Aslında yeni konu yazmayacaktım. WordPress’in hantal yapısı çok fazla kaynak tüketiyor ve günde 3-3,500 kişiyi geçince server otomatik olarak erişime kapatıyor. Üst paketi öneriyorlar da gerek yok. Ya Gravy, HTMLy gibi bir veritabansız CMS ile ya da kendi scriptimi yazarak daha performanslı altyapıya kavuşacağız. Haliyle birazcık yazılar gecikebilir. Fakat uzun süredir istediğim Gezi Parkı’na doğru geçmişe bakış yazımı bugün yazmalıyım.

**

Gezi Parkı protestosu veya olaylarının üzerinden 5 yıl geçmiş. Twitter’da etiketi görünce yazıyı yazmak istedim. Blog gönderilerinin büyük bölümünde olduğu gibi Gezi Parkı süreci hakkında düşündüklerim de “taraftar tipi” bir zihniyette değil. Yani Gezi Parkı sürecinde yaşanan şeyleri tamamen desteklemiyor, fakat aynı zamanda Gezi Parkı’nı da “dış mihrak, haYin, kürtaj yapıyoruz burada, 155’i ararım” gibi bir kafayla eleştirmiyorum.

Gezi Parkı sürecini Kıbrıs Gazimağusa, İstanbul ve Eskişehir’de katılıp gözlemleyen biri olarak ve devamında “uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi” bölümüne başladığım yılda direkt Gezi Parkı, Occupy hareketleri ve devamında Arap Baharını dönemler boyu derslerde analiz ettiğimiz haliyle bir bütün olarak ele alacağım.

Öncelikle Gezi Parkı sürecini, duygularımı, yaşadıklarımı anlatacağım. Sonra Gezi Parkı’nın neden AKP’lilerin sandığı gibi bir şey olmadığını anlatacağım. Ardından, “madalyonun öbür yüzü” bölümünde ise Gezi Parkının sıkıntılı bölümlerini anlatacağım ki, Gezi Parkı süreci güzel başlayıp sonra rezil bir hale geldi.

 

Başlangıç: Neler Oluyor? {Gazimağusa – KIBRIS}

İnternette takılıyordum, çeşitli haberler geliyor; sosyal medyada bir şeyler dolaşıyor fakat medyada ses seda yoktu. Anlayamadık tabi başta. Göstericiler var, olaylara destek veren gruplar (olayın başında) belli, polislerin orantısız gücü var. Haliyle biraz araştırınca bir şeylerin olduğunu anladık.

Gezi Parkı süreci, çokta haklı olarak o bölgedeki bazı politik ve rantlaşma hareketlerine karşı bir tutum idi. İnfial yaratılmaması için, oradaki duvar ile birlikte 5 ağaç, gece 22 sularında yıkıldı ve söküldü. Taksim’deki bazı sivil toplum kuruluşları buraya hemen intikal ederek iş makinelerinin önüne geçti. Net bir şekilde sayı söyleyememekle birlikte o gün orada olanlarla konuştuğumda yaklaşık 300-350 kişilik gibi bir gruptan bahsediyorlar. Aynı akşam ağaçların kesilmemesi için parkta çadırlar kuruldu ve 40-50 kişilik bir grup burada nöbet tuttu.

Gezi Parkı direnişinin başlangıcı oldukça doğru, ve hassasiyetler üzerindendir. Demokratik ülkelerde olması gereken olmuştur. Bu olayların başlangıcı hiçbir şekilde vatan hainliğine, dış mihraklara vs yıkılamaz!

Bakınız Gezi Parkı’nın konumu nedir, neden önemli?

**

Eskişehir’de doğup büyüyen biri olarak, İstanbul’u kültürel anlamda bolluk ve bereket iken yaşanılabilirlik anlamında oldukça boğucu bulurum. İstanbul’u tek cümle ile “bina tarlası” olarak nitelendiririm. Boğucudur bu şehir. Hele hele Balkan ülkelerini ziyaret ettikten sonra, ağacın ve yeşilliğin değerini anlıyorsunuz. Haliyle İstanbul’da yeşil, herkesin hassas olması gereken bir konudur.

Bakın doğa talanı: gelişim beton ve asfalt ile olmaz başlıklı konumda, Türkiye’de yaşanan doğa talanından birazcık bahsetmiştim.

**

Bu yukarıdaki görseli bizzat çektim. İstanbul’un durumu. Bina tarlası İstanbul!

İşte bütün bunlar değerlendirildiğinde, özellikle Taksim gibi kültürel bir yerde, STK’ların da bazı konularda hassas olması fazlasıyla anlaşılabilir.

