Biraz ezber bozalım mı? Hem kendi hatalarımdan, hem yaşadıklarımdan yola çıkarak sizlere Türkiye’de fazla ve haksız yere yüklenilen bazı şeyleri de anlatayım.

Politik olarak bir ülkede en önemli şeylerden bir tanesi, “işsizlik rakamlarıdır”. Geçtiğimiz 4 yıl boyunca blog üzerinden aracıları sıkça eleştirdim. Sonunda politik gündeme de girdi. 80 kuruş ve 1 liraya köylünün elinden çıkan süt, domates vs gibi bir şeyi nasıl olur da marketten 4-5 liraya alıyoruz? Çünkü araca en az 4-5 aracı var. Aslında aracılar çok fazla para kazanıyor mu? Hayır. En büyük parayı devlet kazanıyor çünkü her adımda çok sağlam vergi yükü biniyor.

Çalışmadan, üretmeden kazanan adamı sevmiyorum. Hayatım boyunca sevemedim, yapacak bir şey yok. 3’e aldığını 5’e satarak geçinen eski Arap-vari tüccar zihniyeti de (çok şükür) internetin gelmesiyle bitti. Bizzat kendim şahit oldum. 350 lira civarına satılan halı, internette 120 liraya satılıyor. Neden? Çünkü 3-4 aracı yok. Direkt satıcıdan alınanın üzerine konulmuş.

Haliyle aradaki aracıları temizlemek öyle 1-2 yılda olacak bir şey değil. Sağlam eğitim gerekiyor, düzgün ve adil sistem gerekiyor. Üstelik daha önce 2018 genel değerlendirme sorunlar ve öneriler başlıklı konumda, ihalede ve yabancılara cihaz satışlarında nasıl Türkiye dağıtıcılarından (distribütör) fiyat alıp, üzerine kar koyarak başkalarına hukuksuzca ve utanmadan sattıklarını yazmıştım. Olacak iş değil.

Üreten kazanmalı. Fakat bu cümleyle özeti yaptım; bunun arkasında iyi bir eğitim sistemi gerek, hukukun üstünlüğü gerek, demokratik hakların ve özgürlüklerin garanti altına alınması gerek. Yani 2 sözcükten oluşan bir cümle aslında çok şey anlatıyor.

Ezber Bozuyoruz: İşçi Sorunları

Yıllardır iş bulunmadığından yakınıyorduk. Evet insanlar iş bulamıyor. Bununla ilgili çok büyük sıkıntılar var, bunları da yazacağım. Fakat ondan önce, etrafımda yaşananları ve genelde sizlere söylenmeyecek şeyleri anlatacağım. Bunlar, özellikle son zamanda görüştüğüm bir çok firma sahibinin ve yöneticisinin, konu açıldığında yakınmasıyla da ortaya çıkan şeyler (ki çok iyi bildiğiniz firmalar dahi var içlerinde).

Türkiye’de işsizlik sorunu olduğu gibi, “işçisizlik sorunu” da var. Nedenini anlatacağım. Bunun en üstünde, üniversitelerdeki saçmalık, üniversite mezunlarının saçmalığı var ki bizzat ona geleceğim.

Kalifiye (Nitelikli) İşçi Ne Demek?

Kalifiye, yani nitelikli, yani vasıflı ne demektir? Türk Dil Kurumu’na göre; “Bir şeye ayırt edici özellik veren”. Bunu lütfen cebe atınız. Özellikle üniversite bölümünde sizlere geleceğim.

**

Katma değeri yüksek ürünler üretmeliyiz başlıklı konumda katma değerin önemini anlatmıştım. Kıbrıs, İngiliz sömürgesi bir ülkeydi ve İngiliz sömürgelerinde, hem sömürgeleri iyi yönetecek hem de ekonomiyi bilen liderler yetiştirmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden benim de okuduğum uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümleri, “işletme fakültesine” bağlıdır. İşletme konusunda da iyi eğitim alırız. İşletmeci arkadaşlarla tartıştığımız bir nokta vardı. iPhone’un Çin’de üretmesinin iyi bir şey olduğunu savunuyorlardı. Para Çin’e gidiyor, üretim var oh mis… Ben ise tam tersine, üretenin değil, ÜRETTİRENİN daha avantajlı olduğunu ısrarla anlatmaya çalışıyordum.

Dün HaberTürk’te, Muharrem İnce’de bunu vurguladı. Detay için tüketmeden önce üretmenin önemi başlıklı yazıma bakabilirsiniz. Ne demek bu? Bakın iPhone X 999 dolar. Bunun üretim maliyeti (ki normalde daha azdır), yaklaşık 412 dolar seviyesinde. iPhone 8’in fiyatı 288 dolar [1], ve satış fiyatı Apple’ın Amerika sayfasında 699 yani 700 dolar.  Düz mantıkla Çin 288 dolar kazanırken, Amerika 700 dolar kazandı değil mi? DEĞİL!

Hadi içindeki donanımın hangi ülkenin şirketi olduğunu falan geçtim. Bakın etrafımdaki iPhone sahiplerinde hiç değilse iTunes’tan şarkılar var. AppStore’dan 99 cent (31.05.2018 tarihiyle yaklaşık 4,45 tl) bir sürü uygulama alınıyor. Ben herhalde 100 liradan fazla uygulama aldım. Buradaki “ekosistemi” düşününüz. Sadece donanıma harcadıkları parayı, muhtemelen ortalama kullanıcının iTunes ve App Store harcamalarından çıkartıyorlar.

Şimdi bunu da cebinize atın, 2 olsun.

 

ARGE İçin Eğitim Şart ve Yaratıcılık Aşılanmalı

Ben yıllardır Türkiye’deki eğitim sistemine başkaldırdım! İsyan ettim. Bu yüzden geçer not alacak kadar çalıştım. Çünkü bu sistemde başarı, aslında eğitim, karakter ve zeka açısından çokta başarı değildir. Haliyle reddediyorum. Burada bir yanlışım olmuş; ortaokulda tarih, lisede Türkçe ve üniversitede calculus ve fizik derslerine fazla önem vermemiştim. Fakat 2030’da yeni parti ile Türkiye yönetimine talip olmak istiyorsam hepsini iyi bilmeliydim. Bu yüzden uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi okumama rağmen, şimdi oturup Türkçe, tarih, matematik ve fizik öğreniyorum. Döneminde bunları öğrenebilirdim. Yani söylemek istediğim şey şudur; öğrenebildiğiniz her bilgiyi öğreniniz, edinebileceğiniz her tecrübeyi edinin ve her alanda bir şeyler öğrenmeye çalışın.

**

Yukarıdaki konuya dönecek olursak; Steve Jobs’un hayatımda çok büyük yeri vardır, hayatını en ufak ayrıntılarına kadar bilirim. iPhone sürecinin nasıl olduğunu da biliyorum. Steve Jobs’un yönetim tarzını da. iPhone’dan önce Samsung ve Android’i biliyorum, iPhone ve iOs’tan sonra 3-4 yılda ancak yakalayabilmelerini de nasıl başardılar onu da biliyorum.

O yüzden kısaca anlatacağım; eğer Apple gibi şirketler, iTunes ve App Store’unda olduğu iOs ekosistemini gerçekleştirmek istiyorsak, vasıflı öğrencilere ve işçilere ihtiyacımız var. Olayın özü budur.

