Uluslararası hukuk, ulusal hukuka göre farklı yapıdadır. Nedenlerine girmeyeceğim ama Türkiye’de bir avuç uluslararası hukukçu vardır. Bir çok önemli antlaşma ve uluslararası davada ise İngiltere’deki okullardan pek çok kez akademisyen getirip; yüklü miktarda para, her türlü ihtiyacını da giderip işimizi görüyoruz.

Bir çok uluslararası davada ve olayda haksız olduğumuz için değil; bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar uluslararası hukukçumuz olduğu yani uluslararası hukukçu yetiştiremediğimiz için kaybediyoruz. Gerçekten acıdır.

**

Geçen bu alanda önemli isimlerden biri olan Hüseyin Pazarcı’nın makalelerinden birine denk geldim ve “Ege Adaları” diyordu. Hemen ampul yandı. Biz yıllardır neden Yunan adaları diyoruz? Google’a “Ege adalarının hukuksal statüsü” yazdığınızda, Ankara.edu.tr adresinden makaleye ulaşabilirsiniz. Ben ise burada bir bölümünü vermek istiyorum.

Adalarla ilgili şu görseli vereyim, sonra özeti yazayım:

 

 

**

Hüseyin Pazarcı’nın makalesinden özet yazıyorum:

1830’da Yunanistan bağımsızlığını kazanınca; Batı Ege adalarını oluşturan Eğriboz adası, Kuzey Sportlar (Sporad deniyor bir kaç yerde), ve Kiklad takım adaları Yunanistan’a bırakılırken, Doğu Ege Adaları ve Girit, Osmanlı İmparatorluğunda kalmıştır.

1911-1912 İtalyan Savaşı ile genellikle On iki Adalar olarak anılan Güneydoğu Ege adalarının İtalya tarafından işgal edildiği görülmektedir.
1912-1913 Balkan Savaşı ile de Yunanistan Kuzeydoğu Ege adalarını işgal etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu ve İtalya arasında imzalanan 1912 Uşi Antlaşması ile İtalya, işgal ettiği adalardan çekilmeyi kabul etmekle birlikte, Balkan Savaşı çıktıktan sonra işgalini sürdürmüştür.

1913 Londra Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu, Girit adasını Balkan devletlerine bırakmıştır. Kuzeydoğu Ege adalarının geleceği de aynı adlaşma ile Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Almanya’dan oluşan Avrupalı devletlerin vereceği karara bırakılmıştır ve aynı yıl Yunanistan ile imzalanan Atina Antlaşması ile teyit edilmiştir.

1914’te toplanan bu 6 devlet, Kuzeydoğu Ege adalarının Yunanistan’ın egemenliğine bırakılmasına karar verirken, bütün bu adaların askerlerden arındırılmış bir statü altına koyulmasını da kararlaştırmışlardır fakat antlaşma yürürlüğe konmadan 1. Dünya Savaşı çıkmıştır.

Doğu Ege adalarının kesinleşmiş bir hukuksal statü altına koyulmaları 1922-1923 Lozan Konferansı ile gerçekleşmiştir ve Lozan Barış Antlaşması Kuzeydoğu Ege adaları bakımından 1914 Londra kararlarını teyit ederken, Güneydoğu Ege adalarının herhangi bir koşula bağlı olmaksızın İtalya’ya bırakılmasını öngörmüştür.

2. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edilen Güneydoğu Ege adaları, İtalya ve Müttefik devletler arasında yapılan 1947 Paris Barış Antlaşmasına uygun olarak askerden arındırılma koşulu altında Yunanistan’a devredilmiştir.

Dolayısıyla bugün Doğu Ege adalarının tümü 1923 Lozan Barış Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması ile askerden arındırılmış bir hukuksal statü altında bulunmaktadır.

1. Bölüm: Askerden Arındırma Koşulları

Doğu Ege adalarının askerden arındırılmış statüleri Lozan ve Paris Antlaşmarına bağlı olarak iki ana gruba ayrılmaktadır: A) Kuzeydoğu Ege Adaları ve B) Güneydoğu Ege Adaları

 

A) Kuzeydoğu Ege Adalarının Statüsü

Lozan Barış Antlaşmasının 12. Maddesi,

Madde 12 — İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914 günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır

**

Lozan Barış Antlaşmasının 13. Maddesi:

Madde 13 — Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler :
Birincisi : Bu Adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.
İkincisi : Yunan, savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Ana-dolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır.
Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının
sözügeçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.
Üçüncüsü : Söz konusu Adalarda Yunan, Silâhlı Kuvvetleri, silâh altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve, tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak, bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır.