 

Başlangıca Ait Görüntüler

 

 

Kıbrıs’tan Tepki

Bu olaylar başladığında kişisel olarak benim tepki gösterdiğim bir kaç şey vardı;

1- sosyal medyada fırtınalar kopuyorken, ana akım medyanın 3 maymunu oynaması (hem de günlerce!)
2- (özellikle ilk bir kaç gün için söylüyorum), içinde akademisyenlerin vs bulunduğu insanlara, ellerinde hiçbir saldırgan cisim yokken orantısız güç kullanılması
3- ağaçlar

Fakat kişisel olarak özellikle bende tepki yaratan şey medyanın üç maymunu oynamasıydı. Yani birileri toplanmış, ağaçların sökülmesine karşı direniyor, ve çoğu okumuş falan insanlar; hatta akademisyenler var. Orantısız güç ile bu insanlara müdahale ediliyor. Ortada bir şey var, anlaşılmayan bir şey. Polis neden böyle bir güç uyguluyor? Gezi Parkı’nda neler oluyor? Hiçbirini medyadan öğrenemiyoruz. Sosyal medyanın ise bilgi kirliliği haline gelmesi an meselesi.

Bütün bunlar beni huzursuz etti. Dedim ki okulun meydanına yürüyeyim bakalım. Çünkü uyuyamıyorum, neler olduğundan habersiziz. Okula gittiğimde manzara şu idi:

**

İnsanlar oturuyor, kimse bir şeyi anlamamış. Fakat medyada hiçbir şey olmamasına, olayların adeta bastırılmasına ve ne olduğunu doğru dürüst anlamadığımız ağaçların sökülmesi ve oradaki kitleye orantısız güç uygulanması; işte bu belirsizlikler içinde herkesin içinde huzursuzluk yaratmıştı.

Bir kaç saat geçince insanlar toplandı. Taraftar grupları vs toplandı. Kalabalık oldu. Herkes ne yapalım diye konuşurken, ben taraftar gruplarından birinin başında olan arkadaşlara hadi dışarı çıkalım dedim. Okuldan çıktık ve bağırmaya başladık. Haliyle herkes toplandı. Gece 3 gibi durum şu şekildeydi:

 

**

Gazeteciler bu şekilde yansıtmıştı. Gerçekten de okulda yıllardır okuyan biri olarak, bahar şenliklerinde (açılış gününde yürüyüş olur) görebileceğimiz gibi bir kalabalık vardı. Tabi Gazimağusa’da DAÜ çemberi ile sulu çember vardır. Oraya gidip döndük, CL’de toplandık. Zaten sonraki günlerde gündüz vakti yine destek ve protesto amacıyla toplanıldı.

 

Süreç Karmaşıklaşıyor: İstanbul’da Gezi Parkı’na Gittim

Politika ile ilgilenenler yumuşak güç ve sert güç kavramlarından haberdardır sanıyorum. Bunların ne demek olduğunu orada gördüm. Tabi 16 yaşımdan bu yana psikolojik savaş, propaganda gibi konularla severek ilgileniyorken, bir anda Gezi Parkı örnek olarak karşıma çıktı.

Polisin uyguladığı sert güç, insanları anlık dağıtıyordu belki fakat ilk gün 300 kişi olan grup, ertesi gün bir kaç bini buldu. Çok iyi hatırlıyorum, o dönemde “hadi 10 bin kişi toplanıyoruz” falan diyorlardı. Bir kaç bine müdahale edilince, pat sayılar 2-3 katlanıyordu.

İşte böyle dalgalanmalar yaşanırken İstanbul’a geldim. Beylikdüzü’nde oturuyordum. Tarihi tam hatırlayamayacağım ama akşam vakitlerinde yine böyle sert müdahale olunca, Beylikdüzü’ndeki alana çıktık. Tabi burada medya falan hikaye, saçmalıyorlar yine. Sosyal medya deseniz bilgi kirliliği ve çeşitli gruplar buralarda bilerek yalan haber yayıyor.

Beylikdüzü meydanına çıktığımda gencinden yaşlısına, türbanlısından askılısına, kadınınından erkeğine çeşit çeşit insanı gördüm. Orada biraz aşağıya doğru yürüyüş yapıldı. Tabi ortamın gazına gelerek Gezi Parkı’na falan gideriz dedim de, eve gelince haritadan bakarsak, bir günde anca gideceğimi anladım.

**

Madalyonun öbür yüzü bölümünde anlatacağım fakat çeşitli gruplar sosyal medyadan dahil olmuş ve hatta vandallar (gerçek anlamda vandalizmi destekleyen gruplar ki siyah bayraklarla grup halinde gelmişlerdi gözümün önünde) sağa sola zarar vermeye başlamıştı. Gezi Parkı özellikle gece vakti sıkıntılı bir haldeydi ki, bu Gezi Parkı’nı bambaşka bir yöne çekiyordu.