Türkiye’nin gelecek sorunu: yeni ve paralı mantar üniversiteleri

Öğrenmek, öğrenmeyi öğrenmek ve bilmediğinin farkına varmak

Yerli arama motoru neden önemli? Büyük veri derin öğrenme ve yapay zeka

Araba üretmek çok mu zor? Türkiye’de yerli araba ve ARGE sorunu

Türkiye eğitimsel olarak bir sömürgedir

Üniversite saçmalıktır

Türkiye’deki diploma fabrikası üniversiteler

**

Bakın bunlar üniversiteler, eğitim ve arge konusunda yakındığım konulardan bazıları.

Hepsini özetlersem;

Biz Türk gençliğine hayal kurmayı, hayallerinin peşinden gidecek kadar cesur olmayı, yapılan hata ve yanlışlıklarda yılmak yerine ders çıkartarak yola devam etmeyi yani azim ve kararlılığı öğretmeliydik.

Peki biz ne öğrettik? Bu konularda detayı ile anlatmıştım: kopya ve ezbercilik.

İlkokulda önemli olan şey; toplum nedir, toplum kuralları nedir, kurallar niye var gibi kavramları anlatmalıydık. Çocuklar birbiriyle tartışmayı, konuşmayı, farklı fikirleri dinlemeyi ve birbiriyle dialog kurmayı öğrenebilmeliydi. Fakat bunların hiçbirini veremedik. İlkokulda herkes derslerini 5 ile geçti, 4 ile geçti.

Aileler zaten rezalet. Sürekli bir güvensizlik, bağırış çağırış yani huzursuzluk, kavga, dialog eksikliği var. Biz birbirimizle dialog kuramıyoruz. Hemen bağırıp çağırıyoruz, sorunları anlamak yerine suçluyoruz. Bir de üzerine okullarda bu tarz eğitimler alınmıyor, oysa ilkokul SOSYALLEŞME kurumu olmalıdır. Toplum içindeki davranışları ve birbiri ile, farklı insanlar ile nasıl iletişim kurulacağını burada öğrenmeleri gerekir.

Ortaokula geldiğimizde ise işler karışıyor. Zaten ailede ve ilkokulda nasıl ders çalışılır bilmiyoruz, üzerine disiplin gibi bir şey bizim kültürde yok. Dersler başlıyor bozulmaya. Ardından aileler diyor ki, “zayıf getirirsen bacağını kırarım, sanayiye veririm” vs. Çocuk ders çalışmayı bilmiyor, zaten dersleri öğrenmiyor. Bakıyor işler ciddi, kopyaya başvuruyor.

Kopya ve Ezber

Ortaokul, lise, üniversiteyi kopya ve ezber ile geçiren genç tabi ki iş hayatına geçtiğinde bir de Steve Jobs’a bürünmeyecek. Acayip fikirler üretmeyecektir! Bu iş toplum kültürü olduğu kadar; asiliğin, mevcut düzenin reddedilmesi, çözüm bulunması, cesur olunması ama bir hayale sahip olmasından geçer. Eğer bunlar yoksa, iş yerinde de sürekli olarak kopya olacaktır.

Türkiye’ye bakın, kopya ülkedir! Fakat o kadar rezil bir durumdayız ki, iyi olan bir ürünün kopyasını Çin gibi yapamıyoruz. Oysa daha iyisini yapabiliriz. Fakat çakma ürünler mevcut. İyi yaptığımız çakmalarda da markalar çıkartamadığımız için patlıyoruz.

Şirketlerdeki üstler, astlarının fikirlerini çalıp onların hakkını vermiyor. Türkiye’de durum budur. Zaten çalışanların çoğu başkalarının emeğini ve düşüncelerini çalma peşinde. Geriye %5, en fazla %8’lik bir üreten akıl kalıyor. Fakat ofis politikası, bakanlık vs ile uğraşmaktan; bu insanlar işlerini yapamıyor. Ya köreliyor, ya da (genellikle) yurt dışına gidiyor.

En basitinden bizim başımıza geldi. TÜBİTAK’a verdiğimiz 2 proje reddedildi. Sonra başka firmaların aynı yayınlar, ve hatta başka şeyde de kullanırız diye biraz farklı özellikle istediğimiz cihazları dahi bu projede aynı bırakmışlar. Bir kaç madde farklı ve bir kaç ufak farklılık var. Eğer biz davacı olsak, adım gibi biliyorum bir daha destek kesilecek. Hoş zaten TÜBİTAK’tan destek göremedik. Yatırımcılara gidiyoruz; ben size para veririm ama şirketin %80’i benim zihniyetindeler. Böyle olmaz. Dahası %51 ile şirkete ortak alan insanların, şirkette başkaları gezindiğinde, “yahu ne oluyor” diye sorması üzerine şirketin %51’inin yabancılara satıldığı bir kaç durumu da bizzat ilk ağızdan biliyorum.

Bakın böyle rezil zihniyet olmaz! Türkiye’de yatırımın önündeki en büyük engel yatırımcıların açgözlülüğüdür! Amerika’da falan böyle değil. Devlet deseniz, TÜBİTAK rezil haldeydi. Şimdi başına düzgün bir insan geldi fakat düzelmesi ancak bir kaç yıl alacak. Çok şükür KOSGEB tıkır tıkır çalışıyor.

 

Kopya ve ezberciliğe bir örnek

Size bir örnek vereceğim! 4 yıl boyunca bu blogtan bir şeyler paylaşıyorum. Amacım zaten fikirlerimi paylaşmak, başka insanların da bu fikirlere katkı sağlaması ve dalga dalga yayılması. Açık kaynak ve özgür yazılımı biliyorsanız, bu dünyayı politikada uygulamak istiyorum bir nevi.

Tabi bunun farklı noktaları da oluyor. Bir değil iki değil; muhalefet ve iktidar üzerinden blogumu OLDUKÇA SIKI takip eden insanlar var. Bunlar fikirlerimi alıyor, sunuyor veya bizzat kendileri okuyor, sonra kendi fikirleriymiş gibi söylüyor. Politikacılardan ekonomistlere, hatta köşe yazarlarına kadar bu fikirlerin “esinlenildiğini” defalarca gördüm. Hatta bazı politikacılar neredeyse paragrafına kadar kopyaladı.

Şimdi burada şöyle sorunlar ortaya çıkıyor:

1- koskoca parti var, partide deneyimli ve yetkin insanlar var, danışmanlar var. Bütün bunlar bir şey üretemiyor ve uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencisinin blog yazılarına mı kalıyor? Bu çok acı.

2- Eğer bu fikirleri beğeniyorlarsa, neden gelip benimle iletişime geçmediler? Bu fikirler 2030 projemi tamamlayan fikirlerdir. Burada yazdıklarım kopyalansa da olur. Sorun değil, çünkü önemli olanların hiçbirini buraya yazmadım. Fakat beğendiyseniz, gelip görüşeceksiniz ve birlikte iş yapacağız. Çünkü alıp, rezil ediyorsunuz. hiç hoş değil.

