Benim gibi propaganda ve psikolojik savaş konularına meraklıysanız, yolunuz illa ki Nazi Almanyası ve dönemin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ile kesişmiştir. 16 yaşından itibaren (12 yıl önce) bu konulara ilgi göstermeye başlamıştım ve o dönemde İngilizcem yeterli değildi. Şanslıyım, güzel bir okulda, güzel bir İngilizce eğitim aldım. %100 siyaset bilimi eğitimi, bu işi iyice güçlendirdi, çünkü İngilizce kaynaklara ulaşmayı başardım.

Evet Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkçeye karşı özel bir ilgim var ve korunması taraftarıyım. Fakat bu dil öğrenmemek değil, aksine önce kendi dilini iyi öğrenmek ve devamında başka dilleri öğrenmekten geçiyor. Benim kastım “Lavash” yazımı, seçke yerine menü yazmak; uygulama yerine aplikasyon demek, konum yerine lokasyon demeleri; briefleri push etmeleri…

Fakat akademik alanda İngilizce bilmeyen bir akademisyen, akademisyenliği konusunda ciddi tartışmak gerekiyor. İngilizce temeli… Alanına göre bir başka dil öğrenmek gerek; örneğin mühendislikte Almanca, siyasette Fransızca veya benim gibi “dünyanın diğer tarafında ne oluyor?” diye merak eden biri için Rusça… Çünkü Rusça bilen eski SSCB ülkelerinden gelenlerin derslerde “biz böyle bilmiyoruz” diye kendi doğrularını anlattıkça ilginç gelmişti. Tabi ki çarpıtma her yerde ancak iki tarafı da okuyup kendi süzgecimizden geçirmemiz gerekiyor.

***

Neyse konuyu fazla uzatmadan olaya gelelim. Tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, propaganda alanında da Türkçe bir şeyler bulmak zor. Daha doğrusu kaynak materyallere ulaşmak zor. Ancak birileri kaynakları okuyacak, bize kitap/makale yazacak; biz de onlardan okuyacağız. Oysa Nazi döneminde yapılan propaganda bugün siyasette ve reklamcılık sektöründe (evet doğru duydunuz) hâlâ kullanılıyor.

Goebbels’in yazısını tabi ki size “diktatör olun” deme amacıyla vermiyorum. Bunu vermem nedenimi muhtemel okudukça anlayacaksınız. 18-20 yaşlarımda Hitler dönemini okudukça merak ederdim; “yahu bu insanlar rejim değişimi referandumunu nasıl kabul etti?”, “o kadar insan toplama kampına gönderilip bir sürü sanatçı, bilim insanı, aydın vatan haini damgası yerken halk neden bir şey demedi?”, “Almanya çöküşe giderken halk nasıl gülüp eğlenebildi? (Avrupa’nın her yerinde savaş varken, Almanya’da keyifler yerindeydi; 1944-1945’te nasıl yanlış yaptıklarını anladılar)”… Kaderin cilvesi mi diyelim, ne diyelim bilmiyorum fakat özellikle 6-7 yıldır benzer şeyleri yaşayınca anlamaya başladım. Türkiye bir Irak, Suriye, Libya’ya benzemediği gibi; Almanya’ya da benzemez. O yüzden ben Türkiye konusunda karamsar değilim. Fakat bazı konularda acılar çekeceğiz.

Çok büyük yanlışlar yaptık; en büyük yanlış ise cehaletin sayısal gücüne güvenmesi ve mevcut iktidar ile cesur olması. Bilmediği halde bilmediğini de bilmeden, başkalarına akıl vermesi. Akıl ile, bilgi ile tartışmaları sonlandıramadığı için işi saldırganlığa dökmesi… Tam bir cehalet kaosu içerisindeyiz… Normal şartlarda önemli değil, her toplumda, toplumu ileri götürecek %7-10 arasında beyin takımı vardır. Aydın, sanatçı, bilim insanı olduğu gibi; öğrenci, çiftçi, işçi olabilir fakat bu insanlar önemli şeyler yapar…