Fakat bunca olay olurken, ne olup bittiğini yerinde giderek görmek gerekiyordu. Tabi grupları biliyoruz, bin bir çeşit gruplar var. Atatürk Kültür Merkezi’ni hatırlıyorum, saçma sapan şeyler var; terör örgütü flamalarını, Taksim Anıtı’nda hatırlıyorum. Haliyle kendimi ifade edebileceğim en iyi şekilde giyinerek oraya gitmiştim: Eskişehirspor formamı (ki Eskişehirspor’dan başka takım tutmam), bir de sırtıma kocaman (bacaklarıma kadar gelecek) Atatürklü Türk bayrağını bağlamıştım, pelerin gibi.

Bu kararımda da ne kadar haklı olduğumu, Taksim’e gidince görmüştüm. Oradaki durumu tarif edeceğim. Fakat süreci anlatmam gerek.

Beylikdüzü’nden itibaren metrobüse bu şekilde binmiştim. İnsanlar vardı ama kimsede ne bir bayrak, ne bir gösterge… Hiçbir şey yok, sanki ülkede hiçbir şey olmuyor. Metroya falan bindim, tık yok kimsede. Derken Taksim’e yaklaşıyoruz, millet çantalardan bir şeyler çıkarttı. Başlarına bandana, formalar, Türk bayrakları, milli formalar…

Hele hele metro duraklarında, sanki Süpermen’in telefon kulübesinde değişmesi gibi insanlar ya üstüne bir şey giyiyor ya da kat kat giydikleri şeyleri çıkartıyorlardı. Çantalardan bayrak falan çıkartıyorlardı, gerçekten ilgimi çekmişti bu durum.

**

Taksim’e varır varmaz, Taksim Meydanındaki terör örgütü yuvalanmasını gördüm. Orası başka bir dünya idi. Gezi Parkı ve Taksim, bölünmüştü. Meydanda burada adını zikretmeye değmeyecek ve toplamda %0,5 oy dahi alamayan çeşitli Marksist, terör sempatizanı gruplar vardı. Gezi Parkı’nın içlerine ilerlemek zordu. Oralarda Atatürklü Türk bayrakları ve Türk bayraklarını, flamaları görmek mümkün idi.

İstiklal caddesini (ki Tünele gidelim dedik ama yarısına gelemedik, o kadar kalabalıktı) ve Gezi Parkı’nın iç tarafını kendi çektiğim iki resimle özetleyeyim:

 

*Şahsen ben yüzleri buhulama taraftarı değildim. O yüzden ilk başta buhulamadım. Fakat yasal olarak bu insanların başına sıkıntı açılabilir, etrafı tarafından baskı görebilir gibi düşüncelerle, buhulama kararı aldım.

 

Derken birileri geldi, bir bölük asker gibi. Ellerinde siyah bayraklar, düzenli yürüyorlar. Bu ne iş falan dedim orada tanıştığım bir kaç kişiye, bunlar vandallar dedi. Akşam etrafı yakıp yıkan bunlar diye açıklama yaptılar.

**

Günler geçtikçe müdahaleler sertleşiyor ve müdahaleler sertleştikçe, daha fazla insan oraya toplanıyordu. Tabi bunların çeşitli yansıması, hem iyi hem kötü anlamda oluyordu.

Yoğun İlgi Oluşuyor – Her Anlamda!

Öncelikle Gezi Parkı sürecinde gençlerin mizahını takdir etmek düşer. Duvar yazılarından bobiler, zaytung’a kadar neler neler var. Gerçekten sivri zeka çıktı. Hatta Gezi Parkı süreci ve buradaki mizah bizi bir kaç yıl idare etti. Mizah iyidir çünkü bazı tepkiler böyle atılır. Fakat son bir kaç yıla dikkat edin, eskisi kadar iyi mizah çıkmıyor ya da artık insanlar mizahla dahi bu politik gerilimi atamıyor ki bu da tehlikelidir!

Polisin TOMA’sına karşı, çArşı’nın POMA’sını hatırlayan vardır?

**

İlgi oluştukça çeşitli farklılıklar ortaya çıkıyordu. Örneğin yardımlaşma oluyordu; herkes bir şeyler getiriyordu: iğne, iplik, limon, giyecek, yemek, içecek… Ücretsiz bir yaşam vardı. Tabi komünist arkadaşların da hoşuna gitti. Çünkü lisede falan bütün bunları teorik gördüler. Hayatlarında hiç komünist bir ülkede bulunmayınca da, burada bir örneğini gördüler. Onlar da geldi. Bakıyorsunuz yan tarafına, benim gibi komünizm, faşizm ve diğer anti demokratik hareketlere karşı çıkan hatta Atatürkçü ve milliyetçi (ki benim milliyetçilik ırk üzerinden değil, ülkeye sahip çıkmaktır) insanlarla bir yaşıyorduk. Çeşit çeşit insan vardı.

