 Annan Planı için amansız ve acımasız bir faaliyet vardı. Evler arandı, Türkler üzerine her yerde baskı kuruldu ve dediler ki; “son şansınız haaa!!!”, yani sopa gösterildi. Tanınmazsınız, her şey biter… Neler neler denildi. Bangır bangır propagandalar, mesajlar, telefonla aramalar…

Tabi sopa ucuna bağlı havuçta gösterdiler… Avrupa Birliği’ne giriş, AB vatandaşlığı…

1950’de ENOSİS plebisitini yapanlar Rumlar idi, 1960 Antlaşmasını bozan Rumlar idi, 1954’te ENOSİS fikrini BM’ye götürenler “onlardı”, EOKA’yı İngilizler ile çatıştıran ve sonra Türklere döndüren yine Rumlar idi…

1954-1958 arası 33 köyü terk etmek zorunda kalan Türkler idi. Kanlı Noel’de vurulan 3 yavru ve anneyi hepiniz hatırlarsınız:

**

“Akılcı” yolla Türklerin topraklarını ve pasaportlarını alıp (anlaşma ile birlikte); İngiltere ve Kanada’ya yollayan Rumlar idi. Tabi 1974 Yunanistan darbesinde, generaller milliyetçiliğe başvurdu ve ENOSİS için Makaryos’u devirip kukla hükümet kurdurdu. Makaryos’u öldürmeye çalıştılar, sonra devirdiler çünkü Makaryos fikrini değiştirip; “eğer ENOSİS’te diretirsek, Türkler adaya müdahale eder” demişti. Denktaş’ın sözleri ve toplu mezarların gösterdiği üzere, “Türklere karşı soykırıma” başvuranlar yine Rum yönetimi idi.

Fakat Rumların yaptığına BM sessizdi, Avrupa sessizdi, hatta Johnson operasyonları durdurmak için 1964’te mektup yazmıştı. 1974’te, Türkleri kurtarmak için sessiz kalan dünya ve katliamı destekleyen Yunan cuntası (garantörlerden biri) ve yaşananlara sessiz kalan ve bulaşmak istemeyen İngiltere (garantörlerden diğeri) bir yanda; garantör olarak ve tarihin getirdiği sorumluluklar, insani vicdan ile, “adada barışı sağlamak amacıyla” operasyon başlatan Türkiye diğer yanda idi.

Zaten haşhaş konusunda sorunlar vardı ve 1974’te Türkiye’ye operasyon için ambargo konuldu. Yıllar sonra bazılarının “izlediği” ve Ankara’da eğitim almış Kaddafi’nin petrol sağlaması nedeniyle operasyon yapılabildi. Hatta günümüzde, “ekmek sırası, yağ kuyruğu, tüp sırası” diye sözümona ESKİ TÜRKİYE’ye bok atanların karşısına çıkıp, “Kıbrıs Türklerini kurtarmak için yapılan ambargonun sonuçlarıdır onlar, Kıbrıs Türklerinin canı, Türklerin şerefi kurtarıldı” diyen çıkamadı…

Yetmedi!
Kıbrıs Rum Yönetimi, adadaki tek yasal hükümet olarak tanındı; 1983’te KKTC tanınmadı, Kıbrıs adasının tamamı, Kıbrıs Rum Yönetiminin imzası ile Avrupa Birliğine alındı ve KKTC şu an “işgal edilmiş bölge” olarak görülüyor. Rum tarafına giden bir çok yabancı arkadaşıma (öğrenciler), “işgal edilmiş bölgede ne yapıyorsun” diye oldukça kaba şekilde sorular soruyorlar…

**

İşte bu durumla boğuşuyorlar, müzakere sonuçları ortadadır. Annan Planı’na 2004’te Türkler “yes be annem” derken, Rum tarafı “hayır” demiştir. Çünkü mevcut durum, Rum tarafına hiçbir şekilde zarar vermiyor. Bu şekilde yüzlerce yıl gidebilir. Fakat KKTC bu şekilde gidemez. Bir şeyler yapması gerek…

Uluslararası hukuk hocam (yıllarca Kıbrıs Türk kesiminin müzakereciliğini yapmıştır), müzakere sürecinde 6 temel madde bittikten sonra toprak konusuna geçilmeli diye ısrarla söylerken; belediyecilikten gelen ve mimar olan Mustafa Akıncı, bu sözlerin aksine giderek %33 olan Türk topraklarını, %28’lere çekip, pimi atmıştır…

Dektaş’ın dediği gibi (bknz: Kıbrıs sorunu üzerine Denktaş’ın sözleri), yaptıkları oyalamadır. Şimdi Rum tarafında doğalgaz çıktı ve elleri güçlendi….