3- Üzerinde uzun süre düşündüğüm, farklı konulardan yola çıkarak birleştirdiğim fikirleri alıp; seslendirip, fakat projelendirilemeyen ve devamında fikri rezil eden bir ortam oluşuyor. Yani bu hoş değil. Fikir ve projelerim benim çocuğum gibidir. Kimin yaptığının önemi yok, Türkiye için iyidir. Kim yapmak isterse, yardımcı olurum. Fakat alıp, beceremeyip, berbat bir hale getiriyorsanız, vicdanım sızlıyor.

Size bir örnek: %1 oy alan, mecliste 1 koltukla temsil edilsin.

Bu açık örnek olduğu için bunu paylaşıyorum. Kılıçdaroğlu, daha referandum süresinde söyledi, fakat yine tekrarlıyor. Yine meclis sitemi ile ilgili bir şeyler düşünürken (kadın erkek eşitliğinden tutun, fermuar sistemi gibi, bir çok konuya), demokrasinin temelinin ne olması gerektiğini düşündüm. Temsiliyettir!

Yani insanlar oy verir ve mecliste bizim adımıza temsil edilirler. Burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor, %10 barajını aşamayanlar ne olacak?

Terör sorunu nasıl çözülür başlıklı yazımın 5. maddesine dikkat, 2015 yılında yazmışım:

**

 

Burada gördüğünüz gibi, 2002 seçimlerinde 11,5 seçmenin oy verdiği partiler mecliste temsil edilmemiş. Haliyle bu demokrasiye aykırıdır. Eğer baraj %3, %5 veya %7’ye düşürülemiyorsa bile; en azından %1 oy alan (ki yaklaşık 20-260 bin oy) partinin, mecliste en azından 1 koltukla temsil edilmesi gerekir. Bu hem baraj aşan partilere oy vermeyen kişilerin fikirlerini duyma imkanı verir, hem de çok seslilik getirir.

Bunu yazdığım dönemden bu yana bakıyorum fakat bunu uygulayan bir ülke göremedim. Eğer biliyorsanız lütfen mail atın: iletisim@emrecetinblog.com

Peki bu fikir ne oldu? 3 yıl önce günlerce düşündüğüm, bir sürü örneği ve teoriyi incelediğim; sonunda ortaya çıkarttığım proje ya bizzat Kılıçdaroğlu’nun çevresindekiler ya da doğrudan okuyanların onlara götürmesi neticesinde Kılıçdaroğlu’nun ağzından dökülmüştür. Aynen şöyle dedi; “biz barajın düşürülmesini istiyoruz, hatta %1 oy alan partinin genel başkanı, mecliste 1 sandalyeye sahip olsun”. Şimdi bakın, bu hoş değildir. Tam Türkiye’deki sorundur.

Evet bu fikirlerin bulunup, araştırılıp dillendirilmesi güzel şey. Fakat bir sürü gazeteci geldi bana. Masasında göt üstü otururken, blogumu görüyor (ki temizlemeden önce 600’ü aşkın yazı vardı), orada görselleri vermişim, kaynakları vermişim, yazıyı vermişim; benimle söyleşi yapacakmış. Tamam diyorum, soru göndermiyor, bana anlatın diyor. Ben yazıyorum, benden fotoğraf istiyor. Yahu oturduğun yerden, tüm blogu sömürüp yazacaksın sorna “ben gazeteciyim”. GEÇ O İŞİ! Aynı olayı iktidar ve muhalefet partileri yapıyor. Benim blogumun sıkı takipçileri var. Çok güzel. Fikirlerimin bu insanlar tarafından (ki iktidar ve muhalefet dahil!) çok güzel. Çünkü etki gücüdür, Türkiye’nin yararınadır. Fakat bu iş 1-2’den fazla olmaya başlamışsa, iletişim kurarsın; ararsın, fikirlerimi sorarsın, önerilerimi sorarsın. Çalışmak şart değil. Dersin takip ediyoruz, neler yapılabilir dersin.

Ben işin parasında değilim. Parasında olsam, günde 2 bin kişiyi aşkın kişinin geldiği blogda her yer reklam olurdu. Bir tane reklam almadım, hem de en sıkıntılı günlerimde dahil. Para değildir her şey. Fakat emeğe saygı gerekir. Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Eğer bunları yapamıyorsanız, sıkıntı var. Türkiye’deki sorunun temeli zaten bu ezberci ve kopyacı zihniyet. Aynı yoldan yürüyerek, hiçbir sorun çözülemez!

 

****

Neyse bizi bir kenara koyarsak, biraz olsun Türkiye’de yeni bir işe girişi size anlatmış olayım. İlaç alanında işe girdik. Bugün Türkiye bir jenerik ilaç cennetidir. Türkiye’deki ilaçlar hep kopya zihniyette, yani olan ve patenti dolan bir ilacın üretimi (veya patentinin kırılarak üretilmesi). Özgün ilaçlar yok, süper jenerik ürünler yok. Özgünlük yok! Öyle rezil bir haldeyiz.

Böyle yerde üreten akıllar çalışmaz, çalışmak istemez.

Kopya ve ezber sisteminden yetişen öğrencilerde hiçbir bu ülkede hiçbir özgün fikir, yenilikçi işler yapamaz. Yapmaya çalışanlar yatırımcı bulamaz. Bulsa dahi sistem içinde kaybolur. Gördüğünüz gibi her yer kilitlenmiş durumda.

Haa öte yandan 4 duvara nasıl yüzlerce milyonluk yatırım yapıldığını da gerekirse tek tek ve kimlere, hangi bakanlıklardan verilmiş onları da söylerim. Zamanı geldiğinde de bu işlerin peşinden koşacağım. En geç 2030’da, ülke başına geldiğimde hepsinin hesabı sorulacak. Yoksul halktan alınan vergileri siz kimsiniz ki, göstermelik yatırımlarla aranızda bölüşerek harcıyorsunuz? Bu nasıl yüzsüzlük? Bu nasıl karaktersizlik?

 

Üniversitede Öğretim Olmadığı Gibi Eğitim De Yok!

Şimdi gelelim bir başka konuya. Geçen sosyal medyada bir şeyler dolaşıyordu, staj isteyen öğrencinin maili ve gelen cevap. Yazışma usulünü bilmeyen bir genç, resmen emir verir gibi yazmış. Haliyle gereken cevap gelmiş.

Şimdi size çok yakınımın (ki üniversitede hocadır) sadece bugün (1.06.2018) aldığı mailden iki örnek vereceğim:

Birincisinde: mail boş. Ne yazacaksa başlığa yazmış.
İkincisi ise alttaki maili göndermiş:

Siz nasıl bir angutsunuz yahu? 21. yüzyılda elinizde son model telefonlar var fakat ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ olarak nasıl mail atacağınızı bilmiyorsunuz. Bu çocuklar yarın işe başlasa kime, nasıl mail atacak? İnanılır gibi değil!

Hcalra byle mail mi atlr svgli krdşm? Bu kdr mı aptlsn?

Mail attığın insan ÖĞRETMEN! Bir öğretmene, kuruma mensup birine, yakın olmayan birine böyle mi mail atılır? Arkadaşın gibi mi? Olacak iş değil. Hangi sınıftasın? Hangi ders için söylüyorsun? Öğrenci numaran ne? Bunları neden yazmıyorsun anlamak güç.

