Birinci dünya savaşını kazanan ülkeler büyü bir kin ve “yenilmezlik”(!) hissiyle kaybedenlere karşı harekete geçmiştir. Ağır şartlada antlaşmalar imzalanmış, yenilen devletler ağır borçlara mahkûm edilmiş ve sömürge haline getirilmiştir. Bulgaristan, Avusturya-Macaristan, Türkiye, Almanya… Bütün bu ülkelerde 1. Dünya Savaşı sonrasındaki ağır koşullara karşı ayaklanmalar başlamıştır. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Atatürk ve silah arkadaşları önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti; bizim için hâlâ anlayamadığımız ve hatta Atatürkçüyüm diyenler tarafından ve Türk aydınları tarafından dahi yeterince anlaşılmayan bir “mucizedir”.

En “masumları” Çörçil (Churchill), Rozevelt (Roosevelt) gibi liderlerin yanında; Mussolini, Hirohiti, Mao, Hitler, Stalin ve devamında gerek sivil lider olacak ya da döneminde askeri lider olan De Gôl (De Gaulle) gibi insanlar ve parti liderleri, öne çıkan insanlar, Göbels (Goebbels) ve niceleri olanların döneminden bahsediyoruz.

Sonra dönüp bu vahşi savaşa bizi sokmamayı beceren İnönü, 4 bin kız ve 2 bin erkek toplamda 6 bin yetim çocuğu okutan ve hâlâ pek bilinmeyen Kazım Karabekir ve konusu olmadığı için tek tek saymayacağım nice Kurtuluş Savaşı kahramanlarına bakınca; ne kadar vicdanlı, ne kadar şanslı bir millet olduğumuzu tekrar tekrar anlayabiliyorum.

Tabi bütün bu canilikler, vahşilikler bir anda ortaya çıkmadı. Fakat faşizmin, Nazizmin ve komünizmin yükseldiği bir yüzyılın başında en masum gibi görünen Fransa ve İngiltere’ye baktığımızda sömürge altında tuttukları ülkelerde vahşet ve katliam görüyoruz. Sömürge zaten sömürmekten geliyor ve gerçek anlamda sömürüldüğü görülüyor. Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ise böyle bir dönemde Balkanlar başta olmak üzere bölge ve dünyaya rahat bir nefes aldırıyor. Zaten Atatürk’ün Balkan devletleri ve İran, Irak ile imzaladığı antlaşmalar ise hem Türkiye’ye bölgede bir güç kazandırıyor (yumuşak güç) hem de bu devletleri faşist İtalya/Almanya ve komünist Sovyetler Birliği baskısından kurtarıyordu…

**

Almanya’da Türkiye gibi ağır şartlarda antlaşma imzalamış ve gerek Büyük Buhran (1930’lar) gerek Birinci Dünya Savaşı antlaşma şartları, Almanya’nın belini gittikçe bükmüştür. Atatürk ise Türkiye’de daha ilk 5 yıllık kalkınma planında “biyoyakıt” ile petrol bağımlılığını azaltmaktan tutun (ki Atatürk Orman Çiftliğinde Atatürk’ün bindiği traktör ve bir çok askeri araç bu dönemde biyoyakıt ile çalışıyordu, sonra İnönü zamanında ne oldu?), “her fabrika bir kaledir” sözüyle yerli üretim için adımlar atıyor ve devamında her şey millileştiriliyor… Fakat Almanya’da işler biraz daha karışıktı.

 

Almanya’nın Çöküşü?

Aslında Almanya sanıldığı kadar kötü bir durumda değildi. Nazi döneminde teknolojilerini daha önce yazmıştım: elektron mikroskobu, AEG kayıt cihazı, jet motoru, jet uçağında pilotun acil durum fırlatması (Hâlâ kullanılan teknoloji), uzaktan kumanda, günümüz telekomünikasyon altyapısını oluşturan uzay ve havacılığın temeli olan V1/V2 roketleri… Volkswagen Beetle, yani halkın arabası; otobanlar, günümüzde politika ve reklamcılıkta kullanılan çeşit çeşit taktikler ve teknikler yine Nazilerin döneminde bulundu, Göbels (Goebbels) ve ekibi tarafından kitlelerin yönlendirilmesinde kullanıldı. Yine aynı şekilde bugün modern tıpta kullanılan bir çok bilgi, günümüzde “etik” gerekçelerle araştırılamadığı için, Naziler döneminde yapılan araştırmalarla (ki insan deneyleri, canlı canlı insanları kesip biçmek, öldürecek çeşitli ilaçlar kullanıp gözlemlemek vs) elde edilen bilgilere dayanmaktadır.