Gel gelelim Türkiye’deki bu %7-10’luk bölümde gerçekten iş yok. Kendi tarihlerini, kültürlerini, dillerini bilmekten acizler. En koyu Atatürkçüsü bile Nutuk’u doğru düzgün okumamış örneğin. Şimdi bakıyorsunuz, çocuklar Nutuk’u alıp okuyor.  Atatürk ve Atatürkçülüğe karşı iktidar yüklendikçe, gençler sahip çıkıyor. 10 yıl önce böyle değildi. Kurtuluş nasıl olabilir diye düşünüyordum o dönemler, Atatürkçülerin Atatürkçülüğü bilmediğinden dem vuruyordum. Şimdi öğreniyorlar. 10 yıl sonra neler olacak siz düşünün… Fakat mevcut durumda %7-10’luk beyin takımı kaçma derdinde, pes etmiş ve/veya umutsuz. Dinini, dilini, tarihini, kültürünü bilmiyor; topluma el vermeye çalışmıyor. Tamam belki İlber Ortaylı çok uç bir örnek olabilir ama model alınması gereken kişidir. Cahilliğe cahil der fakat oturup anlatır. Defalarca… Biz ise bir kere anlatıp, sonra anlamadı diyoruz…

Sonuç olarak bütün bunların cezasını elbette çekeceğiz. Onca kurum kuruluş satılmasına rağmen ekonomi 2002 öncesine dönmeye başladı. En başta ekonomik olarak çekeceğiz. Ardından adalet konusunda çekeceğiz. Ben böyle deyince AKP’li arkadaşlar, “AKP’li olmayanların vatan haini olduğu için korktuğunu” düşünüyor. Fakat bu ülke kötüye gittiğinde önce yandaşlar ve yandaşların altında çalışan yoksul AKP’liler gidecek… Bu yüzden millet olarak birbirimize kulak kabartmak zorundayız, dinlemek, saygı göstermek zorundayız. AKP’lilere koyun deyip, gerçekten koyunluk yapan AKP karşıtları dahil!

Çok uzatmadan,

 

Diktatöre ve Diktatör Olmak İsteyenlere Tavsiyeler

Calvin College, German Propaganda Archive adında bir derleme var. Hepsi toplanmış (posterleri ile birlikte) dileyen olursa buradan ulaşabilir (İngilizcedir). Bu yazı ile birlikte, içeriğin Türkçeleşmesi nedeniyle önümüzdeki ay ve yıllarda buradaki bilgilerin tabi ki kaynak gösterilmeden kullanılacağını düşünüyorum. Fakat oturup İngilizce’den Türkçe’ye bizzat çevirdiğimi de eklemek isterim.

Bakın bakalım günümüzde benzerlikler var mı?

**

Arkaplan: 1932’de, Der Angriff’deki makalede, Goebbels diktatörlüğü açıkça övmektedir. Bu role en uygun kişinin Hitler ve Nazi Partisi olduğunu sunmaktadır.
Makale 1 Eylül 1932’de yazılmıştır.

Kaynak: Goldene Worte für einen Diktator und für solche, die es werden wollen,” Wetterleuchten. Aufsätze aus der Kampfzeit (Munich: Zentralverlag der NSDAP, 1939), pp. 325-327

 

1. Diktatörlük için 3 şey gerekir; bir adam, bir fikir, ve bu fikir ve insan için yaşayan takipçiler, ve hatta gerekirse onlar için ölenler. Eğer adam eksikse, umutsuzluk vardır; eğer fikir eksikse imkansızlık vardır; eğer takipçiler eksikse, diktatörlük sadece kötü bir şakadır.

2. Bir diktatörlük, eğer gerekirse parlementoya rağmen (karşısında) yönetebilir, fakat asla halka rağmen yönetemez.

3. Süngü üzerinde oturmak rahatsızdır.
(takipçimizden açıklama geldi: devleti süngü ile ele geçirseniz dahi, meşru olamayacağını kastetmiş, halkın desteğine ihtiyaç vardır)

4. Diktatörün ilk görevi, istediği şeyi popüler hale getirmektir, milletin iradesini kendi iradesi hale getirmektir. Ancak bundan sonra geniş kitleler kendisini destekler ve saflarına katılır.

5. Diktatörün en büyük görevi, sosyal adalettir. Eğer toplum, kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan ince bir üst sınıfın (elit kesim) diktatör tarafından temsil edildiğini görürlerse, diktatörü nefret edilecek bir düşman olarak görür ve o’nu hemen devrir.