Neyse bu konuları defalarca yazdım, uzamasın. bknz:

**

 

Halkın Partisi ve Kudret Özersay

Doğu Akdeniz Üniversitesi, bilgisayar mühendisliğini kazanmış ve programlamayı çok sevdiğim halde 3. yılımda uluslararası ilişkiler bölümüne geçmiştim. Uzun bir süre, hayatımdan 3 yıl kaybettiğimi düşünüyorken; bugünlerde, “sayısal çıkışlı ve calculus, fizik görmüş ve programlama bilen” biri olarak siyaset bilimi okumanın ne kadar önemli olduğunu sıkça fark ediyorum. Üstelik 16 yaşımdan bu yana merak ettiğim başka alan olan siyase bilimi (ve uluslararası ilişkiler) bölümüne tam zamanında gelmişim çünkü Kudret Hoca ile tanıştım.

Türkiye’de yapılması gerektiğini düşündüğüm her şeyi ve fazlasını (ve daha iyisini), Kudret Hoca Kıbrıs (KKTC) için istiyordu. Üstelik 2030’da yapmak istediğim gibi yeni parti kurup, mevcut ve kokuşmuş söylemleri ve düşünceleri bir kenara bırakarak; liyakate dayalı, yozlaşmayan bir sistem kurma peşinde…

Mülkiyede (Ankara siyasal) okuyup, İlber hocadan (Ortaylı) bolca ders almış. Kıbrıs konusunu araştırmak için başka bir hocasının yanına gittiğinde, hocası başta (kendi deyimiyle, tanımadığı bir öğrenci olduğu için) “zaten her yönüyle incelendi” diye karşı çıkarken, Kıbrıslı olduğunu duyduktan sonra fazlasıyla yardım etmiş. Montreux Convention on Turkish Starits, şeklinde tezini; Hüseyin Pazarcı danışmanlığında yazmış (bugün uluslararası hukuk kitabınde Hüseyin Pazarcı’dan başkasına bakmak hata olacaktır).

Konuştuğumuzda, “Türk tarafı ve Rum tarafı ayrı şeyler söylüyordu, işin gerçeğini öğrenmek için uluslararası hukuk ve Kıbrıs konularını seçtim” dedi. Uzun yıllar boyunca Kıbrıs Türk tarafının müzakerecisi olarak görev almıştır. Gönül ister ki derste anlattığı o tecrübeleri burada paylaşayım fakat, ders dışına çıkmaması koşuluyla anlattığı için yapamayacağım.

**

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

2015’te, KKTC Cumhurbaşkanı adaylarının tanıtım filmlerini birleştirip şöyle bir video yapmıştım :

 

Hatta bu videoyu, yaklaşık 40 kişlilik sınıfta (sadece 5-6 tane Türk vardı) göstermiş ve yabancıların tepkisini görme fırsatım olmuştu. Akıncı’nın videosu fazlasıyla alkış almıştı. Zaten Akıncı’nın kampanyasının KKTC ve Türkiye dışında bir kampanya lduğunu (maalesef olayın özüne, kimin yaptığına ulaşamadım) fakat yurtdışından birileriyle çalışmış olabileceğini burada yazmıştım. Tabi Derviş Eroğlu’nun internet sitesi ile AKP’nin internet sitesinin aynı yapıda olduğu ve muhtemelen aynı şirket tarafından yapıldığını da eklemiştim.

**

Anketler, Kudret hocanın %5 alacağını söylüyordu fakat %21,5 aldı. Bir çok KKTC vatandaşı (arkadaşlar, eş/dost), “Akıncı ile Kudret Özersay arasında gidip geldik” demişti. Neden Kudret hocaya oy vermemişler? Çünkü, “yeni” imiş; yani tecrübeye dikkat çekiyorlar.