Askeri yatırım önemlidir. Bir ülkedeki ARGE ve teknolojinin lokomotifidir. ASELSAN, 1990’lı yıllarda telefon yaptı. İnternet, bir askeri projedir. 1940’ların başında Ferdinand Porş’un (Porsche) Nazi tankları için geliştirdiği bir vites sistemi, ancak 1990’larda arabalarda kullanıldı… Bugün Rusya’ya dahi baksanız; şimdi kullanılan tank teknolojisinin vs, daha önce otobüs, traktör gibi ağır iş makinalarında kullanıldığını görürsünüz. Yani Otokar’ın ve bir kaç firmanın daha yaptığı zırhlı araçlara bakarsanız, giderek evriliyor ve yakında tank yapabileceklerini düşünüyorum. Bu tarz şeyler birden ve devlet yetkililerinin isteğiyle değil, destek ve alım garantisi ile birlikte askeri projelerle olur. Türkiye’de de askeri projeler bu yüzden önemlidir.

Peki Almanya’da Bunlar Nazi Döneminde Mi Oldu?

Hem evet hem hayır. Hitler, başarı için askeri projelere yatırım yapıyordu. Fakat işine yaramayacak şeylere (elektron mikroskobu gibi), ilerleyen süreçte yatırım yapmadı ki bu da anlaşılabilir bir ekonomik gereklilik; savaşı kaybediyor, geriliyor ve para azalıyor, kaynaklar azalıyordu… Fakat askeri projelere yatırım, destek olsa dahi; dünyanın farklı yerlerinde bunları yapmanız sizi kurtarmayacak çünkü belli birikim gerek: EĞİTİM!

Nasıl?

Kısaca şöyle açıklayayım; bir AKP’li akrabam ile konuşurken, Erdoğan’ın “kabul ediyorum eğitimde iyi işler yapamadık” demesine rağmen eğitimde AKP Türkiye’sinin çok iyi olduğunu söyledi (kraldan çok kralcılık).  Doktorları falan örnek verdi ki, başka bir konuda aynı gün konuşurken doktorların 10 yılda yetiştiğini söylemişti. Eh, ortayı açınca ben de gol attım; günümüzde işini iyi yapan bir doktorun yetişmesi kaç yıl alır?

Doktorluk çok zor bir meslektir. Bu paragrafı burada, bu hafta yazmak gerek çünkü bir sağlık çalışanının kafasında tuğla kırıldı. Sadece doktor değil, sağlık çalışanı olmak zordur! OECD ülkelerinin yarısı kadar sağlık çalışanı sayısıyla, OECD ülkelerinin 4 katı hastaya bakmak zorunda ülkemizdeki doktor ve sağlık çalışanları.

OECD raporuna göre, kişi başına düşen doktor ve hemşire sayısında Türkiye, OECD ülkeleri arasında sonuncu oldu. (burada dikkat): batmış olan ve toparlanmaya çalışan YUNANİSTAN ise lider durumda. Türkiye’de her 100 bin kişiye 176 doktor düşüyor. Şili, Meksika, Güney Kore, Polonya gibi ülkeler bile bizi geçmiş durumda.

**

Peki Türkiye’de ne oluyor? Doktor ve hemşireler bunca iş yüküne rağmen şiddet görüyor. Daha az sayıyla daha fazla hastaya bakmak zorunda kalıyorlar, yetmiyor sürekli nöbetler, sürekli sıkıntılar; yetmiyor politik baskı, kadrolaşma, yetmiyor üzerine şiddet!