6. Diktatörlükler, önceki hükümet biçimleriyle savaşırken daha iyi bir yol bulduklarında, halkı kurtarabilir; ve ancak bundan sonra diktatörlüklerin güçleri silaha ihtiyaç duymayan insanlara çapalanır (bağlanmak).

7. Bir diktatör çoğunluğun iradesini takip etmek ihtiyacı duymaz. Ancak diktatör, halkın iradesini kullanabilme yeteneğine sahip olmalıdır.

8. İktidardaki partiler ve kitleler, ulusa hükmetmek ile aynıdır. Kim partiyi rezil ederse, ulusu da uçuruma sürükler. Politik yetenek, haince yöntemler kullanarak bir başkalarının emeği üzerinden bakanlık koltuğu kapmak değildir.

9. Diktatörlükler, kendi ruhunu kullanarak hayatta kalmalıdır. Diktatörlük; iyi fikirler rakiplerinden geldiği ve kendisinden gelen fikirler kötü olduğu sürece işlemeyecektir.

10. Hitabet yeteneği utanılacak bir şey değildir. Utanılacak şey, eylemlerin sözleri takip etmemesidir. Hitabet yeteneği iyidir. Cesurca davranmak daha da iyidir. Bilinen gerici(/yobaz, ki burada kendilerinden olmayanlar bu şekilde itham ediliyor), ne konuşabilir ne de harekete geçebilir. Bir şekilde güç kazanmış olabilirler, fakat bu güçle ne yapabileceği konusunda hiçbir fikirleri yoktur.

11. Hiçbir şey, diktatörlük fikrine burjuvazinin nesnellik kavramından daha yabancı değildir. Diktatörlük, doğası gereği özneldir. Diktatörlük, doğasına uygun tarafı seçecektir. Bir fikri desteklediğinizde, diğer fikre karşı olmuş olursunuz. Eğer ikinciye karşı durmazsanız, insanların birincisinden şüphe duyması riskiyle karşılaşırsınız.

12. Diktatörlük, ne istediği ve ne olduğu hakkında açıkça konuşmalıdır. […] Diktatörlüğün harekete geçmek için cesareti vardır, aynı zamanda oynaylamak için de cesareti vardır.

13. Tam aksi düşünseler dahi, yasaların ardına saklanarak hayatta kalmaya çalışan diktatörlükler kısa ömürlüdür. Kendi yetersizlikleri (yeteneksizlikleri) içinde çökecekler ve arkalarında kaos ve karışıklık bırakacaklardır.

14. Dünyalar çöktüğünde, kurumlar sarsıldığında, devrim ateşi insan ve ulus ile yayıldığında; birisi partiye katılmalı, diğeri ona destek veya karşıt olmalıdır. Arada duranlar ise kendi kararsızlıklarının kurbanı olacaktır.
(bknz: bitaraf olan, bertaraf olur sözü!)

15. Komik/garip gelebilir ancak doğru: diktatörün doğası, isminden daha net/anlaşılır olmalıdır. Müller ya da Meier gibi bir isme sahip olanlar yönetemez. Bir ünvan belirleyip, onun için savaşmalıdır. Sahtekârlık ile kazanılamaz.

(andıç: Urban dictionary’e göre Meier iki anlama geliyor: 1- bir şeyi sıçıp batıran ve 2- otoriter yavşak (asshole) ve Müller ise seks sırasında penisi nedensiz yere yumuşama durumu imiş)

16. Gerçek diktatör, sadece kendine bağlıdır. Yanlış yoldaki benzerlerini kurallar ardına gizler ve hareketlerini yasal paragraflar ile haklı çıkartır.

17. Her şey basit olduğu sürece mükemmeldir, mükemmel olan her şey ise basittir (selam sana minimalizm). Küçük insan, değersizliğini karmaşa ile gizlemek ister.

18. Ordunun görevi dış tehditlere karşı savaşmaktır, ince tabakadaki zorbaların emriyle halkı bastırmaya çalışmak değildir. Kendi destekçileriyle kendini savunamayan diktatörlük, yerinden edilmeyi hak ediyor.
(yani diktatörlükler orduyla değil, halk ile korunur diyor)

19. Primo de Rivera diktatörlüğü çöktü çünkü gücü silahlara dayanıyordu, halktan ise sadece nefret küçümseme kazandı.
(1930’da İspanya iç savaşında kaybeden diktatör)

20. Mussolini halkının idolü olduğu için sarsılmaz iktidara sahip. İtalya’ya, devletin her zaman ihtiyaç duyduğu dayanağı verdi: güven.