*

Boğazönü Adaların Statüsü: Lozan Barış Antlaşmasının 12. Maddesinde kabul eidlen Limni ve Semadirek adalarının bu statüsü 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesinin 6. maddesi ile somut olarak düzenlenmektedir. Anılan madde ile bu adalar tam askerden arındırılmış bir statü altına koyulmaktadır. Bu çerçevede, bu adalarda kara, hava ve deniz üssü ile hertürlü tahkimat yasaklanmaktadır.

Güneydoğu Ege Adalarının (On İki Adaların) statüsü: Türkiye’nin tarafı bulunmadığı İtalya ile yapılan 1947 Paris Barış Antlaşmasının 14. maddesi ile XIII. Eki uyarınca On İki Adaların tam ve en ileri bir biçimde askerden arındırılması öngörülmektedir. Bu adalarda her türlü askeri üs, tesis ve tahkimat yasaklanmakla kalmamakta, ayrıca askeri eğitim ve silah üretimi de yasaklanmaktadır.

***

2. Bölüm: Yunanistan’ın Adaların Askerden Arındırılmış Statülerinin Sona Erdiği İddiası

Lozan ve Paris andlaşmalarının yapıldığı zamanlardaki koşulların değiştiği ve bunun sonucu olarak da anılan askerden arındırma hükümlerinin düştüğü düşüncesine bağlı olarak bazı Yunan yazarlar ve Yunanistan hükümeti; yukarıda askerden arındırılma koşulları belirtilen Doğu Ege Adalarının, askerden arındırılmış statülerinin sona erdiğini iddia etmektedir.

Diğer 2 iddia ise; 1- özel olarak Boğazönü adalarına ve 2- On İki Adalara ilişkin arındırma hükümlerinin sona ermesi ile ilgilidir.

Genel İddia ve Eleştirisi

Yunanistan’ın dayanmak istediği bu iddia, uluslararası hukukta rebus sic stantibus (Lat., Türkçesi: “koşullar değişmediği sürece”)  ilkesi adı altında anılan ve bir antlaşmanın yapılışı sırasında varolan koşulların köklü değişikliğe uğraması durumunda bu antlaşmanın geçerliliğini kaybedeceğini öngören hukuk genel ilkesi üzerine kurulmaktadır.

Yunanistan’ın 2 gerekçesi:

1- İkinci Dünya Savaşından önce koşullarda değişiklik olması
2- İkinci Dünya Savaşından önce koşullarda ortaya çıkan değişikliklerin başında 1930’lu yıllarda Türkiye ve Yunanistan arasındaki yakınlaşma, dostluk ve işbirliği ilişkileri yer almaktadır.

Bu görüşe göre, Lozan’da birbirine karşı savaştan çıkan iki düşman devlet, ilişkisinin yerini 1930’lu yıllarda birbiriyle çeşitli dostluk ve işbirliği antlaşması yapan iki dost devlet ilişkisi almıştır. Dolayısıyla, bu gelişmelere bağlı olarak adaların askerden arındırılma hükümleri gereksiz olmuşlardır.

Bir diğer gerekçe; 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile askerden arındırılan Türk Boğazlarının 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile askerleştirilmesi ve silahlandırılması için kabul edilen koşulların değişmesi ilkesi Yunanistan’a ait olan adalar için de geçerlidir.

Ayrıca 1941’de Roosevelt ile Churchiill arasında imzalanan Atlantik Şartı “genel ve sürekli bir güvenlik sistemi” kurulana kadar İtilaf Devletlerinin silahtan arındırılmasını öngörmektedir. Başka bir deyişle, savaşta düşman devletlerin bile böyle bir güvenlik sistemi gerçekleştirildiği zaman silahlanması kabul edilmektedir. Oysa bu şart, daha sonra Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ve örgütünün temelini oluşturan, Birleşmiş Milletler Bİldirisi’nde de benimsenmiştir. Böylece, düşman devletler için bile kabul edilen bu silahlanma koşulunun öteki devletler için a fortiori (daha kuvvetli bir sebepten) gerçerli olması gerekmektedir. NATO Antlaşması ile Batılı Devletler ve özellikle Yunanistan ile Türkiye için genel bir güvenlik sistemi gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, Yunanistan’a göre, adaların silahtan ve askerden arındırılmış statüleri de bu koşulun gerçekleşmesi ile otomatik olarak son bulmuştur.