Bir doktor ne kadar sürede yetişir?
Hazırlık varsa 7 yıl üniversite eğitimi. Ee 6 yıllık eğitim bitti oldun mu? TABİ Kİ HAYIR! Pratisyen hekimsin henüz. Pratisyen doktor, uzman doktor, operatör doktor, yardımcı doçent (artık kalktı galiba), doçent, profesör, ordinaryus…

Bunları ben tıkır tıkır yazdım da Profesör olmak demek, yıllarını vermek demektir. Kafayı kitaplara koyup, saçları ağırtmak demektir. Doktorluk mesleği için binlerce hasta demektir. Hepsi bir yana başarılı olmak istiyorsan, son çıkan yayınları, son çıkan teknikleri ve haberleri takip etmek demektir. Yani YABANCI DİL OLMADAN OLMAZ ki kongreler, toplantılar, seminerler… Yüksek lisans yapan ve sosyal bilimler bölümünde bir akademisyen dahi olsan bu dediklerimi yapmazsan olmaz. Benim bilgim bir akademisyenin yanında hiç sayılacak kadar fakat buna rağmen İngilizce kaç tane kaynağı ve yazıyı takip ediyorum ve Rusça öğrenmeye çalışıyorum.

İşte bunlar düşünüldüğünde, akademisyen olmak; doktor olmak, profesör olmak kolay değil. Fakat cahil tiplerin bu insanlara şiddet uygulaması, hayatını çalışmalara veren insanlarla kendi bilgilerini bir tutması ise bir saniyeden az zamanda gerçekleşebilir.

DOKTORA VE SAĞLIK ÇALIŞANLARINA ŞİDDET HAYIR!

**

Konumuza geri dönecek olursak tıpkı doktorlar gibi, anladığınız üzere mühendisler, bilim insanları, sporcular, sanatçılar da aynı şekilde 10-15 yıldan önce yetişmez. Haliyle Nazi Almanyasında bir çok gelişimin tek nedeni Nazilerin askeri yatırımlara verdiği önem değil, Nazilerin öncesinden kalkma eğitim sistemdir.

Üzülerek söylüyorum ki şimdi temel ilaçlar dersini bilmeyen binlerce sağlık çalışanı mezun oluyor. Anestezi için bu çocuklar işlem yapacak örneğin. Yeni ve özel olan bina üniversitelerinden; öğretimin yani temel bilgilerin yanında hiçbir eğitim de alamadan parayla mezun oluyorlar. YANİ??? 5-10 yıl içinde sevdikleriniz, ilaç bilmeyen bir yaratığın yüzünden ameliyat masasında kalabilir. O zaman, “AKP zamanında üniversiteler açıldı” demeye devam edecek misiniz merak ediyorum? O zaman, niye eğitim sistemini eleştirdiğimizi anlayabilecek misiniz onu da merak ediyorum.

 

Bir Toplumun Çöküşü

Türkiye’den, Türkiye’yi gözlemlemek çok zordur. Daha önce söylediğim üzere; hayatta fakat özellikle politikada hiçbir şey söylendiği kadar iyi değildir ve hiçbir şey sandığınız kadar da kötü değildir. Fakat özellikle taraftar tipi seçmenler nedeniyle ülke uçlara ayrılmış durumda. Çoğu aydın, gazeteci, yazar, politikacı; Türkiye’yi iyi analiz edemiyor. Çünkü içinde yaşıyor. 9 yıl Kıbrıs’ta kalmış olmamış bir anlamda avantajı oldu.

Bu konuyu açma nedenim, kara çarşaflı genç bir kızın Anıtkabir’de çektiği ve zorla gittiğini söyleyerek Atatürk’e hakaret ettiği videodur. Erdoğan’ı övüyor.

Öncelikle 1920 şartlarıyla, teknolojinin geliştiği ve her şeyin değiştiği 2000’li yılları karşılaştırmak aklın, mantığın ve hem bedensel hem ruh sağlığı yerinde bir bireyin yapacağı iş değildir! Eğer Atatürkçü birisi Erdoğan ile Atatürk’ü karşılaştırmaya çalışıyorsa; bu sözlerim o arkadaşa da gitsin, Erdoğan’ı övene de ve hatta Erdoğan ve AKP’lilerin kendisine de… Kanser ilaçlarını psikolojiyi etkilemesi, kin ve öfke, nefret gibi bir sürü etmek böyle şeyler yaptırabiliyor insanlara.