Derken bu bir adım daha farklı noktaya gidiyor. Ne gibi?

Bu kadar marjinal grupların olduğu bir yerde, bu kadar halk tepkisinin olduğu bir ülkede; daha önce renkli devrimler ve bir kaç Occupy hareketini harekete geçirenler de tabi ki müdahil olacaktır. Çeşitli gruplar, ve istihbarat örgütlerinin de sonradan katılması tabi ki öngörülebilir bir şeydir.

Bankalara, kaldırımlara, banklara, polis araçlarına, otobüslere müdahale tabi ki üzücü ve istenmeyen olaylardır:

Şu resmi çektiğim yer leş gibi tuvalet kokuyordu. Yani bunlar milli servettir, vergilerle ödenecek. Öte yandan oradakilere neden bunların olduğunu sorunca Akaretler yokuşunda 2 otobüs vardı mesela, Gezi Parkı’na bir kaç kez müdahale olduğu için, TOMA vs gibi polis araçlarının gelişini engellemek için yaptıklarını söylüyorlardı.

Şahsi görüşüm hem psikolojik hem politik anlamda bunların yapılmaması gerektiğidir.

 

Gezi Parkı Psikolojik Savaşları – İstihbarat Örgütleri ve Çeşitli Gruplar

Psikolojik savaş ve algı yönetimi: Gezi Parkı süreci başlıklı konuda aslında detaylıca anlatmıştım. Fakat burada bazı şeyleri tekrar anlatmam doğru olacaktır.

Öncelikle Gezi Parkı’nın meşhur fotoğraflarından biriyle başlayalım (ki bunu derste sunumda anlatmıştım):

**

Renklerin anlamına baktığınızda, mavi otoriteyi ve mevcut düzeni simgeler. Bu yüzden polisler mavi renklidir. Tabi politika için konuşuyorum ben. Güven, sorumlulu, kontrol, otorite mesajları verilecekse mavi giyilir. Mesela politikada siyah takımdan sonraki (ve hatta yer yer siyahtan bile popüler olan takım) koyu lacivert takımdır. Bir nedeni var tabi ki.

Polislerin güç uygulaması arttıkça (çevik kuvvet gibi), mavinin tonuda koyulaşır ve siyaha yakınlaşır. Siyah, mutlak güçtür.

Kırmızı ise doğada tehlikedir. Politikada ise tutkudur, devrimdir. Yani mavi ne kadar otorite ve mevcut düzeni simgeliyor ise; kırmızı da o kadar asiliği ve değişimi simgeler. Tabi CHP ve MHP gibi partilerde kırmızı, bayraklara yapılan atıftır.

**

Bu bilgilerden sonra yukarıdaki simge fotoğrafa bakarsanız; otoriteyi temsil eden polisin lacivertin tonuna, kadının kırmızısına ve insanların çocuğunun tepkisini çeken “orantısız gücün” yakalanmış karesine bir örnektir. Zaten arkadaki mavi polislerle öndeki lacivertten anlayabilirsiniz bazı şeyleri. O kadın yanılmıyorsam, akademisyen idi.

**

AKP, aslında psikolojik savaş ve algı yönetiminde çok iyi bir ekibe sahip ki Türkiye’de eşi-benzerini göremedim. Muharrem İnce’nin ekibi şu sıralar iyi çalışıyor (vermek istedikleri mesajda) ki bu da Türkiye adına bir ilerlemedir. Neyse, AKP burada biraz bocalasa da “Milli İrade Mitingleri” ile karşılığını vermeye çalışmıştır. AKM’deki saçmalıkları temizleyip Bayrak ve Atatürk posteri asması tıpkı Milli İrade Mitingleri gibi güzel bir hamle olmuşken; “camide içki içtiler, türbanlı bacıma saldırdılar, darbe yapmak istiyorlar” yalanları mide bulandıracak düzeye gelmiştir.

Vandallar, terör örgütü sempatizanları, sonradan katılan ve çeşitli ülke istihbarat ve gruplarına çalışan kişilerin gece ve gündüz yaptıkları çalışmalar ki buna şiddet dahildir, Gezi Parkı sürecini kırmaya başladı.