**

Yorum: politikayı, diplomasiyi, uluslararası hukuku çok kolay zanneden bir halka sahibiz. Oysa yukarıdaki açıklamaya baktığınızda içi çok doluşmuş gibi gösterilmiştir. Kahve masasında, rakı sofrasında ve aile meclisinde dahi bu tarz bir cevap alan bir kişi ya bağırıp çağırmaya ya saçmalamaya başlarken; uluslararası hukukçu, akademisyen ve/veya diplomat nasıl cevap vermelidir? Çok kolay olarak görüp, ilk olayda duvara toslanılan şeyi şimdi uzmanından eleştirirken görelim…

**

Yunan İddiasının Eleştirisi

Yunan görüşü bir çok bakımlardan hukuksal geçerlikten yoksundur.

birinci olarak, 1930’lu yıllardaki Türk-Yunan yakınlaşmasının kendiliğinden bir askerden arındırma antlaşması hükümlerini düşürecek nitelikte değildir. Zira rebus sic stantibus ilkesinin uygulanabilmesi için gerekli birinci koşul, ilgili antlaşmanın yapılması sırasında geçerli olan koşulların ortadan kalkacağı bilinirse bu tarafların antlaşmasının yapılmasına razı olmayacakları düşüncesine dayanmaktadır. Oysa, Yunanistan bakımından böyle bir olasılık Lozan Konferası sırasında söz konusu değildir. Kaldı ki, bir antlaşmanın düşmesini gerektiren değişiklikleirn çok köklü bir değişiklik niteliği göstermesi gerekmektedir. İki devlet arasında oluşan dostluk ve işbirliği havası bir ülkenin askerden arındırılmasının sona erdirilmesini gerektirecek köklü değişiklik bağını mantıksal olarak doğrular nitelikte değildir. Zira, iyi komşuluk ilişkilerinin düşmanca ilişkilerin yerini alması birinin ötekine karşı silahlanmasını gerektiren mantıksal bir dayanak oluşturmamaktadır.

(ne vurmuş burada (: eğer dostluktan bahsediliyorsa, ne diye silahlandırılıyor?)

İkinci olarak, Montrö Konferansı ile Türkiye’nin Boğazları askerleştirmesine neden olan köklü değişiklikler Limni ve Semadirek için geçerli değildir. Çünkü Boğazların askerleştirmesine neden olan koşulların değişikliğinin başında Türk Boğazlarının Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Milletler Cemiyeti ve dört büyük devletin güvencesi altına koyulmuş olmasına bağlı koşulların değişikliğidir. Zira 1930’lu yıllarda Milletler Cemiyeti birçok barış antlaşmasına ilişkin değişikliklerin kuvvet yoluyla sağlanmasına engel olmadığı gibi güvence veren dört devletten biri olan Japonya da Milletler Cemiyeti’nden ayrılmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla, Lozan Boğazlar Sözleşmesinin Türk Boğazlarının güvenliğini sağlama amacıyla öngördüğü güvenlik mekanizmasının işleyeceği çok kuşkuludur. Buna karşılık, Limni ve Semadirek adaları için bu türden herhangi bir güvence ve ona ilişkin koşulların değişikliği hiçbir biçimde söz konusu değildir.

Üçüncü olarak, Atlantik Şartı ve ona bağlı uluslararası belgelere ilişkin olarak Yunanistan’ın ileri sürdüğü iddia da birçok yanlış verilere dayanmaktadır. En başta, Atlantik Şartı İkinci Dünya Savaşı içinde ve İtilaf Devletleri ile ilgili bir karar olup, bütün silahsızlanma durumlarına ilişkin herhangi bir amacı kapsamamaktadır. İkincisi, adı geçen Şart evrensel bir güvence sisteminin kurulmasını öngörmekte olup, bölgesel ya da ideolojik ayrılmalara bağlı ortaya çıkan güvenlik sistemlerinin oluşturulması Şart’ta sözü edilen genel güvenlik sisteminin gerçekleştirildiği anlamına gelmemektedir. Üçünkü olarak, NATO Antlaşmasının hiçbir hükmü de üyeleri arasında varolan herhangi bir askerden arındırma hükmünün düştüğü yolunda bir yoruma yer verir nitelikte değildir. Tam aksine NATO Antlaşmasının 8. maddesi taraflar arasında bu Antlaşmaya aykırı hiçbir hükmün bulunmadığını bildirmek suretiyle, Türkiye ve Yunanistan’ın bu Antlaşmaya katılmaları sırasında yürürlükte olan ilgili askerden arındırma hükümlerinin herhangi bir hukuksal çelişki doğurmadığını teyit etmiş olmaktadır.