Şimdi gelin size kısaca Nazi Almanyasını anlatayım…

 

Aydınlıktan Karanlığa Nazi Dönemi

Bu dönem için önerdiğim kitap (aşırı ayrıntılı olduğu için ağır gelebilir), Ian Kershaw’ın 2 ciltlik Hitler biyografisidir.  Çok ağırdır fakat her türlü detay mevcuttur.

Ekonomik kriz, buhran, Avrupa’da komünizm korkusu, yeni yeni ortaya çılan aşırı milliyetçi hareketler… Nazıl ki Türkiye’de komünizm korkusuyla ABD tarafından milliyetçi ve muhafazakar gruplar oluşturuldu ve silahlarla desteklendi, hükümetin başındaki isim Ecevit’in dahi haberi yoktu ve sonradan öğrendi; aynı şekilde Avrupa’da da komünizmi tehlike olarak gören ülkeler, zenginler, şirketler; faşist grupları destekledi.

Hitler’in güçlü hitabeti, Almanya’da ilk başta taban bulmadı. Defalarca uğraşın sonunda iktidara geldiler. Hinderburg’ün ölümünden sonra devlet başkanlığı ve hükümet başkanlığı (bizdeki Cumhurbaşkanı ve Başbakan gibi) makamları birleştirilmiştir. 1934’teki referandumda %90 oranında EVET oyu çıkmıştır.

Ari ırk adı altında gruplar toplanıyordu. Yahudiler, çingeneler, engelliler… Toplama kamplarına alınmaya başladı. Toplum çıldırmış gibi Hitler’in peşinden gitmeye devam etti. Azınlıklar, farklı kişiler tek tek toplanırken; toplum ise bu “vatan hainlerinin” öldürülmesini dahi istemeye başlamıştı. Fakat toplama kamplarında kitlesel ölümler 1942-1943’ten sonra, yenilgiler gelmeye başlayınca “planlı” şekilde uygulamaya konulmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam ilk toplama kampını ve görüntüleri 1943’te Polonya’da Ruslar bulmuş ve kameralarla hemen görüntülemeye başlamışlardı. İşin ilginci “çalışma kampı” tarzı şeyler biliniyordu ama toplama kampları çok sıkı şekilde korunmuş ve diğer devletler istihbarat çalışmalarında raporlayamamıştı bile. Varlıklarından haberleri yoktu.

1930’ların sonlarına doğru yavaş yavaş savaş ve yıkım başlamıştı. Avusturya ve Çekoslovakya ilhak edilmişti. Güllerle karışlanmıştı Alman askerleri Avusturya’da. Polonya olayı ise farklıydı. Polonya’ya savaş ilan edilince; Fransa ve İngiltere bu sefer Avusturya ve Çekoslovakya’daki gibi göz yummamış, savaş ilan etmişlerdi. Böylece 2. Dünya Savaşı başlamıştı. Polonya’ya giren Alman askerleri hem “Yıldırım Harekatı” taktiği ile hem de tanklara karşı Polonya askerlerinin atlı olması nedeniyle 2 haftada Polonya’yı ezmiş, Ruslar ile yapılan antlaşma sonucunda Ruslarda Polonya’ya girmiş ve Nazi Almanyası ile SSCB sınır komşusu olmuştu. Yakalanan ve teslim olan Polonyalı askerleri (ki sayıları milyonlarcadır), Stalin katlettirmiştir (sonradan Yeltsin bununla ilgili belgeleri Polonya’ya teslim etmiştir). Hitler tarafında da durum farklı değildir.

Ardından Fransa tarafına saldırı başlamıştı. 1941’e kadar Nazilerin ve faşistlerin (İtalya) durumu iyi gibiydi:

**

İlk görselde ittifakların haritası, ikinci görselde ise Nazi Almanyası’nın haritası var.

Derken Hitler savaş bile açmadan Ruslara saldırdı. Gafil avlamak istiyordu. Eğer SSCB’ye saldırmasaydı, aralarındaki antlaşmalar, Stalin’in Almanlara gönderdiği hammadde ve gıda malzemeleri belki de tarihi bambaşka bir yere götürebilirdi. Fakat Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırması, Japonya’nın Naziler tarafında olması ardından ısrarla savaşa dahil olmayan Amerika’nın gemilerine yine Hitler’in Ruslara yaptığı gibi; Japonların’da gafil avlamak amacıyla Pearl Harbour limanına yaptığı ani saldırı ve sonrasında Amerika’nın savaşa dahil olması…

İşte bunlar her şeyi değiştirdi.