*

Bize ve çevremize çeşitli özgeçmişler geliyor (siğ viğ dediğiniz şeyler, CV). Oradaki rezillikleri ben sizlere örnek vererek anlatacağım. Ben “insan kaynakları” gibi bölümde çalışan biri değilim. Ben sadece bu ülkeyi bazı sorunlardan kurtarmak isteyen biriyim. Bunların başında da İslam adı altında Araplaşmak ve batı/çağdaşlık adı altında Amerikanlaşmak ve yozlaşmaktan kurtulmak gerekiyor.

Plaza dili dediğimiz o saçma sapan özentilere de toplantılarda bazı şeyleri söylüyorum. Hiç affetmem. Şimdi altta yazanları bir siyaset bilimi öğrencisi, bürokrasi ve 2030 planlarım açısından değerlendireceğim ve önüme geldiğinde almayacağım, direkt olumsuz bakacağım bazı şeyleri sizlere göstereceğim.

1- Türkçe!

Türkiye’de bir işyerine başvuruyorsanız, Türkçe hazırlayacaksınız. İngilizce özgeçmiş istemem, sinir olurum. CV denildiğinde de kan beynime sıçrıyor.

2- İngilizce

Özgeçmişin başıkları İngilizce, adı CV. İngilizce alanına bakıyoruz aynen şöyle,

Okuma: ÇOK İYİ
Yazma: ÇOK İYİ
Konuşma: İYİ

BOK İYİ. Kusura bakmayın, ağzımı buraya kadar bozmadan tutabildim çünkü bu bir aptallıktır. Bunu yazan insan bilimsel düşünemez. Bunu yazan insanın arge ile ilgili hiç yoktur! Neden?

Bir kere böyle şeylerde “iyi-orta-kötü” yazılmaz. İyi ne? Kime göre iyi? Neye göre iyi? Cem Yılmaz gibi “derdimi anlatacak kadar” olayı mı? Böyle saçmalık olmaz. Ben özgeçmişimde şunu yazarım: CEFR C-2 veya Common European Framework of Reference for Languages C2.

Ne demek bu? Okuyan çok iyi biliyor ya, açsın baksın. Bu yazdığımı anlamayan adamın olduğu bir yerde de benim işim yok. Nedir bu?

Okuduğum okul %100 İngilizce’dir. 40 kişlilik sınıfın 35’i yabancı idi. Afrika, Orta Doğu, Orta Asya, hatta İtalya, Pakistan, Ukrayna gibi bir çok bölümden insanlar vardı. Haliyle iyi bir hazırlık eğitimi aldık ki, Türkiye’de bulunan bir çok üniversitenin hazırlığından çok daha iyi eğitim aldığımı defalarca anladım.

Burada İngilizce derslerinin kodu vardır ve aldığım en son İngilizce dersiyle birlikte, hepimize verilen eğitim seviyesi CEFR C-2 seviyesidir. Hani proficient falan duyarsınız ya heh onlardan.

Kur – CEFR Seviye
Elementary – A2
Pre-intermediate – B1
Intermediate – B2
Upper-Intermediate – C1
Advanced – C2

Tabi burada daha bilimsel olması açısından bir sınav sonucu verilmesi doğrudur. Fakat İngilizce eğitim seviyesini bilmeyen adamın da adam gibi İngilizce bildiğini düşünmüyorum. Şahsen uppder intermediate seviyesinde olduğumu düşünüyorum ancak transkriptteki dersin seviyesi budur. Ben de bu dersi geçtiysem, o seviyedeki eğitimi almışımdır.

Bu sinir olduğum şeylerin başında geliyor.

3- Hazırcılık

İnternetten indirmiş özgeçmiş dosyası, word formatında. Diyor ki;

İş Tecrübeleriniz:
1- bla bla
2- yok
3- yok

Ah be kardeşim, sil o yok bölümlerini. Alta yazmışsın: ofis programlarını iyi seviyede kullanırım diye. “Yok” nedir yahu? Benim hiç arabam yok, benim evim yok diye mi söylersin? Olmayan şeyler söylenir mi? Bir tane iş tecrübesi varsa, onu yazarsın. Yok olanları sil bir zahmet.

4- Gördüğüm diğer şeyler

Uyruk: Türk

O kadar mankafa bir söylem ki bu… Üniversiteyi bitirmiş, fakat uyruk bölümüne Türkiye Cumhuriyeti yazılacağını anlayamamış. Senin ırksal kökeninin, dininin, mezhebinin önemi yok! Umrumuzda da değil.

*

Beceriler: bir şey…

Buraya becerisini yazmış. İyi de nedir bu? Ben becerilerime “kaligrafi” yamam. Evet uğraştım fakat evde denemeler yaptım ve yapıyorum. Fakat yazmış olmak için yazmam. Hoş değil, gereklide değil. Bunun yerine 3,5 yıl Anadolu Üniversitesi yüzme takımında yüzdüğümü ve lise yarışlarında 3’ü takım, 1’i bireysel 4 madalya kazandığımı yazmak uygun olacaktır. MAGEM’de okçuluk kursuna gittiğimi yazmak doğru olacaktır. Fakat evde kaligrafi ile uğraştım diye yazılır mı?

*

hobileriniz…

Bence hobiler bölümünü kaldıralım. Ben kendi çalıştığım yerlerde forum vereceğim ve hobi bölümünü kaldıracağım. Hepiniz çok kitap okuyorsunuz, her şeyi biliyorsunuz… Fakat Türkiye’de kitap okuma oranı YILDA 6 saat. GÜNDE 5 saat televizyona ve GÜNDE 2 saat internete harcadığımızı düşünürsek; GÜNDE yaklaşık 0,98 dakika kitaba ayırdığımız bir ülkede hepiniz bu kadar kitap okuması imkansız.

*

Amaç bölümü

Amaca bakıyorsunuz, “ben siyo olcam” diyor. Özgeçmişe yazmış, mülakatta söylüyor. Yahu ne CEO’su ya? Sen kimsin kardeşim? Yaşın 24, tamam CEO olmak, yönetmek istiyorsun eyvallah. Süpersin, hayalin var ama bazı şeyler böyle söylenmez. Başkalarına baş vuracağına git KOSGEB girişimcilik eğitimine 2 hafta, hem orada proje yazmayı öğren hem de kendi firmanı KOSGEB desteğini alarak kendi işini kur. PAT CEO oldun tebrikler. Tabi anonim ve limited şirket gerekiyor bunun için.

CEO OLCEM BEN YHA diyor, soruyorsun hangi alanda uzmanlaşmak istiyorsun cevap yok ya da genel bir cevap var. Bak kardeşim; bu ülkede ben bilgisayar mühendisliği okurken hem hukuku bilen hem de bilgisayar bilimini bilen 2 bilirkişi vardı. “Ben bilgisayar ve hukuk öğreneceğim” gibi bir fikri kabul edebilirim. “Seçmen davranışlarından gelen büyük veriyi analiz ederek davranış hesaplaması” da başka bir amaçtır. Fakat CEO olacağım dedikten sonra kalkıp hangi alanda uzmanlaşacaksın cevabı veremiyorsan patladın.

*

AMAÇ!