Bir antlaşmanın sona ermesi için rebus sic stantibus ilkesinin geçerli olabilmesi için köklü değişikliklerden zarar gören tarafların bu durumu öteki taraflara bildirmesi ve onların antlaşmanın değiştirilmesi rızasını alması gerekmektedir. Montrö Konferası ile Türk Boğazlarının askerleştirilmesi de böyle bir yöntemle elde edilmiştir.

****

Boğazönü adaları ve On İki Adalar ile ilgili de çeşitli iddialar (askerleştirme üzerine) ve Hüseyin Pazarcı’nın da iddiaları çürütmesi devam ediyor. İsteyenler makaleyi okuyabilir.

 

Yunanistan’ın Adaları Silahlandırması

Sözcü gazetesinde [1] şöyle bir iddia var:

Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında olan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığının Yunanistan tarafından işgaline ses çıkarılmazken, düzenli askeri birliklere ilave olarak Yunanlılar adalarımıza yerleştirdiği sivilleri de silahlandırdı. Silah, mühimmat ve üniforma ile donatılan sivil halk, Milis Askeri olarak eğitiliyor. Aydın- Hurşit Adası’nda egemenlik ve bayrak gösterisi yapan Yunan Milis Askerleri, Türkiye’ye meydan okudu.

Ayrıca On İki Adalar olarak bilinen yerdeki Kelemez ve Sömbeki Adaları ile Boğazönü olarak bilinen yerdeki Semadirek Adasında milis ve seferberlik tatbikatlari yapıldığı haberi Odatv’de görüntüler ile birlikte verildi [2].

 

 

**

 

Aslında bununla ilgili sorunların bir bölümü Türkiye-Yunanistan ilişkileri nereye varacak başlıklı gönderimde yazmıştım. Türk donanması, Kıbrıs adasında, Rum yönetiminin girişimlerini boşa çıkartmak ve engellemek için tatbikat yapıyor ve İtalyan petrol arama gemilerini engelliyordu [3].

Tabi Rumlar, abilerine koştu ve Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’da Avrupa ve Amerika’ya… Türkiye zaten Amerika ve Avrupa ile sıkıntılı ilişkilere sahip ve Rusya ile yakınlaşması, S-400 füzelerinin alınması, Akkuyu Nükleer santralinin yapılması gibi nedenlerle; Türkiye’nin de üzerine gitmek için Yunanistan’a destek veriliyor.

Yetti mi? Yetmedi. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonları da Amerika’ya ve Avrupa’ya karşı mesajdı. Tabi Amerika bundan geri kalmaz.

Iniochos (Dizgin) 2018 tatbikati, Ege’de düzenlendi. Dizgin 2018 tatbikatine destek veren ülkeler: ABD, İngiltere(!), İtalya, Birleşik Arap Emirlikleri (bu piçlerle geçen mevzuları biliyorsunuz) fiilen destek verirken; İsrail ve Mısır gözlemci olacak, ayrıca Yunanistan’a J-Sow füze takviyesi yapılıyor [4].

 

Sonuç Olarak

Yunanistan, 3 mil karasuları sınırını 6 mile çıkartmak istiyor. Ege adalarını silahlandırmak istiyor. Sürekli olarak Türkiye ile didişiliyor ve Amerika tarafından gördüğü destek ile bu günlerde sıkça Türkiye üzerine açıklamalarda bulunuyor.