Bu bir anlamda, propagandanın önemine de güzerl vurgudur. 2014’te Yılmaz Büyükerşen’in yerel seçim kampanyasını 2 hafta gözlemlemiştim (nereye gittiyse, medya ekibi ile ben de oradaydım) ve çok keskin, ağır bir karalama kampanyası vardı Yılmaz Hocaya karşı. Fakat hoca sadece işine yoğunlaşıyordu. Aynı şeyi, Kudret hocada da gördüm. Sadece işini yapıyordu.

Ben psikolojik savaş, propaganda gibi konuları 12 yıldır incelediğim için; ayrıca bilgisayar dünyasını bildiğim için, propagandanın gücünün kullanılması gerektiğini savunuyorum. Örneğin konu “Kıbrıs müzakereleri” ise Türk tarafının müzakerecisi, uluslararası hukuk profesörü, siyaset bilimi mezunu biri olarak; Kudret hocanın tecrübesinin, “mimarlığı bitirmiş bir belediye başkanından” daha çok olacağı, propaganda ile anlatılabilirdi.

Neyse sonuç değişmeyecek… Akıncı, Cumhurbaşkanı oldu ve toprağı, Rum tarafının kucağına fırlatmakla kaldı…

 

Kıbrıs İçin Kudret Hoca Bir Devrin Başlangıcıdır

Diğer partilere bakarsanız; aynı söylemler, aynı düşünceler, aynı eleştiriler… Yani 9 yıldır buradayım, ben bile ezberledim artık. Halkın Partisi kadrosuna baktığınızda, KKTC için yeni bir sayfa açabilecek tek parti olduğunu göreceksiniz. Sitelerindeki parti programı bile bunun göstergesidir. Diğerlerinin ya parti programı yok, tüzük ile yetinmişler ya da “indirilmeyen” (indirme bağlantıları boşta çıkan) parti programları var.

Kurucu üyelere “şöyle bir” bakarsanız; Akademisyen, işletmeci, reklamcı, mühendis, eğitimci, avukat, öğrenci, gazeteci, kaptan, yönetmen, veteriner, doktor, fotoğrafçı, Avrupa Birliği uzmanı, yazar/şair, turizmci, biyolog gibi bir çok mesleği göreceksiniz.

Sadece bu da değil, seçim dönemlerinde; partinin “lobiciler” tarafından fonlanmadığı (ki Kduret hoca istese, adanın en sağlam firmalarının kesesi açılırdı), bağışlar ve parti içi gelirler ile ayakta kaldığını; Kudret hocanın (ve ailesinin) mal varlığını, bağışların ne kadar olduğu ve nerelere harcandığı tablosunu sık sık paylaştığını görebilirsiniz (halkın partisi sosyal medya hesapları: facebook, twitter ve Kudret Hocanın facebook (sayfa), facebook (kişisel) ve twitter hesapları).

**

KKTC’de değişimi başlatacak, (belki) bir Tayvan modeline ulaştırabilecek tek güç; Halkın Partisi’dir. Diğer partiler ya çok sabit ideolojik ya da kitlelere ulaşamayanlar…

 

KKTC’de Değişim Olmalı

Sol ve sağ şeklinde ayrılan partiler var. Türkiye’de “federsayoncu” ve hatta “Rumcu” denilen bir sol, ve “KKTC’nin bağımsızlığını” isteyen bir sağ görülüyor. Hoş bazı “solcu” akademisyenler ve parti üyeleri; İspanya’da, Irak’ta, Türkiye’de; bazı grupların özerkliği ve hatta bağımsızlığını desteklerken, dönüp kendi ülkelerinde “federasyon” propagandası da yapacak kadar ilginç… Hatta bazı milletvekilleri yukarıda anlattığım gelişmelere rağmen, “Türk askeri tecavüz etmiştir” şeklinde iğrenç söylemlere dahi başvurmuştur.

Maalesef bütün bunlar, “Kıbrıslılar Türkleri seviyor mu?” sorularını ortaya çıkartıyor ve buna cevabımı taa 2014’te bir blog yazısıyla vermiştim, burada. Aradan 3 yıl geçmiş, fazla ekleme çıkartma yapmayacağım fakat bu tarz söylemleri gördükçe, KKTC halkına karşı Türkiye’de bir tepki oluşuyor ve “besleme”, “bizim paramızla yaşıyorlar” gibi çeşitli söylemler dile getiriliyor.