Hayal kurmak güzel şey, büyük hayaller kurun. Ben de dünyayı değiştirmek istiyorum, kuracağım sistemin yüzyıllarca yıkılmadan gelişmesi ve başka ülkelere model olmasını istiyorum. Fakat bu bir hayaldir. Bunu amaca çevirmek gerek. Fakat amaç olması için, önce hayal gerekiyor. Amaç konusunda da planlarım var. Evde dosya dosya, eğitim, bilim, hukuk vs gibi konularda nasıl projeler gerçekleştireceğimi daha 25-26 yaşındayken yazdım. Uzmanlarla görüşüp daha net hale getireceğim 2030’a doğru.

Bir hayaliniz olmalı. Hayali eğer projelendirirseniz, o amaç olur. Projelendirme işi ise başlı başına bir özellik. KOSGEB’de bunun eğitimini kısmen alacaksınız ama bir çok kitap ve video var.

 

Kalifiye İşçi Sorunu

Bunlardan sonra tekrar geri dönersek; şirketlerde dürüst, ahlaklı, kendini işine veren, yaratıcı düşünen insanlar konusunda büyük bir sorun var. Evet bir şeyler taşınacaksa, asgari ücretli birilerinden bir kaç bin tane insan bulabilirsiniz. Fakat “büyük veri analizi” konusunda doğru düzgün insan bulmak güç. Bakın Turkcell, Migros vs bir çok kurum büyükveri ile uğraştı, yapamadılar. Turkcel arama motorunu beceremedi, Boyner ve Migros, yaptıkları kartlarda sıkıntı yaşıyor. Sistemi yazıp, oturtamıyorlar.

Öte yandan bu sistemi Türkiye’de en iyi oturan insanları tanıyorum. Hâlâ uğraşıyorlar (isim vermeyeyim, doğru olmayabilir). Fakat büyük veri analizi konusunda insan bulmakta zorlanıyorlar. Yani binlerce asgari ücretli çalışan bulabilirsiniz, yüzlerce bilgisayar ve yazılım mühendisi bulabilirsiniz. FAKAT alanlarında uzmanlaşmış insanları yani kalifiye insanları bulmak güçtür. Maalesef güç!

**

Okullar buna hazırlamıyor. Okullar sizi herkes gibi yapar. Ben eğer 16 yaşımdan bu yana psikolojik savaş, beden dili, politika, markalaşma ile ilgilenmeseydim; okulda okurken dersler yerine ayda en az 3-4 kitap bitirmeye çalışmasaydım (politika ve yönetim konularında, büyük liderlerin hayatları vs gibi kitapları), bu iş farklı noktaya giderdi.

Daha yasama-yürütme-yargı farklarını bilmeyen ama okulu bitiren öğrenciler vardı. Devletin ve hükümetin başı vardır. Fakat bana “meclisin başı kim?” diye sordu. Dedim ki meclisin başı olmaz, oturumları yöneten başkanı olur. O da meclis üyelerine emir veremez. Evet parlamenter sistemlerde particilik fazladır fakat particiliğe rağmen, milletvekilleri partilerinden ayrı karar almakta serbesttir. Yani meclisin (yasama), böyle bir yapısı vardır.

Fakat bu arkadaş, yasamayı da yürütme gibi zannediyor. Yürütmede ise emir üstten gelirse, alttakiler bunu yapmak zorundadır (tabi yasalar çerçevesinde vs). Bürokrasi budur, yürütme budur. Haa arkadaş meclisin başının yürütme olduğunu söyleyecek kadar saçmalasa da, çok şükür ben araştırarak, okuyarak kendimi bu tip ortalama öğrencilerden FARKLI tuttum. Onlardan iyi olmak değil amacım, FARKLI olmaktır.

Aynı şekilde anlaşma ve antlaşma bilmeyen uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencileri var.

Yeni Açılan Üniversiteler

Okuldaki öğrenciler gerçekten cins. Hele yeni açılmış ve özel üniversiteler daha büyük problem. Türkiye’de en büyük yatırım, karşılığını alacağınız yatırım; eğitim kurumu açmaktır. “Müşteri” zihniyetindedir. Girin bakın yeni üniversitelere, kampüs hak getire! İçlerinde AVM mantığında büyük şirketler ve güzel kira paraları. Öğrenciler her sorunda rektöre çıkabiliyor. Gece 2’de öğretmenlere Whatsapp’dan mesaj atıyor, asistanların üzerine yürüyor… Kopyadan yakalandığında ceza almıyor, disipline gitmiyor. Say say bitmez.

Yani “müşteri haklıdır” olayı işliyor. Çok şımarıklar. Her şeye şikayet ediyorlar.

Çocukluğumu Anadolu Üniversitesi yerleşkesinde (kampüs) geçirdim. Annem öğretim üyesidir. Okulum ise Doğu Akdeniz Üniversitesidir. Bu iki üniversitede devasa yerleşke vardır. Kampüsü büyüktür, yeşilliktir, olanakları vardır. Bizim (DAÜ) kütüphanesi, İstanbul’daki bir çok bina üniversitesi kadar. İnanılır gibi değil!

Üniversite bir eğitim yuvasıdır. Çocukların barınak, spor, sanat, eğlence, aktivite faaliyetlerini karşılamalıdır. Bunun yanında laboratuvarları ve cihazları tam olmalıdır. Bizim üniversitenin hukuk bölümünde “duruşma salonu” vardır. Canlandırması yapılır. Biz ise Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu vs gibi bir çok kurumun, çeşitli toplantı ve birimlerinin canlandırmasını (simülasyon) yaptık.

Gelen özgeçmişlere bakınca, tam bina üniversitesi, mantar üniversite mezunu olduğunu görüyoruz; spor yapmamış, sanatla ilgilenmemiş, üniversite kulüplerine katılmamış, aktivite yapmamış. Çünkü okullarda buna imkan yok! Üniversite değil, yüksek teknik üniversite! Sırf benim çocuğum üniversite okudu diye anne-babalar sevinsin amacıyla açılmıştır. Rant için açılmıştır. İktidar da bunları bilmediği için, okuyan ve bilimsel düşüncenin ve doğru eğitimin önemini bilmediği çünkü böyle birileri olmadığı için; bunları serbest bırakmış ve oy toplamıştır. Fakat eğitimin kalitesi düşmüştür.

Size çok basit örnek vereceğim:

2018 Dünya Üniversiteler sıralamasında (timeshighereducation.com)KKTC+Türkiye ile baktığımızda DAÜ’nün ODTÜ ve İTÜ’yü dahil geride bırakarak 6. olduğunu görüyoruz

301-350 arasında
1- Koç Üniversitesi

351-400 arasında:
2- Sabancı Üniversitesi

401-500 arasında:
3- Bilkent Üniversitesi
4- Boğaziçi Üniversitesi

601-800 arasında:
5- Atılım Üniversitesi
6- DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ (canım)
7- Gebze Teknik Üniversitesi
8- Hacettepe Üniversitesi
9- İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)
10- Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)

 

**

Eğitim kalitesi bizim okulda iyidir, bizim fakülte ve bizim bölüm gerçekten çok iyidir. Yurt dışında neler yapıldığına bakmak gerekir. Öğrencilerin kalitesine göre üniversiteler sıralanmalı (yurt dışı verileri de önemlidir). Üniversiteler özerk olacak tabi! DOKUNMAYACAKSIN! Bırakacaksın, kendi yollarını bulsunlar.