 

Yalanlarla Beslenilen ve Ayrıştırılan Seçmenler

Medyaya güvenin olmadığı, sosyal medyanın ise çeşitli gruplarla “bilinçli şekilde” yalan bilgi verilerek zehirlendiği bir ortamda; zaten orantısız güç, Erdoğan’ın “biz kararımızı verdik, olacak” tarzındaki söylemleri, üzerine yaşanan ölümler, ölümlerden sonra söylenen sözler, camide içki içtiler yalanları, doktorların ters kelepçe ile götürülmesi…

Say say bitiremeyeceğim bir sürü olay, tabi ki insanlarda tepki yarattı. Güçlü polis müdahalesi, büyük destek getirdi. Büyük destek, daha büyük güç kullanımına gitti. Eli sopalı AKP’lilere göz yumulması, burada Ali İsmail Korkmaz gibilerin öldürülmesi, iktidar tarafından söylenen yalanlar… Her şey birbirini tetikledi.

Bu süreçte polislerde çok zor şartlarda görev yapmaya çalıştılar, artık Türkiye’de bir şeylerden bıkmış ve muhattap alınmayan insanlar da bütün süreçte sıkıntı yaşadı. Yani Beşiktaş’ta oturan ve Gezi Parkı’na katılmayan tanıdıklarımızın, camlar kapalıyken içeri giden gazdan etkilenmesine kadar çok ilginç şeyler yaşandı.

Benim korktuğum olay; polis, asker ve halkın kutuplaşmasıydı. Açıkçası Gezi Parkı sürecinde bunu kısmen başardıklarını düşünüyorum. Maalesef başardılar. Yalanlar, iftiralar, öldürülen insanların arkasından ahlaksızca ve (kendilerine Müslüman dedikleri için bunu diyorum) bir Müslümana yakışmayacak şekilde konuşmaları hiç hoş değildi.

 

Gezi Parkı Başlangıcı Doğaldı Ancak Kontrolsüzlük Bitirdi

**

Gezi Parkı sürecinde hiç unutmadığım iki fotoğraf budur. Üstekini bahsettiğim yumuşak-sert güç ve algı açısından değerlendirebiliriz fakat baktığımda güldüğüm fotoğraf, marjinal beşlidir. Yani bu beş insan nasıl bir araya geldi, nasıl bir pozdur anlamak güç. Marjinal Beşlinin fotoğrafçısı konuşup, olayı anlatmış [1].

AK Parti seçmenine sorduğumuzda Gezi Parkı protestolarını gayet ahlak dışı bir şekilde 15 Temmuz ve 17-25 Aralık süreci ile bir tutmak istiyorlar. Onlara göre dış mihrakların oyunu. Fakat Gezi Parkı döneminde borsa düşünce, Ecevit döneminde yazar kasa fırlatıldığı için ekonomik yansımaları olunca ayağa kalkanlar; bugün birbiri ardına kendini yakan insanlara, TL’nin değerinin düşmesi veya bilinçli ve kasten düşürülmesine tepkisiz kalması da ilginçtir.

Gezi Parkı protestolarının dış mihrakların etkisiyle falan çıktığını düşünmüyorum, katılmıyorum. Biraz psikolojik savaş, politika, toplum bilimi gibi konularla ilgilenen insanlar ve Gezi Parkı sürecini takip eden insanlar; oradaki bir kaç yüz kişinin orantısız güçle nasıl 2-3 bine, sonra o 2-3 bin kişiye yapılan orantısız güçle 10 bine ve devamında Gezi Parkı, Taksim, İstiklal ve bölgeyi “iğne atsan yere düşmeyecek” şekle sokmasını nedenlerini bilir.

Birinci neden: medyanın yanlış hatırlamıyorsam 4 gün boyunca hiçbir şey göstermemesi, hatta her şey kaynarken penguen belgeseli gibi saçma şeyleri gösterecek kadar yalaka veya korkak olmasıdı.

İkinci neden: ortadaki insanlara orantısız güç uygulanmasıydı. Tabi ki toplumsal müdahaleler olacak, Avrupa’da da çok sert müdahaleler oluyor. Fakat polisin görevi iktidarın emriyle müdahale etmek değil, aksine protestocular ile halk arasında bir bariyer olmaktır. Tabi bu demokrasi kültürü, bilgi ve birikimi gerektirir.

Üçüncü neden ise, zaten ranttan boğulan İstanbul’da yeşil katliamına artık tahammül olmaması ve AKM gibi Cumhuriyet eserlerinin bulunduğu Taksim’e ısrarla müdahale edilmesidir. Bilmiyorum son zamanlarda gittiniz mi ancak Taksim’in düzenlemeden sonra ne kadar iğrenç olduğu ortadadır. Her yıl yüz binlerce turist çeken Taksim bölgesi rezalet. Artık turistik tarafı kalmadı. Yeşilliği tamamen katlettiler, Gezi Parkı’na bilinçli saldırılar var, ağaçlar kurutulmaya çalışılıyor fakat oradakiler sürekli bakım için gönüllü olarak uğraşıyor; Beyoğlu vs gibi yerlerin de keyfini kaçırdılar. Yok zabıta, yok masaları çekin… İkide birde çöp arabası geçiyor. Sorsan temizlik var süper, fakat amaç başka.