**

Çeviriyi anlık yaptım, tekrar kontrol etmedim. Zaten bu tarz bir gönderiyi yazmak 2 saatimi aldığı için zihnim fazlasıyla yoruldu fakat önümüzdeki günlerde tekrar kontrol edeceğim. Kaçırdığım bir şey varsa, yazını orjinali burada; bana bildirebilirsiniz.

Bazı şeyler anlamsız gelebilir fakat Goebbels’i ve Nazi Almanyası’ndaki propagandaları biraz araştırdıktan sonra diktatörlük, demokrasi ve halk ile ilgili neler hissettiklerini anlıyorsunuz. Ben mümkün olduğu kadar bire bir çevirmeye çalıştım. Daha anlamlı ve demek istediğini anlatacağı cümleleri kullanabilirdim fakat yorum katmış olurdum.

Naziler Aptal Değildi

Amerikan propaganda filmleri Nazileri aptal gösteriyor. Fakat aptal değillerdi. Şurada yakalanan Nazi liderlerinin IQ testlerini görebilirsiniz.

Övmek gibi olmasın, kesinlikle cani idiler fakat tarih bir bilimdir; sadece Hollywood tarzı karşıt propaganda şeklinde verilmemeli, gerçek neyse bilmek gerekir. Bugün modern tıpta kullanılan bir çok bilgi, Nazi döneminde yapılan çalışmalara (vahşet dolu çalışmalara) dayanır. Jet motoru, uzaycılık sektörü Nazi döneminde bulundu (bknz: V1 – V2 füzeleri). Diğer şeyleri Nazi teknolojisi – anlatılmayan Nazi tarihi başlıklı yazımda eklemiştim.

Propaganda bölümüne dönecek olursak şu postere dikkatle bakın:

Volk, halk demektir; Reich ise imparatorluk yani devlet, führer ise önder. Yani, “tek halk, tek devlet, tek önder”. Bunu Türkiye’den tutun, sınıfta Afrikalı arkadaşların sunumlarında bir kaç ülkede daha duydum. Nazi dönemine ait.

1936’da Nazi Almanyasında olimpiyatlar yapıldı. Naziler bir şey düşündü, Hitler ve Naziler Antik Yunan ve Antik Roma dönemlerini incelemişlerdir. Yapıları, buralardan esinlenilmiştir. Haliyle bir şey yapmak istediler… Ari ırka ait Alman bir atlet, sözde Olimpos dağından bir ateş getirecekti… Koşacak, stada girecek ve ateşi stadın bir yerindeki yere getirerek başlatacaktı… Yaptı da. Günümüzde bu gelenek hâlâ devam etmektedir.

**

Yukarıda yazanlara bir bakın. Minimalizm nedir ve sadelik ile basitlik arasındaki fark konularımda anlattığım şeyi anlatmış adam. Ben, bu dünya üzerindeki önemli şeyler başarmış hareketlerin ve ürünlerin minimalist olduğunu düşünüyorum. Çünkü minimalizm doğası gereği, karmaşıklığın çözülmüş halidir. İnsanlara daha kolay ulaşır. Daha fazla emek vardır. Onu söylemiş/yazmış Goebbels.

Öte yandan diyor ki, diktatörlük ordulara güvenemez, halkına ve destekçilerine güvenmelidir. Bugün demokrasinin geldiği nokta bu değil mi? Özellikle Türkiye gibi ülkelerde? Bütün olay %50+1’i almak değil mi? Gezi Parkı dış mihraktı, Ergenekon ve Balyoz davaları FETÖcülerindi; dış mihrak, derin devlet… Kim iktidarı eleştirmeye kalksa vatan haini diye baskılıyorlar. Sonuç? Eleştirdiğimiz her şey olmadı mı?