**

Kişisel fikrim şudur;
Şimdi değilse bile 5 yıl içinde. 5 yıl içinde değilse bile 10, 20 ya da 50 yıl içerisinde başka bir Türkiye-Yunanistan savaşı yaşanacaktır. Yunanistan, Orlof Ayaklanması (1770) ile başlayan süreçte; 1789 Fransız Devriminden sonra milliyetçilik hareketleri daha doğrusu “ulus devlet” isteği ile birlikte ayyuka çıkmış ve Osmanlı İmparatorluğunun serbest bıraktığı, cemaatine karışmadığı gibi özgürlük sunduğu gruplar ise hemen yapılanarak; Osmanlı’ya karşı direnişe geçmiştir. 1800’lerin başına doğru başlatılan isyan sonucunda Yunanistna bağımsızlığını kazanmıştır.

Sonrasındaki bu kin, öfke ve kafatasçı milliyetçilik; Türkiye’nin Yunan işgalinde vahşi bir hâl almış ve Ege’deki tarihi eserler yıkılmış (tıpkı Osmanlı topraklarını ele geçiren Avusturyalıların yaptıkları gibi), köyler yakılmış; kadın, çocuk, yaşlı demeden halka zulüm, baskı, tecavüz ve katliamlar başlatılmıştır.

Yetmemiş, 1963’ten sonra, Kıbrıs adasında Türklere karşı başlayan düşmanlık ve adadan ayırma girişimleri; Yunanistan’daki darbeci askerlerin, kaybettikleri popülaritesini kazanmak amacıyla Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikrini tekrar uygulamaya koyması ve takiben Kıbrıs’ta darbe ve Yunanistan’ın kukla devlet kurarak; Kıbrıs Türklerine karşı başlattığı soykırım hareketlerine sıçramıştır.

Kurtuluş Savaşı ve Kıbrıs Barış Operasyonunda dersini alan ve Kıbrıs operasyon sonrası cunta yönetiminin iktidardan düşmesiyle, Kardak Kayaklıklarına kadar yine bu kin nefret devam etmiş, Kardak Kayalıklarında da başarılı operasyon yapılmasıyla birlikte; yine istifalar gelmiştir.

Fakat Yunanistan’ın ve Yunanlıların Türk düşmanları hiç bitmemiştir. Tıpkı Ermeni ve Bulgarlar gibi, Yunan ve Rumlar da sürekli olarak Türk düşmanlığını beslemekte, çocuklarına küçük yaşlardan itibaren düşmanlığı aşılamakta ve sürekli olarak kaybetmelerinin hıncını ellerine geçen her fırsatta çıkartma peşindedirler.

**

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Türkiye ve Yunanistan arasında bir başka çatışmanın çıkması da olasıdır. Özellikle Kıbrıs adasındaki doğalgaz olayları eğer diplomasi ve uluslararası hukuk ile çözülmezse, ki bu işin bir parçası da Kıbrıs sorunun çözülmesidir ve ne yazık ki burada da olay KKTC’nin Rum yönetimine ilhakı olacakır (Türk hükümeti ve Kıbrıs Türkleri sağolsun); bütün bunlar olmazsa, iş yine çatışmaya kalabilir.

Fakat bütün bu sorunların; Ege adalarının çözümü, karasuları sorunu olan 3-6 mil anlaşmazlığının da giderilmesi için Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef diplomatlarını kullanamamakta ve yeteri kadar bilgili ve donanımlı veya yeterli sayıda uluslararası hukuk uzmanına sahip değildir. Devletin her alanında olduğu gibi, Dışişleri Bakanlığında da “liyakat” yerine “sadakat” tercih edilmiş, eş-dost önemli yerlere getirilerek kadrolar dağıtılmıştır.

Yüzlerce yıllık bilgi ve tecrübe, iktidar eliyle parçalanmış; başta Ahmet Davutoğlu’nun beceriksiz ve basiretsiz politikaları ve devamında Recep Tayyip Erdoğan’ın “dün ak dediğine bu gün kara demesi” yani dün “Kardeşim Esad” olanın bugün “Esed gitmeli” gibi dönemeçleri neticesinde Türk dış politikası çökmüştür.

Ulusal politikada yanlışlar daha kolay düzeltilebilecekken; yetkin insanların liyakat ilkesi parçalanarak görevlerinden alınması veya baskıyla bıraktırılması veya başlarına iktidara sadakatle bağlı ancak bilgisiz zihniyetteki insanların getirilmesi neticesinde Türkiye Cumhuriyeti diplomasi, uluslararası hukuk ve uluslararası politika konularında çöküşe geçmiştir.