Hitler, acımasız şekilde Rus topraklarına ilerliyordu. Ukraynalılar Nazi askerlerini görünce, Stalin’in zulmünden kurtuldukları için onlara yemek çıkartıyor, çiçek veriyor, dudaklarından öpüyorlardı (bknz: Apocalypse belgeselerindeki gröüntüler). Fakat Hitler bunları değerlendirmek yerine Ukraynalıları açlıkla mahkûm etti, ağır vergiler getirdi. Stalin, geri çekilirken “ajan” diye sivil halkı astırıyordu.

1943 yılına kadar soykırım fikirlerinin ne kadar uygulanıldığı konusunda tartışmalar var. Fikir olarak kalmıştı. Fakat kaybedilmeye başlandığı anlaşılınca, toplama kamplarındakilerin katliamları başlandı. Daha önce engelli vatandaşlar üzerinde denenmiş tekniklerden tutun gaz odalarına kadar bir çok fikir geliştirilirdi. Çünkü mermiyle öldürmek maaliyetli idi. Schindler’in Listesi filminde gördüğünüz görüntüler gerçekten de yaşandı. Filmde 7 kişi sıra halinde diziliyor, Kar98k ile ateşleniyor ve 5 kişi birden yere yığılıyor (mermi 5 kişiyi geçiyor) ve devamında tabanca ile kalan ikisi öldürülüyordu. Bunun denendiği biliniyor fakat mermi israfı demekti. Haliyle gaz odaları bulundu.

Conspiracy (2001) filminde, bu tartışmalar işlenmişti. Gerçekten yapılan toplantıları görüyorsunuz. Nazi avukatlarının, her şeyi yasalara göre uydurmaya çalışmaları, Nazi partililerinin cahil ve saçma fikirleri, yasaları çiğnemeleri… Filmi tavsiye ederim.

 

Bütün Bunlar Olurken Alman Toplumu

Avrupa’da felaket yaşanırken, bombardımanlar nedeniyle taş üstünde taş kalmıyorken, sanat eserleri yağmalanıyor; çocuk ve sivil katliamları, tecavüzler yaşanıyorken Alman toplumu her şeyden uzaktaydı. Sözümona “burjuvazi” mutluydu. Parti toplantıları, danslar, özel yemekler, jilet gibi giysiler, özen özen özen…

Partiye kayıt olmamak bile şüpheli olmanıza neden olurken, Alman toplumu bununla ilgilenmiyordu. Hitler kurtarıcı idi, Führer idi. Doğrusunu bilirdi. Milyonlarca kişi yanılamazdı. O vatan haini akademisyenler, bilim insanları mı bilecek? Azınlıklar hamam böceği idi, sürüngen idiler (Black Mirror Men Against Fire bölümüne selam olsun).

Gülüşmeler, abartılı nezaket, dans, müzik, alkol, giysiler, toplantılar, sosyal sınıflar, üstünlükler, parti içi çekişme…

İşte tam bu noktada, 1942’te Almanya’ya gitme ve sokaklarda söyleşi yapma imkânımız olsa, sanıyorum tam olarak Türkiye’de kahvelerde ve “Sarı Mikrofon” tarzı Youtube kanallarında söylenenleri duyacağız. “Kürtaj yapan” yer cücesi gereksiz tipin söyledikleri gibi “vatan haini, 155’i ararım” diyecekler beğenmedikleri insanlar için; SS’ler aranacak belki cidden. Eleştirmek mi? Eminim Türkiye’nin yaşadığı durumu yaşayacağız.

Pek farklı bir psikoloji olduğunu düşünmüyorum. Merak ediyordum Hitler’e nasıl bu kadar oy verildi, demokrasiyi rezil edecek referanduma karşı nasıl oy verildi, muhalefet partileri nasıl kapatıldı ve bunlar olurken insanlar neden ve nasıl sesini çıkartmadı? Bu soruların cevabını en iyi yaşayarak öğreneceğimi nereden bilebilirdim?