Başarı sırasına göre 3’e bölmek gerek üniversiteleri.
İlk 3’te 1’lik bölüm, düzgün üniversiteler ve her türlü imkan verilmeli. Burada teorik eğitimler ve düzgün eğitim sağlanmalı.
İkinci 3’te 1’lik bölümde ise üniversite değil, “teknik üniversite” ya da “meslek üniversitesi” gibi bir vasıf verilmeli ve meslek lisesi gibi, 2-3 yıllık eğitim verip; direkt sanayiye insan hazırlanmalı.
Son 3’te 1’lik bölüm ise kapatılmalı. Gereksizler. O kadar saçma sapan üniversiteler gördüm ki, öğrencileri rezalet.

**

Blog üzerinden bana mesaj attılar. Bir kaç öğrenci, makale ve tez yazdı. Sonra bana yollamalarını izledim. Kaynakça bölümleri yoktu. Bu ne diye sordum, “hoca istemiyor” diyorlar. Yahu bizde kaynakça yazmazsan, intihalden (aşırma) direkt disipline gidiyorsunuz! DİREKT! Yani bizim üniversiteye bakınca, siz ne okuyorsunuz merak ediyorum. Belgeler, makaleler; Times New Roman 12 punto veya Arial 11 punto ile yazılmalıdır. Bunları bileceksiniz.

Buyrun yazım yönetmeliği: emrecetinblog.com/yonetmelik.pdf

Gençlere baktığımızda her şeyi biliyorlar. İlkokullusundan üniversitelisine kadar her şeyi çok iyi biliyorlar. Fakat bilmedikleri tek bir şey var: bir bok bilmediklerini bilmiyorlar. Yahu yazışmayı bilmiyorsun, usûl bilmiyorsunuz erkan bilmiyorsunuz. Nasıl konuşulur, nasıl davranılır, nasıl mail atılır bilmiyorsunuz. Gece 2’de kimseye, hele hele öğretmene mesaj atılmayacağını bilmiyorsunuz.

İşte böyle ahmak yığınları üniversitelerden mezun olup sonra “iş bulamıyoruz” diyor. Yahu kardeşim, siz iş bulamayın zaten. 11 yaşımda programlama öğrenmeye başladım, 2008-2009’da Tarcanbot projem vardı ve devamında “akıllı arama motoru” düşünüyordum ki günümüz Siri’sinin yazılı hali. Tabi ne bölümdaşlarım bana katıldılar, ne de hocalardan yeteri kadar destek bulamadım. 3. yılımda bölümü bıraktım ki iyi ki bırakmışım. 14 programlama diliyle iyi kötü bir şeyler yazan biriydim. Ne öğrencilerde doğru düzgün iş vardı ne de hocalarda.

Sonra uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümüne geçtim ki burada uluslararası hukuk profesörlerimiz ve diğer profesörler zaten fazlasıyla yamandı. Odalarına gittiğimde oturup konuşurlar, fikirlerimi dinlerle ve kendi fikirlerini/hayallerini anlatırlardı. Baktığınızda öğrenciyim, ben kimim? Fakat dinlerler ve yanlış düşüncelerimi düzeltirlerdi. Mesela Suriye ile ilgili bir şey konuşurken sol tarafta deyince, hocamız “harita ve yer tarif ederken yön isimleri verilir” demişti. O günden itibaren hiç unutmadım. 6 dil bilen hocamız vardı, Kıbrıs Türklerini müzakerelerde temsil eden hocamız vardı (ki şimdi kendisi KKTC Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı), bir başka hocamız Kıbrıs sorununda yıllardır arka planda araştırmalar yapan kuruluşları kurdu ve içindeydi. Bir diğeri siyaset bilimi konusunda tanıdığım en yetkin isimdi ki, ne sorsam cevap verirdi (hangi ülkeyi sorsam). Yani böyle insanları bulmak zordur. İyi ki bilgisayar mühendisliğinde diretmemişim.

Siz de bölümünüzü sevmiyorsanız diretmeyin, sevdiğiniz işi yapın. Okula bakmayın, kendinizi geliştirin. Sevdiğiniz kitapları bulun. Mesela en sevdiğim kitap biyografi ve otobiyografidir. Siyaset vs ile ilgili kitaplar değildir. Yıllar sonra keşfettim. Bunları okuyun, her şeyi okuyun.

Hayaliniz Amacınız Olsun Cesur Olun ve Kararlı Olun

2030’da yeni parti kurarak Türkiye’nin başına geleceğim diyorum. Bunu yapacağım adımları da planladım. Henüz erken, önümüzdeki 5-6 yıllık süreçte tecrübe kazanmam gerek ve halletmem gereken işlemler var fakat 2025’ten sonrasını planladım, iktidara geldiğimde yapacağım projeleri planladım.

Peki gerçekleşecek mi? Bunları konuştuğum 100 insandan 99’u niye politika istediğimi soruyor. Bilgisayar mühendisliğini bırakmışım, kötü olmuş. Politika benim gibi dürüst ve ahlaklı insanlara göre değilmiş. E bunu düzeltmek gerek diyorum ama yok.

Neler yapabileceğim, potansiyelimi bilmeyen, beni tanımayan insanlar bunları duyunca direkt olarak “yapamazsın, imkansız, çok zor” diyor. Pes etmiyorum tabi ki! Bakın arkadaşlar ben kendime güveniyorum. Türkiye’deki en büyük sorun işçilerin, yöneticilerin, müdürlerin, iş sahiplerinin, politikacıların ve tüm Türk milletinin sürekli olarak “çok zor, imkansız, yapılamaz” demesidir. Ben bu kadar fazla olumsuz düşünen kaç millet vardır merak ediyorum. Fakat siz kendinize güveneceksiniz! Plan yapacaksınız, planı uygulayacaksınız. Olmayacak, hatalardan ders alacaksınız ve planı düzelteceksiniz. Her adımda, istediğiniz yolda olup olmadığınızı kontrol edeceksiniz.

Size inanan insanları bulacaksınız. 3 kişiyse 3 kişi, 5 kişiyse 5 kişi. Bakın blogu okudukça bana destek veren insanlar var. Çok sağolsunlar. Ne gerekiyorsa yaparım diyor. Şimdiye kadar 100’e yakın böyle mail gelmiştir. Kaç tanesi zamanı geldiğinde destek verir bilmiyorum. Fakat benim kendi ekibimin haricinde bana destek verecek 10 kişi olursa, bu da güzeldir. Size inananlarla yola çıkacaksınız, doğru işler yapacaksınız. Doğru yolda, doğru işler yaptığınızı görenler; size katılacaktır. Bu işler birden olmaz. Yılları uykusuz geçirmek, yorgunluktan ölmek, aynı şeyleri defalarca tekrar etmek, yılmamak yılmamak yılmamak ile olur.

**

En başta hayal kurun! Sonra projelendirip amaç haline getirin. Size “yapamazsın” diyen ve hayatındaki en büyük eseri, üzerine sifon çekilecek bir şey olan insanları dinlemeyin. Kendinize güvenin. Kendinizi geliştirin. Okuyun, araştırın. mümkün olduğu kadar çok hata yapın! Fakat hepsinden ders çıkartın. Eski günleri, eski anıları düşünün, hepsinin sonuçlarını analiz edin. Arkadaşlarınızla konuşurken, eski günleri yâd ederken, bunu gelip geçici değil, ders alacağınız şeye dönüştürün.