**

İşte bu gelişmelerin yanında bağımsızlığı isteyen ve federasyonu isteyen kitle varken; içinde yaşadıkça ve Kıbrıs sorunlarını çeşitli derslerde aldıkça fikirlerim “3. şık” olması yönünde değişti. Yani çözüm olacaksa ne KKTC’nin bağımsızlığı ne de federasyon ile gelebilirdi. Peki ne olacak?

Burada bir çok kez dile getirdiğim gibi; adada 16 tane üniversite varken ve okuduğum DAÜ en köklü olanıyken bu üniversitelerin KKTC için ne yaptığını sıkça sorguluyorum. Mesela ada için en önemli şeylerden birisi gemidir. Çünkü tüm ticaret, malların gelişi falan gemiyle olur. Adanın ilk üniversitesi DAÜ’de gemicilik bölümü yok, tershane için teknik işgücü de yetiştirmiyor; hatta su ve su ürünleri ile ilgili bölümler bile yok!

Öte yandan 365 günün, 340 günü güneş alan bir adadan bahsediyoruz… Peki elektrik nasıl üretiliyor? PETROLDEN! Döküyorlar mazotu, büyük jeneratörlerden elektrik üretimi başlıyor. Devletin bizzat bu işe girmesine karşıyım fakat bazı konuların önü açılmalı ve Elon Musk’ın SolarCity şirketinde olan “iş planı”, kiremit şeklindeki güneş panelleri ve PowerWall (gece için elektriğin depolandığı bir ünite) burada uygulanmalı. İş planı şöyle; birden tüm parayı vermiyorsunuz. Adamlar geliyor, evin güneş alım derecesine göre bir anlaşma yapıyor. 15 yıl boyunca, faturadan çok daha az şekilde para ödüyorsun. Elektriğe para vermiyorsun, şebeke elektriğini kullanmıyorsun (istersen), başta 20-30 bin gibi paralar vermiyorsun; tek yaptığın, SolarCity’i çağırmak ve her şeyi bitirdikten ve kullanıma sunduktan sonra aylık, elektrik faturasının daha az miktarını ödemek. 10-15 yıl boyunca… Tesla araban oradan şarj oluyor, tüm cihazlar oradan kullanılıyor…

1 yılda dünyadaki tüm doğal yakıtlardan elde edilecek enerji, güneşin 1 saatte Dünya’ya yansıttığı enerji ile aynı rakamdaymış.

**

Sadece gemi, enerji gibi konularda bu değişimlerin yapılması gerek. Öte yandan hadi fabrikalar için malzeme sokmak sancılı, kaynaklar sancılı… Yazılım sektörü ne alemde adada? Boş, hikaye! Zaten DAÜ’nin “basında bilgisayar mühendisliği” ve “bölümden çıkan projeler” bölümüne baktığınızda neden 3. yılımda bıraktığımı (programlamayı 11 yaşından itibaren öğrenmeye başlamışken) ve neden adadan bir şey çıkmadığını az çok tahmin edebilirsiniz.

Fakat bunu değişmesi gerek. Havacılık ve uzay konusunda KKTC’de bir çok proje yapılabilir. Oynamışken büyük ve düzgün oynayacaksın, geleceğe yatırım yapacaksın. Buradaki üniversiteler, “bir amaç” için öğrenci yetiştirecek. KKTC’den bugün sağlam yazılımlar çıksa; uçak ve uzay konusunda sağlam programlar yazılsa ve hatta İHA gibi şeyler üretilse neler olacak düşünebiliyor musunuz? YDÜ’nün “reklam amaçlı” ortaya çıkarttığı Günsel değil, Hacettepe’nin yaptığı EVT S1 gibi %100 elektrikli araçlar burada projelendirilse? (ayrıntılı bilgi için bknz: Araba Üretmek Çok Mu Zor? Yerli Araba ve Türkiye’de AR-GE Sorunu ayrıca bknz: 21. Yüzyılın Devrim Arabası : EVT S1).

 

Sonuç Olarak

KKTC’de bir devir başlatacak olan parti, Halkın Partisidir. Kadrosu sağlamdır, KKTC’de demokrasi, hukukun üstünlüğü, liyakat, istikrar ve kararlı sistem (stability) gibi bir yapıyı ancak Halkın Partisi sunabilir.