**

Görebileceğiniz üzere yaşam devam ederken Türkiye’de ve herhangi bir yerde an’ı anlatmak ve yorumlamak çok zordur. Eğer tarihi yeteri kadar iyi bilmiyorsanız ve siyaset bilimine hakim değilseniz (konu ülke ve politika ise) çok zordur. Aynı şekilde konu sanat olsa bile, sanat tarihi gibi temel bir takım eğitimlerden yoksunsanız; mevcut durumun analizini sağlıklı yapmak imkânsızdır. Sizlere birileri bir şey söyler ama dinlemezsiniz.

Maalesef Türkiye’de durum budur. Eğitimin kötü olması, 5-10 yıl içinde mühendislikten sağlık alanına kadar herkesi etkileyecek. Üretimi, ekonomiyi etkilemekle kalmayacak; rezil öğrenciler, bilgisiz yığınlar nedeniyle arge’den tutun spor, sanat, bilim, teknoloji alanlarına kadar doğru düzgün hiçbir başarımızı olmayacak. Dış mihraklar, illüminati, cinler, canavalar diye birilerine ve bir şeylerine suç atabilirsiniz ancak sorun tam olarak sistemdir.

TOPLUMDUR! Toplumun, gerçekleri reddeden zihniyeti ve cahil yığınların içinden çıkan kin, nefret, öfke dolu ruh haliyle birlikte meşrulaşan pisliklerdir. Taciz, tecavüz, sübyancılık, doktora şiddet, kadına şiddet, yolsuzluk, hırsızlık; her alanda hile, hurda, dolandırıcılık, yalan, iftira… Tüm bunlar yozlaşmış toplumun yansımasıdır. Toplum ise bunları kabul etmeye devam ettikçe meşrulaşır. Çürük elma gibidir bunları yapanlar, eğer engellenmez ise; toplumu da çürütmeye devam eder.

Peki Sonra?

Naziler yenildi. Almanya’ya bir yanda Fransız+İngiliz+Amerikan askerleri diğer yanda Sovyetler Birliği askerleri girdi ve sınır oluşturdu. AMA NE GİRMEK!

Stratejik önemi olmayan şehirlere bile “öc alırcasına” tonlarca bomba yağdırdı Amerikan uçakları. Şimdi olsa savaş suçu olacak bu eylemi o zaman yargılayacak kimse yoktu. Ya da işlerine gelmediler. Naziler kötüydü nasılsa, fabrikası olmayan kasabalarda dahi taş üstünde taş bırakmayıp yaşlıların, kadınların, savaştan arta kaldıysa çocukların öldürülmesi kimsenin umrumda olmazdı. Sonuçta bu insanlar seçti Hitler’i! Hitler’in de dediği gibi… Kaderlerine razı olmalıydılar, Almanya ile yok olabilirlerdi, sonuçta kendi seçimleriydi.

Öte yandan Ruslar Almanya’ya girdiklerinde işler değişmeye başladı. 2 milyon civarında Alman kadınına tecavüz edildi. Sokakta, evde… Nerede canları isterse, kadın gördüklerinde pantolonlarını indirip, kadına tecavüz edip, hayatlarına devam ediyorlardı. Tabi bu da bir savaş suçu, fakat olayı biliyorsunuz, Hitler, Naziler falan filan…

Hitler’in de dediği gibi; tarihi kazananlar yazıyor!

1942’de söyleşi yaptığımız insanlardan (varsaydık ya) bulabildiklerimizle tekrar söyleşi yapsaydık 1945’te ne derlerdi acaba? 3 yıl ardından…

Ya Türkiye?

1999’da Türkiye’nin en büyük depremlerinden birisi yaşandı. Üretimin olduğu Marmara bölgesini vurdu ve üretim yerleri çöktü, insanlar öldü, evsiz kalındı. Çok büyük felaket idi. 2001’de dahi çalışmalar devam ediyordu. Ben 2005 gibi Düzce’ye ve civarına gittiğimde, hâlâ depremin sonuçlarını gözümle görebiliyordum.