CESUR OLUN, korkmayın. Şirket kurmak istiyorsanız kurun, politikaya atılmak istiyorsanız atılın. Üniversiteden de fazla bir şey beklemeyin!

İki elin parmaklarını geçmeyen üniversite ancak öğrencisine yatırım yapıyor. Bir ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi, Sabancı, Koç vs üniversitelerinin diğerlerinden ayrılan yanı öğrencilerine çok büyük imkanlar sunmalarıdır (girişimcilik adına, faaliyetler, seminerler, eğitimler vs). Bunlara dikkat edin.

 

Madalyonun Öbür Yüzü: İşverenler ve Şirketler

Okulun son dönemlerinde maddi olarak çok sıkışmıştık. İş ilanlarına bakarken şöyle bir şey gördüm:

  • HTMl, CSS, Javascript bilen,
  • Photoshop, After Efects bilen,
  • Grafik ve arayüz tasarımı yapabilen,
  • PHP bilen,
  • ASP.NET bilen,
  • SQL dillerine(!) hakim,
  • MYSQL ve MSSQL bilen,
  • Oracle konusunda çalışabilecek,

Böyle gidiyordu, anafikri anladınız. Ulan bu işi gram bilen adam front-end (yani görünen arayüz vs) ve back-end (yani görmediğiniz, arka planda çalışan kodları) bilen insanların farklı olduğunu, grafiğin bambaşka bir boyut olduğunu bilir. Adamlar yazmışta yazmış. Bir insan her konuda uzmanlaşamaz. Her konuda iş yapan birisini alırsan, hiçbir konuda doğru düzgün iş çıkmaz. Böyle mantık yok ama şirketler böyle.

Öte yandan bakıyorsunuz onu bilsin, bunu bilsin, şunu bilsin; her şeyi yapsın, yemek yemeden su içmeden hatta eve gidince bile çalışsın ama 2.300 lira maaş alsın. Böyle kafa yok hemşerim!

İş dünyasındaki sıkıntıları sanıyorum çoğunuz benden iyi bilecektir. İsim vermeyeceğim bir büyük firmada; bir çalışanın, şirketin en tepesine fikrini sunması veya öneri/sorun bildirmesi için tam 7 katman aşması gerekiyor! Dıdısının dısısı yöneticisi, dıdısının dıdısı yöneticisinin yönetici, onların müdürü, genel müdür, ceo, yönetim kurulu, şirket sahibi …. Ölme eşeğim ölme.

Fakat defalarca gördüğüm bir şey var; en büyük sorunları çözen insanlar, bu sorunlarla bire bir çalışan insanlardır. Yani işçiler, görevliler vs. Yöneticiler, müdürler bu insanlardan aldıkları önerileri ve sorunları çözmek için gereken işlemleri başlatmalı.

NE YAZIK Kİ, şirketlerdeki üst düzey yöneticilerin çoğu ise psikopat, astlarının fikirlerini kendi fikirleri gibi satanlar. Çünkü politikada ve özel sektörde; ofis politikası, ayak oyunları bilen psikopat ruhlu tipler önplana çıkıyor. Kendilerini iyi satıyorlar. Hiçbir şekilde bir özellikleri olmasa bile, öyle bir satıyorlar ki kendilerini; aynı bölümden olsak bile “yahu ne güzel bölümmüş, ben niye orada okumadım” diyorum, o derece.

Yani iş dünyasında da problem var, sonuna kadar haklısınız.

 

Sistemsel Sorun

İTÜ neden önemlidir biliyor musunuz? Osmanlı döneminde, “piyasa ihtiyaçlarını karşılamak için” eğitimli insan yetiştirmek amacıyla açıldı. Üniversiteler, gereken alanlarda eğitimli ve donanımlı yani KALİFİYE insanlar yetiştirmelidir. Fakat böyle değil! Günümüzde böyle değil.

TÜİK verisi falan nedir bilmiyorum ama kaba hesapla, her yıl 3,000-3,500 öğrencinin “yazılım ve bilgisayar bilimi” ile ilgili bölümlerden mezun olduğunu bulmuştum. Yahu her yıl 3 bin kişi bilgisayar bilimi ile ilgili bir iş bulamaz. İmkansız. Her yıl yine binlerce hukukçu mezun oluyor. Onlar daha şanslı. Fakat yine her yıl bu insanlara ne kadar ihtiyaç var? Bakıyorsunuz hem sağlık sektörünü bilen hem hukuku bilen insan sayısı az. Hem bilgisayar bilimini hem hukuku bilen az. Yani bölümleri birleştirin artık.

Bunların dışında, insan yetiştiremediğimiz alan var. Örneğin: ULUSLARARASI HUKUÇU!

Normal hukuk fakültelerinden, uluslararası hukukçu çıkması zordur. Ulusal ve uluslararası hukuk apayrı bölümlerdir. Uluslararası hukukçular, “uluslararası ilişkiler” bölümünden çıkıp, akademik olarak yüksek lisans ve doktorasını uluslararası hukuk alanında yapanlarla olur.

Şanslıyım, Türkiye’deki en iyi hukukçulardan birisiyle görüştüm (ki İlber Hocanın da öğrencisidir kendisi). Ayaküstü görüşmelerimizde, bazı şeyleri öğrendim. Mesela Türkiye’de uluslararası hukukçu sorunu var. Büyük davalar ve antlaşmalarda taa İngiltere’deki üniversitelerden bir kaç günlüğüne (ne kadar ihtiyaç varsa) adam getiriyoruz. Ulaşım, konaklama, yeme içme ve yüklü miktarda emek payını verip gönderiyoruz. Adam dava kaybetse de umrunda değil. Milliyetçi bir değer yok! Türkiye’de işini sağlam yapan uluslararası hukukçu en fazla 5 bilemedin 8 kişi vardır. Bu insanların da her yere yetişmesi imkansız.

Bakın uluslararası ilişkiler demek, son yıla kadar siyaset bilimi öğrencisiyle aynı dersleri almasıdır. Fakat donanımlı çocuk istiyorsanız; tarih bilecek, coğrafya bilecek, dil bilecek(iyi şekilde İngilzce ve hatta Fransızca ve Arapça şart), hukuk bilecek, bürokrasi bilecek, diplomasi bilecek, yazışmalarda falan iyi olacak. Olacak ta olacak…

İş ne kadar zor görüyor musunuz? Yönetke (siyaset) okulu projem buradan çıkmıştı. Ortaokuldan itibaren bu çocuklar yetişmeli (bir nevi askeri sistem tarzında yatılı ve disiplinli) ve hükümette staj tarzı görevleri her zaman ve 6-8 ay boyunca dönüşümlü olarak (başka alanlarda) tecrübe kazanmaları gerekir. Yılda en fazla 30 öğrenci alacaksın örneğin.