Ayrıca KKTC için büyük düşünmedikçe; Tayvan’ın yılda 4 milyon bilgisayar yapıp sattığını ve Çin-Tayvan durumunu falan analiz edip, KKTC’ye bir yön vermedikçe bu iş olmayacak… Benim düşüncem budur. Çıkıp emeklilik, vatandaşlık vs gibi kalıplaşmış tonla şey üzerinden halka “rüşvet” dağıtmak için uğraşırsanız; maaşlar, trafik, yol durumu veya başka şeyler gibi “yıllardır konuşulan” fakat doğru düzgün bir şey yapılmayan konularla ancak parlamentoya giriş sağlanabilir ve mevcut, “partici, yandaş” sistemi sağlamlaştırılır.

NE YAZIK Kİ, mevcut partilerin bu konuda “söylem” dışına geçen bir planları olduğunu da düşünmüyorum. Evet “yenilenebilir enerji” gibi bölümler 2-3 paragrafta olsa var fakat bu konudaki plan nedir, iyi analiz etmek gerekiyor.

Elon Musk örneği bu konudaki en doğru örnektir.
Siyaset bilimi ve sözel bilimler; bulunan teoriler ile, mevcut durumları analiz edebilir. Fakat doğal bilimlerin aksine, bunlardan yola çıkıp doğru düzgün gelecek planları yapıldığını görmedim.

Uzay sanayisinde en büyük sorun roketlerin tekrar kullanılamaması idi. Elon Musk bu konu üzerine gitti.
Elektrikli araçların, düşük segmentteki (bizim için 60-70 bin tl’lik) araçlarla rekabet etmesi çok zorken; 3 milyon dolarlık Bugatti’den daha hızlı 0-100km yapacak Tesla Roadster (1,9 saniyede) yaklaşık 200 bin dolar fiyatıyla gelebiliyorlar. Bu yüzden Elon Musk önce spor otomobil çıkarttı, sonra biraz daha ucuz ve pazar payı yüksek olan araç.

Bütün bunları “First principle” dediği bir yönteme dayandırdı (bknz : Elon Musk first principle reasoning TED, First Principle Thinking for Success and Innovation).

NE YAZIK Kİ; sayısal çıkışlı ve calculus, fizik gibi doğal bilimleri de görüp siyaset bilimine gelen biri olarak; sözel bilimlerdeki bu sıkıntıyı sıkça görüyorum. Bu yüzden fizik ve calculus gibi bilimleri tekrar çalışmaya başladım (bu sefer ders için olmadığından, gayet kolay geliyor).

**

KKTC’nin kalkınması ve gelişmesi için “yazılım” gibi gayet kolay (internet ve bilgisayar varsa tamam diyebiliriz ancak metre metre yazılım satma olayına dönmemesi için, sistem oturtulmalı) ve buradan başlanmalı. Üniversiteler para karşılığında diploma dağıtmak ve güzelim yapısını yanlış yönetim ile batırmak yerine (özellikle DAÜ), devlet tarafından belirlenen bu amaçlara ve özel sektör yatırımlarına hem öğrenci yetiştirmek hem katkı sağlamak için çalışmalıdır.

Bunların sonucunda havacılık ve uzay programları ve projeleri gelişecektir. Bunlar gelişip, yurtdışına satılmaya başladığında; tabi ki Kıbrıs sorunun çözümü de kolay olacaktır ki ya federasyon ya da Tayvan tarzında farklı bir yönelim olabilir.

Para dönüşümü için, KKTC’nin elektrik satması ve SolarCity tarzında bir iş planıyla yapılanması doğru olacaktır. KKTC’de halkın en çok para “bayıldığı” konulardan birisi de bu sonuçta..

**

Ayrıca öğrenciler için bazı adımlar atılmalı. Sterlin ile ev kirası nedir? Ayrıca bu kadar öğrenci varken, lokantalar falan ne kadar denetleniyor? Buradaki binların kontrolü ne kadar yapılıyor? Sansürlemeye gerek yok, siz Türkiye’de soğuktan kaçıp doğalgazlı ve yalıtımlı ve giriyorsunuz ama benim burada götüm donuyor çünkü abuk subuk İngiliz-vari pencereler, yalıtımsız bina ve ısıtma sisteminin olmaması çok sıkıntılı. Klima ya da elektrikli ısıtıcıya başvursam, neler olduğunu yukarıda anlattım. 300 lira fatura ödemek istemiyorum.