İşte bu dönemde, 1999’da başa gelen koalisyon aynı zamanda ekonomik krizi de devralmıştı. Bülent Ecevit’in kendi dediği üzere (Ecevit’in Anıları, Mehmet Çetingüleç, Doğan Kitap) acı reçete uygulamaya konulmuştu. Tam bu reçetenin geri dönüşümü başlayacakken Bahçeli erken seçim açıklaması yaptı. 7 partinin %5’i geçtiği, eğer baraj %5 olsa Türkiye’nin en demokratik dönemini yaşayacağı yıllarda CHP ilk kez meclise girerken iki partili dönem geldi ve AKP oylara oranla kat kat fazla meclis koltuğuna sahip oldu. Özelleştirmeler birbirini izledi, 1999 koalisyon hükümetinin acı reçetesinin sonuçları ile birlikte özelleştirmeler, yeni bir hareket, umut Türkiye’yi başka bir alana taşıdı.

Marmaray gibi olaylar… Tüp geçiş (Marmaray) AKP’nin işi değildir başlıklı konumda yazmıştım:

1860 ve 1902’de tekrar tekrar yapılması düşünülen proje, imkansızlıklar nedeniyle yapılamadı.
1995’te kapsamlı şekilde çalışma başlatıldı.
1999 yılında Türkiye ve Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) arasında bir finansman anlaşması imzalandı.
1998’de proje detayı tamamlanırken, Mesut Yılmaz vardı.
1999’da finansman projesi tamamlanırken, Bülent Ecevit vardı.
2002’de ihale işlemleri sürecinde Bülent Ecevit vardı, sonra Erdoğan geldi.
2004’te ise projenin başlaması ve 2013’te tamamlanma sürecinde AKP ve Erdoğan vardı.

Fakat ne olursa olsun Özal, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve emeği olan nice insan, hükümet, yetkili, bürokrat tarihe gömüldü. Oysa devlette devamlılık esastır mantığı ile Osmanlı’da hayal edilen proje, Osmanlı İmparatorluğunun devamı Türkiye Cumhuriyeti’nde projelendirildi, finansman sağlandı, ihale açıldı ve bitirildi. Fakat temel atma ve bitiriliş AKP dönemine rastladığı için AKP’ye mâl edildi ki gerçekten üzücü.

**

2007’den, özellikle 2010’dan bu yana AKP’nin doğru düzgün sistemini göremiyoruz. AB’den tutun üretime kadar bir sürü alanda sıkıntılar var. TL’nin değeri düşüyor ve sadece dış mihrak deniyor. ARGE’ye şu kadar yatırım yaptık demeniz bana bir anlam ifade etmiyor. Bu yatırımların sonucunda ne oldu? 3 yıl sonunda “iflas ettik” diye devleti yüz milyonlarca zarara sokan şirketleri biliyorum. Aldığımız sucuktan, yapılan yatırıma kadar her yerde hile, devleti kandırma, rant var… Yazık günah!

Adalet Sarayları yapılınca adalet sorunu çözülüyor sanıyorlar.
Büyük hastahaneler yapılınca sağlık sorunu çözülüyor sanıyorlar.
Yol yapılınca asgari ücretli çalışanın Almanya, İngiltere, Fransa’daki asgari ücretli çalışan gibi kaliteli arabalara binebileceğini sanıyorlar…

Say say bitmez ama hastahane yapıp düzgün sağlık çalışanı yetiştirmez ve yetiştirdiklerinin güvenliğini sağlayamazsan, adalet sarayları yapıp hukukun üstünlüğü ilkesine zarar verirsen, yol yaptıktan sonra asgari ücretlinin Avrupa’daki meslektaşlarının aksine 3 yıl eşek gibi çalışıp ancak ortalama bir araba almasını sağlarsan bu ülkede bir şeyler bozulmaya başlar.

Dış mihraklar şunlar bunlar değil sorun, toplumun kokuşmaya başlaması. Trafikteki magandalar var, makas falan atan; polis arabasıyla yan yana gidiyoruz, adamı gösteriyorum ne iş diye polis dudak büzüp kafa büküyor “bizde bıktık” diyerek. Doğru, polisleri de başlı başına suçlamıyorum fakat şu adamları rahat bırakın, gördükleri an cezaları geçirsinler kardeşim. Bak bir ay önce güvenlik şeridi ile ilgili yazı gitti herhalde; güvenlik şeridinden giden ve sözde uyanık olanlar çatır çatır ceza yedi. Fakat şimdi yok… Böyle olmaz! Polis toplumun vicdanıdır, sinyal vermeyen, makas atan, güvenlik şeridinden giden, diğer sürücüleri tehlikeye atanlara cezayı yerleştirecek. Eğer böyle yapmazlarsa, pisliklerin magandalıkları bir anlamda ödüllendirilir ve sepetteki çürük elma gibi tüm toplumu bozar.