**

İşte Türkiye’de, bu tarz eksiklikleri giderecek, iş kolları ve geleceği planlayıp buna bağlı olarak üniversite ve bölüm açma izni verecek bir yapı yoktur! Ezber ve kopyacılar yüzünden yakınlarınız ameliyat masasında kalıyor veya para açı doktorlar yüzünden (ki özel hastahaneler, performans değerlendirme vs gibi şeyler yüzünden buna yöneliyorlar), gereksiz yere ameliyat yapılıyor ve gereksiz yere ilaç veriliyor.

Oysa Türkiye’de sağlam siyaset bilimi bölümü varken, rezil ettiniz. Tamam siyaset bilimi konusunda Mülkiyet iyidir fakat uluslararası ilişkilerde değil sadece Türkiye, bölgede (Avrasya ve Ortadoğu) benim bölümüm yani Doğu Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümünden daha iyi bir yer yok! Neden yok? En basitinden 40 kişilik sınıfın 5’i Türk! Nijerya’dan Türkmenistan’a, Osetya’dan Ukrayna, İtalya, Pakistan’a kadar farklı ülkelerden insanlar var. Örneğin Libya’da Kaddafi öncesi ve sonrası ne oldu? Libyalılardan dinledim. Kuzey Irak’ın durumunu, orada yaşayanlardan dinledim. Şöyle bir ortam hayal edin, bir sınıfa girmiştim ve ders başlamadan; Türkçe, İngilizce, Rusça, Azerbaycan Türkçesi, Fransızca konuşanlar vardı! Sömürge ülkelerinden gelenler konuşuyor. Yani bunu Türkiye’de nerede bulacaksınız? Ben kültürü, ülkeyi, insanları tanıdım. Bugün Angola’da çok önemli kabileden birisini tanıyorum (ki kızla Ankara’nın bağlarını oynamıştık). Bir Orta Asya ülkesinin (adı bende kalsın), devlet başkanının danışmanının öğrencisi orada. Afrika’da bakan ve milletvekili çocukları oradaydı. Nereye gidersem kapım var. Şimdi bununla, Anadolu’nun ortasında, Eskişehir’de “Osmangazi Üniversitesinde” uluslararası ilişkiler bölümü varmış diyorlar. Yahu sen versen ne olur vermesen ne olur? Sırf bölüm açmak için bölüm açılmaz. Coğrafya önemli, ne kadar imkan verileceği önemli. Bunlar planlanmalı.

 

Tecrübe Nasıl Kazanılacak?

Politik alanda fikrim olmasına rağmen çok kısa dönemlik 2 tecrübe imkanım oldu. Bir tanesinde ben bastırmıştım ki; hadi onu söyleyeyim, 2014 Şubat’ta 2 hafta Yılmaz Büyükerşen’in medya ekibi ile sabah 8’den gece 12’ye kadar birlikteydik ama ben bastırdım, staj yok deseler de para ve staj umrumda değil sadece hocayı gözlemlemek istiyorum diyerek kameraman ve fotoğrafçısıyla (okurlarsa selam olsun), çok şey öğrenmiştim. Fakat okulda oturup olmuyor bunlar, gidip bastıracaksınız. Bir diğeri (bende kalsın), blog üzerinden ulaştılar. Tecrübe oldu. Fakat fazla tecrübem yok.

DAÜ, çok güzel fakat bir sıkıntı yarattı; Mülkiye’de olsam, belki birileriyle tanışıp, bir şeyler yapabilirdik. Türkiye’den uzak olmam, çevre oluşturma konusunda sıkıntı çıkarttı. Haliyle tecrübe kazanacağım 12 yılım var. Fakat başlangıcı sıkıntılı.

**

Kişisel olayı geçtim, üniversiteler sanayi ile işbirliği yapmalı ve öğrencileri buna göre yetiştirmeli. Bugün mezun olan bir öğrenci, sanayide (ya da piyasa vs ne istiyorsanız onu söyleyin) 2 yıl çalışmadığı sürece hiçbir şey yapamıyor. Sudan çıkmış balık gibi. Bu sistemsel sıkıntıyı, bireysel olarak bir şeyler yapmaya çalışarak kapatın. Fakat sistemin düzelmesi gerekiyor. Okul bitmeden, staj yoksa bile staj tarzı bir şeyler yapın. Gidin, konuşun, insanlarla görüşün, telefon edin; öğrenebileceğiniz her şeyi öğrenmeye çalışın. Yoksa oturup tatillerde dizi izlemek, oyun oynamak iyi güzel fakat gelecekte sıkıntı.

Sizin için, aileniz için ve Türkiye için sıkıntılı. Bakın iyi veya kötü Türkiye Cumhuriyeti imkanlarıyla bu günlere geldik. Haliyle bu ülkeye borçluyuz. Bu borcu ödemek gerekiyor. Türk okullarıyla, Türk polisi ve askerinin korumasıyla, Türk doktorlarına gidip, Türk akademisyenlerin yaptığı çalışmalarla bu günlere gelip; en verimli olduğumuz çağda yurt dışına kaçmak bir çözüm değildir!

Evet ben de bin bir sıkıntı çekiyorum, herkes bin bir sıkıntı çekiyor fakat önemli olan bunları aşacak yollar bulmaktır.

****

Söyleyeceğim tek şey: KENDİNİZİ GELİŞTİRİN! Ya diplomalı işsiz olursunuz ya da kendinizi geliştirip, yaptığınız işlerle öne geçersiniz.

1- Hayal kurun,
2- Hayallerinizden amaç oluşturun, yani hayalinizi projelendirin,
3- Cesur olun ve bu amaç için çalışın,
4- Hata ve sorunlarda vazgeçmeyin, ders alıp tekrar yola koyulun.

İşe şu iki yazımı okuyarak başlayabilirsiniz:

Bilimi Yasaklarsanız Neler Olur? Olanlar ve Olacaklar…

Hayata Nereden Başlamak Gerekir? Hayat Amacı, Hayaller ve Cesaret

**

Aynı ülkede ve dahası aynı dünyada yaşıyoruz. Ülkemizi dolayısıyla bölgeyi ve dünyayı güzelleştirebiliriz ve değiştirebiliriz. Fakat bunları yapabilmek için ÖNCE KENDİMİZİ DÜZELTMELİ, DEĞİŞTİRMELİ VE GELİŞTİRMELİYİZ!

Okuyabileceğiniz her şeyi okuyun, öğrenebileceğiniz her şeyi öğrenin, tecrübe kazanmak için gerekirse büyük şirketlerin CEO’larını arayın! Korkacak bir şey yok. Ben Yılmaz Hocanın seçimini gözlemlemek istediğimde etrafımdaki bazı isimler (ki akrabalarım dahil), “niye seni kabul etsinler” gibi bir sürü şey öne sürdüler. Bende dedim ki:

“Eğer olmazsam; dün nasıl yaşadıysam, yarın da öyle yaşayacağım.
Fakat olursa, hayatımda çok önemli bir tecrübe kazanırım”

Eğer yarın birilerini arayıp, öğrenmek ve tecrübe kazanmak için bastırmazsanız, hayatınız değişmeyecek. 10 olumsuz cevap alsanız dahi 11. olacak fakat bir tanesinin olması, size çok büyük tecrübe kazandıracaktır.

Kimseyi dinlemeyin, etrafınızdaki olumsuz insanları umursamayın. Başarmak isterseniz, başarırsınız. Kendinizi değiştirin.