 

Dipçe

Bu yazı uzun süredir aklımdaydı. Erken seçim planı yokken, okul bu dönem bitecekti ve Kudret Hoca ile söyleşi fırsatı kopartıp, söyleşiyi blogtan yayınlayacaktım. Derken henüz öğrenciyken erken seçim geldi ve bu konuyu söylemeye fırsatım bile olmadı ki, hoca hem ders veriyor hem kampanya döneminde… Haliyle çok yoğun olduğundan gerçekleştirilemeycek.

Yazıyı yansız ve objektif bir analize dayandırarak yazmayı düşündüm fakat bir yandan Türkiye’yi kurtaracağını düşündüğüm fikirlerin benzerini ve fazlasını burada gerçekleştirmeye çalışan Kudret Hoca, diğer yanda eski düşünceler ve söylemler… Bir yanda objektif yazdığım ve kaybedilen bir Cumhurbaşkanlığı seçimi, diğer yandan 10 KKTC seçmeninin bile okuması durumunda etki gücünün ufakta olsa oluşacağı yazı… Şimdiye kadar blogta ne düşünüyorsam onu yazdım, bu konuyu da aynı temellerde; düşündüğüm şekilde yazmanın doğru olacağını hissederek, bu şekilde yazdım.

Blogta anlattığım 2030 planının bir yansıması olacak 7 Ocak seçimleri. Yeni parti ile yolsuzluğu bitirecek, hukukun üstünlüğünü ve demokratik kurumları güçlendirecek, liyakat temelli bir sistem getirmek istiyordum. Bir anlamda geçtiğimiz süreç (parti kuruluşu, örgütlenmesi, Kudret Hocanın ve Halkın Partisi ekibinin açıklamaları ve yaptıkları) fazlasıyla örnek oldu. Aradaki tek fark, geçiş dönemi nesli dediğim 1985-1995 doğumlu neslin iş dünyası ve politikada olacağı 2025-2030 dönemi yeirne 2018’de olmasıdır.

Fakat KKTC vatandaşlarında gördüğüm şey; bir çok Avrupa ülkesine ders verecek şekilde demokrasiye, laikliğe ve haklarına bağlı olmaları. Kendilerine sorduğunuzda çok fazla sorun var fakat Annan Planı süresince destek ve karşıt protestoları olmuş ve iki protestoya katılım yüksek olmuşken; ne protestolara dışarıdan müdahale olmuş, ne polisler bir şey yapmış ne de birilerinin burnu kanamıştır. Ki toplamda 100 bin civarı bir insandan bahsediyoruz (KKTC’nin nüfusu o dönemde 250-300 bin civarındaydı sanırım).

Son olarak görselde 4 parti liderini paylaştım. Çünkü iktidar UBP+DP ve muhalefet CTP’dir. Diğer 2 parti az oy almıştır ve Kudret Özersay önderliğinde Halkın Partisi’nin ezberleri bozacağını da düşünüyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de 4 adayı eklemiştim, şimdi de 4 Genel Başkan ve 4 partiyi ekliyorum.

 

KKTC Vatandaşlarına

Sanırım Kudret hocayı anlatmama gerek yok. Taksiciden akademisyenine kadar duyduğum, “Kudret Hoca iyi ancak ekibi tanınmamış” sözcüğünün de, diğer partiler tarafından “planlı” yapılan bir propaganda olduğunu da buradan bildireyim. Dedikodu kampanyası bir anlamda…

Sonuç şudur; eğer mevcut düzeni beğeniyorsanız, her şey iyi diyorsanız eski partilere oy vereceksiniz. Fakat alanlarında uzman kişilerce, aydınların oluşturduğu ve başında, bir anlamda “filozof kral” olan (akademisyen, siyaset bilimci, uluslararası hukuk profesörü, Türk kesiminin müzakerecisi) partiyi seçerseniz; KKTC’de bir çok şeyin değişmesi olasıdır.

Çoğunuzu anaokulu ve ilkokula gönderecekken, “ilgili bölümde eğitim almış” bir hoca olmasına özen gösteriyorsunuz sanırım? Ya da gösterirsiniz. Aynı şekilde KKTC’deki bunca sorunu çözebilecek; hem Türkiye hem de diğer ülkeler ve birlikler ile ilişkileri dengeye oturtabilecek insanlar Halkın Partisi’nde var. Diğer partilerde ise bolca “partizanlığı” göreceksiniz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düştüğünüz hataya düşmemeniz dileğiyle…