Toplum bazı şeylere meşruluk katıyor. Basın bunların başında! Otobüste, dizinin 2 parmak üzerinde etek giymiş kız için “mini etek giymiş bu ne” diyen dede var. Başlık atmış basın: “mini etekli kızdan şikayetçi oldular”. Video var Allah’tan, bakıyoruz videoya mini etek falan değil. Fakat insanların algılarıyla böyle oynuyorlar.

Çok net söylüyorum, idamı hiçbir zaman desteklemedim ama illa gelecekse politik karar veren yargı mensuplarına ve toplumu zehirleyen basın mensuplarına getirin yeter. Meclise girmek için de IQ testi yaptırmak gerekli olsun ve milletvekillerine maaş verilmesin; bu ülkede çoğu şeyin düzeleceğine eminim.

**

Diyeceğim o ki, şu andan memnun olan vatandaşlar var. 15 yıl sonra, 25-30 yıl sonra da memnun olacaklar mı? Asıl soru bu. AKP’nin sisteminin sonuçlarıyla daha yeni yeni karşılaşıyoruz. Eğitimden sağlığa, hukuktan argeye kadar… Mevcut sistemde, mevcut iktidar zihniyetinde çöküş kaçınılmaz. Fakat bu çöküş için uyaranları daha ne kadar görmezden geleceksiniz, vatan haini damgasını yapıştıracaksınız soru bu… Mevcut sistem sizi zehirleyen, çıkan öğrencilerin sizleri ihmalden ve bilgisizlikten öldürdüğü; sizin dahi hak arayamayacağınız hale gelinceye kadar mı?

Örneğin bundan bir kaç yıl önce FETÖcülere ve AKP’lilere birbirini sorsak her şey güzeldi. Fakat FETÖcülerin AKP’ye yol göstererek rezil ettiği, kadrolaştığı hukuk şimdi onları rezil ediyor. Yetmiyor, AKP destekçileri bile FETÖ’den içeride!

Aynı şekilde mevcut sistem ve getirilen yasalar bir gün en sıkı AKP destekçilerini vuracak. Kimse şunu unutmasın ki, eğer idam gelirse; günün birinde olası iktidar değişiminde idamın en önce getirenleri vurması da olası. Çünkü adaletin sağlanmadığı, sistemin kurulmadığı bir ülkede bu tarz keskin hamleler serseri kurşun gibidir. Kimi alacağı, ne olacağı belli olmaz.

Bu yüzden bir şeylerin değişmesi gerek. Hoş iktidara bu kadar laf söylüyoruz ama muhalefeti görüyorsunuz, lider üretmekten aciz; her gelenin koltuğa yapıştığı bir muhalefet.

İşin özü şu: bu ülkede bir şeyler değişmesi gerek, ama önce herkes kendini sonra çevresini ardından içinde bulunduğu kurumu değiştirmeli.

Çünkü çöküş başladığında hiçbir şey ayırt etmeden hepimiz için gelecek… Hatta daha açık konuşayım: tecavüz edilen 2 milyon kadın ve ölen siviller içinde illa ki “ben demiştim” diyen insanlar da vardı. Sonuç? Değişmedi. Herhalde daha da açık anlatamam…

Bugün yaşananları ancak 10-15 yıl sonra anlayabileceğiz… En azından bazılarımız. Yoksa 100 yıl öncesini anlamakta zorlanan sözümona aydınlar falan var bu ülkede. Nutuk okumamış Atatürkçüler. Anlamadıkları için anlatamıyorlar. Anlamadıkları için Atatürk’ün partisine, Atatürkçülüğe ve demorkasiye sahip çıkamadılar.

Böylesine rezil bir durumdayız. Ne kaçmak çözüm ne pes etmek… Savaşırsanız başınıza büyük işler gelebilir.  Savaşmazsanız başınıza büyük sorunların açacağı ise garanti gibi… Bizi geçtim, bari çocuklarımız ve torunlarımız rahat yaşasın diye her zaman ve her yerde doğruları söylemeye devam edelim.