**

Yukarıda saydıklarım ve dahasını göz önünde bulundurursak; Türkiye-Yunanistan sorunlarının diploması ve uluslararası hukuk ile değil, ancak ve ancak savaş ve çatışma ile çözüleceği gün gibi ortadadır. Yani masa başında çözemediğimizi yine savaş alanında alacağız fakat masa başında yine kaybedeceğiz.

Recep Tayyip Erdoğan, yıllar sonra Yunanistan gezisi aslında iyi niyet ile başlanmış gibi görülebilir. Bana göre bu işin ardında Kıbrıs çözümüne ilişkin kirli pazarlıklar yapıldı ve kamuoyunun gözü önüne Lozan atıldı. Fakat ne olursa olsun, Erdoğan-Çipras görüşmesinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanı şu sözleri YEDİ!

 

**

Türkiye’ye işgalci dedi. Açıklamaların tamamını izledim ve maalesef Erdoğan bir şey söyleyemedi. Yazık yani. Lafı soktular. Yazık. Eyyy Yunanistan deseydi orada? Şunu diyemedi mi?

Oradaki sorunların nedeni 1974’teki Yunan darbesinin Kıbrıs’ta yaptırdığı ihtilal ve Kıbrıs yönetiminin Türklere soykırım yapmasıydı. Biz ise barış için oraya gittik, 1974’ten beri; bayrağı indirmeye çalışmadığınız sürece kimse zarar görmedi. Hatta Türk tarafına gelen Rumlar gayet rahat iken, Rum tarafına geçenlere saldırılar var.

 

Diyeceğim o ki; Yunanistan ile aradaki sorunları diplomasinin çözemeyeceği, bu iktidarın o kadar uzman ve basiretli olmadığı ortadadır. Olay yine kana gidecek. Yunanistan yine ağzının payını alacak. Haa bu iş, bu dönemde olmazsa; 2030’dan sonra bu işi ben halledeceğim. 6 mil hayallerini de başlarına yıkacağım, işgal ettikleri neresi varsa geri alacağım bir daha Türkiye’ye karşı bu tarz söylemleri bırakın, uykularında rüya dahi göremeyecekleri duruma sokacağım.

 

Ege Adaları vs Yunan Adaları

Yunan adaları deyip duruyoruz. Biz bile kabullenmişiz. Bakın psikolojik savaş ve propaganda nasıl işliyor. Aynı şekilde İngilizce olarak konuşurken “Ermeni soykırımı” deniyor. Ben sınıfta ısrarla “Ermeni soykırım iddiası” (Armenian genocide claim) diye düzeltiyordum. Aynı şekilde Yunan adaları diyoruz. Yunanistan’ın olduğunu kabullenmişiz.

Ehh, durum buyken gıdım gıdım adalarımızı, adacıkları ve kayalıklarımızı işgal etmişler çok mu? Bundan sonra Ege Adaları demeye özen göstermek gerek!

Bunun dışında uluslararası hukuk statüsünü ve belgeleri okumadım fakat Yunanistan, “Ege Adalarının sadece kullanım hakkına sahip” gibi bir iddia vardı. Bu iddiayı da araştırmak gerek. Eğer öyleyse, işler bambaşka bir noktaya gidebilir.

Fakat o kadar büyük sorunlar var ki…

Aslında hukuksal açıkları kullanarak Yunanistan’ı elimizden geldiğince köşeye sıkıştırabilirdik.

 

Kaynakça

[1] Saygı Öztürk. Sözcü. Yunanistan, Ege’de işgal ettiği adalarımıza milislerini yerleştirdi. 5 Nisan 2017, http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/yunanistan-egede-isgal-ettigi-adalarimiza-milislerini-yerlestirdi-1775191/

[2] OdaTv. Yunanistan’dan Ege’de savaş tatbikatı. 23 Mart 2017, https://odatv.com/yunanistandan-egede-savas-tatbikati-2503171200.html

[3] Güven Özalp, Ömer Bilge. Hürriyet. 22 Şubat 2018, Akdeniz’de gaz düellosu: Türk donanması İtalyanları engelledi, Rumlar AB’ye koştu. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/akdenizde-gaz-duellosu-40749726

[4] Time Türk. Yunanistan’ın Ege’de başlattığı tatbikata destek veren ülkeler. 18 Mart 2018. https://www.timeturk.com/yunanistan-in-ege-de-baslattigi-tatbikata-destek-veren-ulkeler/haber-867278