Kısacası en büyük nedenler bunlardı. Tabi Gezi Parkı olayları sadece bunlarla da değerlendirilemez. Türk milleti yoruldu, bunaldı. Sabahtan akşama kadar tek kanalda 1984 romanı gibi büyük biraderi(!) görmekten usandık. Sözde uyanıklar, usul usul işlerini yapıyorlar. Zorla İmam Hatip açıp, çocukları kayıt ettiriyorlar. Sorsan AK Parti iktidarına göre başardılar. Büyük Adalet Sarayları yapınca, adalet sorununu çözdüler, köprü yapınca ekonomiyi düzelttiler, yol yapınca AR-GE’yi geliştirdiler. İmam Hatipler ile Türkiye’deki eğitim sorununa toptan çözüm buldular!

Sürekli baskı, demokrasiyi %50+1 oy alanın istediğini yapması gibi algılama… Gerçekten sıkıntı var. Almanya ve İtalya’da faşizm varken, Sovyetlerde yine baskıcı totaliter rejim varken; Fransa ve İngiltere’de sömürgeci kuvvet olarak acımasızca hareketler yaparken, 1930’larda Türkiye bir alternatif idi. Demokrasi ve özgürlük alternatifi. Bu bölgelerden kaçanlar Türkiye’ye sığındı. Ruslar, Almanlar, Yahudiler vs. Onlar SAYESİNDE çeşitli bilim ve sanat dallarımız gelişti.

Şimdi bakıyorsunuz, insanlar yurt dışına kaçıyor. AK Parti iktidarının Türkiye’yi getirdiği nokta budur maalesef. Bakıyorsunuz dün gerçekten de türban taktı diye üniversite alınmayan insanlar vardı. Saçmalık. Fakat bugün bakıyorsunuz alkol içmek isteyenlere karşı ağır baskı var. Milleti çok seviyorlar görünürde. O halde herkesin yediği genetiği ile oynanmış tohumları ve şeker konusunu yasakla! Tabi bunlar da rant, kimler ne paralar alıyorsa…

**

Bütün bunlar toplumda baskı yapar. Bakıyoruz ismini vermek istemediğim şerefsize; çıkıp ekranda diyor ki, “24 Haziran’da seçimi kaybedersek, gömdüğümüz silahları çıkarız” gibi bir şey söylüyor. Bu nedir yahu?

Türkiye’de insanlar kutuplaştı. İktidar yoruldu, ne yapacağını bilmiyor. O dönemde de bu işin ayak sesleri vardı. Çok şükür biz Afganistan, Suriye, Libya, Mısır gibi ülkelere benzemiyoruz. Bizim devlet bilincimiz var. Binlerce yıllık devlet kültürümüz var, taa Orta Asya’dan geliyor. Bu halkın sağduyusu var.

Umarım günün birinde herkes düşmanlığı bırakıp, barış içinde yaşayacaktır. Şimdi değilse bile 2030’da ben geleceğim ve bu işi çözeceğim. Bu güzel halka, bu güzel insanlara bunu yapmak hiçbir şeye sığmaz!

 

Madalyonun Öbür Yüzü

Şimdi gelelim başka konuya. Evet Gezi Parkı çok doğru bir amaçla, bir kaç yüz kişinin direnişiyle başladı. Medyanın olayları göstermeyişi, orantısız güç bu işi katladı. Sonra gelen ölümler, eli sopalı partililer, vahşet… Hepsi tetikledi.

Çok iyi hatırlıyorum, Kemal Kılıçdaroğlu Gezi Parkı’na geldiğinde CHP adına gelmediğini, bireysel olarak geldiğini söyledi. Kılıçdaroğlu ve/veya herhangi bir grup, muhalefet partisi falan bu hareketi yönlendiremedi, kontrol edemedi. Evet zor işti, çünkü en ufak bir şeyde siz hedef gösterilecektiniz. Fakat bunu yapmak gerekirdi. Kontrolsüzlük, amaçsızlık, başı boşluk; bu tarz hareketleri bitirir. Nitekim öyle de oldu.

Evet medya yalakalığı, polisi halkla karşı karşıya getiren emirler, orantısız güç (sonuçta polislerde amiri dinliyorlar) tepki nedeniydi. Bu yüzden sokağa çıkıp protesto ettik. Bu yüzden Gezi Parkı’na geldi insanlar. Ya sonra? Amaç nedir? Kimisi gerçekten de Erdoğan gidene kadar devam diyordu ki buna katılmıyordum. Yani seçimle gelen bir iktidarın bu şekilde gitmesi açık açık darbedir. Bu iş Taksim Gezi Parkı amacıyla çıktı, evet arkasındaki otoriterliğin ve yasakların, baskıların getirmiş olduğu bir şey olsa dahi; Taksim Gezi Parkı, medya, polisin orantısız gücü harici hiçbir yere yöneltilmemelidir amaç.

Saçma saçma fikirler duyuyordum. Hiç kimse de çıkıp ne yapılacağı, nasıl yapılması gerektiği gibi bir fikre sahip değildi. Solcular, aydınlar oradaydı işte. Bütün hareket Taksim Dayanışma Platformu temsil ediyordu. Aydınlar, sanatçılar falan vardı. Haklı istekleri de vardı:

  1. Taksim Gezi Parkı’na dokunulmamalı
  2. Atatürk Kültür Merkezi yıkılmamalı
  3. Gözaltına alanlar bırakılmalı ve soruşturma açılmamalı
  4. Olayların şiddetli şekilde yaşandığı bir kaç şehirdeki valiler görevden alınmalı

Ki valilerden tutun, buradaki insanlara vatan haini, çapulcu denmesine kadar bir kaç sözüm var da blogta artık küfür etmiyorum. Çapulcu dediğiniz, Kıbrıs’ta Türkleri katledenlerdir. Ege’de Kurtuluş Savaşı öncesi her tarafı yağmalayan Yunan çeteleridir. Sen kalkıp bana vatan haini, çapulcu yapıştırması yapmaya kalkarsan; orada işler karışır tabi ki. Neler var anlatılacak aslında… Yani bir gruba bunları söylemek için aptal ve ahmak olmanız gerekiyor. Ne yazık ki cahillerin, bilgisizlerin, sayıca üstünlerin çok olduğu bir ülkede demokrasi ancak %50+1 amacıyla çalışıyor. Böyle saçmalıklar oluyor.

**

Neyse, platformun da doğru düzgün hiçbir şey yapamadığı ortadadır. Burada politik bir hareket gerekiyordu. Arka taraftan kim ne kadar destek verdi bilmiyorum fakat sonuç ortada. Vandallar, terör örgütü yandaşları, provakatörler… Bunları iktidar iyi kullandı, yalanlar ve iftiralar ile; Gezi Parkı sürecini kurgu gibi göstererek kendi çıkarlarına ayarttılar. Haliyle sonuç ortada.

Sırf bu yüzden, bu basiretsiz hareket yüzünden muhalefeti asla affetmeyeceğim. Eğer böyle bir hareketin başına geçip, amaç oluşturup, yönlendirmeye çalışacak kadar cesur değilsen; terör örgütü, vandal ve provakatörleri de temizleyerek bu işi güzel bir yere bağlamayı görev edinemeyecek kadar cesaretsiz ve basiretsizsen, zaten iktidar olamayacaksın fakat iktidar olmayı da haketmiyorsun demektir.

**

Gezi Parkı süreci böylece destekten kesildi. Bir yanda örgütlü, algı ve psikolojik savaş konusunda sağlam ekibi olan iktidar; elinde medyası var, devlet gücü var… Diğer yanda örgütsüz, amaçları konusunda karmaşık bir yapı. Platform ise diplomasi, müzakere ve politik (ayak oyunları vs, kısaca Frank Underwood’umsu) bir yapıdan eksik idi. Sonuç kaçınılmazdı.

Zaten muhalefetin bu tutumunu görünce, vandalları ve terör örgütü sempatizanlarını görünce; bir daha Gezi Parkı konusunda sokağa çıkmadım. Çünkü yapılanlar kabul edilebilir değildi.

Fakat hayatım boyunca da bu köhneleşmiş iktidarın yaptıklarını unutmayacağım. Gezi Parkındaki %5’i dahi tutmayacak vandal, terör örgütü ve provakatör grubun üzerinden tüm Gezi Parkı protestocularına vatan haini diyebildi, çapulcu dedi. Yalanlar, iftiralar… Zaten ne olduğunu, iktidarın zihniyetini biliyorduk; istediği şeyler için her yalanı atabilecek ve bu kurguyu ortaya çıkartabilecek haldeler.

Fakat dünya üzerinde hiçbir haysiyetli, şerefli, namuslu politik hareket; doktorlara terörist gibi ters kelepçe taktırmaz, camide içki içtiler yalanı atmaz, oraya katılan halkına terörist, vatan haini, çapulcu demez. En yakın örnek olarak İran’a bakın. Hani diyorlar ya, “Türkiye İran gibi oluyor” diye… KEŞKE! Eğer o yöne gidersek, keşke İran gibi olabilsek. Sağlam kültürü, sağlam devlet gelenekleri vardır. Bizim iktidar ise serseri kurşun gibi. Amaçları için her türlü şeyi yapabilecek kapasitede.

Hâlâ bu işten ders almadılar, birlikte oturup kalktıkları FETÖ ve yaptıklarıyla Gezi Parkı’nı bir tutuyorlar. AKP’li seçmen zaten ne söylesen inanacak vaziyette. O kadar bilinçsiz, yazık.

**

Gezi Parkı süreci ne 15 Temmuz ne de 17-25 Aralık süreçleriyle bir tutulamaz. Bir tutmaya çalışanlar mantıklı düşünceden yoksun insanlardır.

Gayet doğru amaçlarla başlayan hareket, yine muhalefetin basiretsizliği yüzünden bu hallere geldi. Yine muhalefetin yaptığı bir şey doğrudan ya da dolaylı olarak iktidara yaradı. Güzel başlayan Gezi Parkı süreci; ölüm, iftira, yalan, şiddet, halkın malına tecavüz ile daha da çıkmaza girdi.

Gezi Parkı sürecinden sonra kutuplaşma arttı. Şimdi Gezi Parkına katılanlardan bazıları oradaki terör örgütü yandaşlarını, vandaları, provakatörleri (ki sonradan geldiler, tekrarlıyorum) göremiyor. Aynı şekilde Gezi Parkı olaylarına karşı olanlar ise, neden çıktığını göremiyor. Yine taraftarlık yapılıyor. Kendi tuttuğu partinin yaptığı her şeye iyi, başka partilere kötü diyenler; Gezi Parkı sürecine de aynı düşünceyle yaklaşıyor.

 

Ne Değişti?

Bu sorunun cevabını veremiyorum. Gezi Parkı, iktidarda bir daha yüzleşmek istemeyeceği bir dönemdi. Bir daha tekrarlanmasını istemez. Belki bu yüzden çeşitli önlemler alındı. Fakat kötü bir yara aldı Türkiye. 15 Temmuz’a olan bakış açısı gibi, Gezi Parkı’na da bakış açısı iki farklı şekilde… AKP yandaşları, dış mihrak işi diyor. AKP karşıtları ise böyle olmadığını söylüyor.

Neticede bu konuda ikiye bölünüldü.
Tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi.
Tıpkı Başkanlık sisteminde olduğu gibi
Tıpkı ekonomi konusunda olduğu gibi

Çoğulcu demokrasi yani azınlıkların haklarını ve farklılıkları koruyan demokrasi; AKP’nin elinde çoğunlukçu demokrasi oldu. %50+1’i alayım yeter diyorlar. Oysa 2002-2007 arası AKP böyle bir yapıda değildi. Toplum her konuda en az ikiye bölündü. Bu bölünmeler tehlikelidir. Farklı düşünceler olabilir fakat bir grup, ülkeyi bir yöne çekmek istiyorsa ve bunu da en fazla %53-54 gibi bir orandayken yapıyorsa, oradaki tehlike ortaya çıkar.

Çekeleştirmenin sonucu bellidir. Hele hele kendini bilmez birileri çıkar, “24 Haziran’da silahları alırız” derse, başka kendini bilmezler ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerine saldırmaya çalışırsa, bu işin sonu gerçekten hiç iyi olmaz.

Uzlaşı gerek, sağduyu gerek. Gezi Parkı’nı nasıl görürsen gör, karşındakini anlamaya çalış. Biz, karşımızdaki düşünceyi anlamaya çalışmadan tartışıyoruz. Sonunda iki taraf için de iyi olmayacak olaylar ortaya çıkar. Bu coğrafyada nasıl bedeller ödendiğini çok yakın şekilde gördük ve görüyoruz.

Belki bir Almanya, Japonya, Amerika, İngiltere değiliz fakat çok şükür Suriye, Irak, Libya, Tunus falan da olmadık. Ülkemizin değerini bilelim. Demokrasi, farklılıkların uzlaştığı yapıdır. Birbirimizi anlamak, birbirimizle uzlaşmak zorundayız. Doğadaki güzellik, farklılıklardan meydana gelir. Eğer uzlaşı olmazsa, orada çatışma olur. Çatışmanın da kimseye hayrı yoktur.

İktidarda aklını başına toplamalı ve kendi seçmeni dışında insanların olduğunu unutmamalıdır. Medyadaki maymunlara, soytarılara karşı gereken önlemleri almalıdır.

 

[1] ABC Gazetesi, Marjinal Beşli’nin fotoğrafçısı konuştu, 31.05.2017, http://www.abcgazetesi.com/marjinal-beslinin-fotografcisi-konustu-54597h.htm