2015’te yazmıştım ekonominin kötüye gittiğini, 2016’da ise 2017-2018’de Türkiye merkezli bir ekonomik krizin geleceğini anlattım. Nedenlerini yazdım, çözümlerini yazdım. Sonuç? Mail kutumda onlarca vatan haini suçlamalı yazı. Peki durum? 2018’in 8. ayındayız ve elektrik, doğal gaz zamları ortada. TL’nin değerinin ne kadar düştüğü ortada. Eleştiriye tahammülleri yok! Cahil kitle sandıkta kurtardı, peki ya sonra? Ekonomiyi kim kurtaracak? Vatandaşlığı verip oy attırdığınız Suriyeliler mi? Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren eli sopalı mahlukatlar mı? %7-10 kurtaracak! Sizin pisliğinizi beyin takımı kurtaracak. Ancak akademisyenler, uzmanlar kurtarabilir. 7/24 yandaş kanallarda yalakalık yapanlar değil. Cebini düşünüp AKP’yi öven sözümona sanatçı bozmaları değil! Sizi uyardığı için vatan haini damgası yiyenler, Ergenekon gibi sahte davalarla mücadele edip yine de yurt dışına kaçmayan Atatürkçü ve milliyetçi insanlar…

Yasalara saklanmak gerektiğini, destekçilerin kullanılmasını, bir ünvan için (başkanlık, yeni sistem) savaşılmasını daha 1932’de yazmış Goebbels. Bütün yazılarını oturup inceleyin zaten bugün Türkiye şartlarında iktidar olabilecek yol planını çizmiş olursunuz. İktidar olmak, iktidarda kalmak için için Goebbels’in yazdığı, Nazi partisindeki üst düzey akademisyen ve siyaset uzmanlarının söylediği şeyler doğrudur. İktidara gelirsiniz, iktidarda ise normalden daha fazla yıl kalırsınız.

Fakat onu bile beceremediniz! 1930’larda yazılmış şeyleri dahi uygulayamadınız. Bak ne demiş? Sosyal adalet. Nerede sosyal adalet? Suç kat kat artmış, kadın-erkek eşitliği yok, zengin-fakir ayrımı almış başını gidiyor.

2000’lerde, 1930’ların Nazi kafasıyla ülke yönettiğinizde bunlar olur. Halk şu an 1943 öncesi Almanya gibi. Nazilere destek verildi. Avrupa savaşlarla kavrulurken, Almanya’da azınlıklar, farklı düşünen ve yaşayanlar toplatılırken, Nazi partisine üye olmamak bile başlı başına bir tehdit sayılırken; Almanlar Nazi davetlerine katıldı, dans etti, güldü, eğlendi… “Yanlış yapıyorsunuz” diyenlere aldırmadı, vatan haini ilan etti. Onca bilim insanı ve akademisyeni küçümsediği gibi, öldürülmesine de göz yumdu.

SONUÇ???

Amerikalılar stratejik önemi dahi olmayan şehirleri günlerce bombalayıp dümdüz etti. Kadın, yaşlı, çocuk demeden bombalar altında can verdi Alman halkı. Ruslar ise Almanya’ya girdiğinde ardında 2 milyon kadar gün içinde defalarca tecavüze uğrayan kadın bıraktı. Hangisi Birleşmiş Milletler’de dava olarak görüldü? Kim kınandı? Amerika mı? Ruslar mı?

Tepesine Amerikan bombası patlamıyorsa, SSCB askeri salyasını akıtarak tecavüz ediyordu. İşte o zaman anladılar başlarına neler geldiğini. Amerika ve Rusya, Nazi Almanyasının en az 30-40 yıl gerisindeydi askeri olarak. Tüm Avrupa’yı ele geçirmelerine az kalmıştı…

Fakat görüyorsunuz ki, cehaletin, körü körüne inanmanın, en ufak eleştiriye tahammül edemeyip vatan haini gibi ağır bir ithamla suçlamanın sonuçları tepenizde ya Amerikan bombası ya da kadınların üzerinde salyalı Sovyet askeri ile sonuçlanıyor.

**

Ektiklerimizi biçeceğiz elbet. Önümüzdeki 10 yıllık sürece umutlu bakmamanız, gerçeği kabullenerek önlem almanızı tavsiye ediyorum. Sorulacak soru şudur; bundan sonraki 10 yıllık süreçte kutuplaşma daha derinlemesine devam mı edecek, yoksa saygı, sevgi, hoşgörü için biran önce uğraşacak mıyız? Tek bir ülkemizin olduğu, tek millet olduğumuzun önemini kavrayacak mıyız?

Emin olun, benim ön gördüğüm Türkiye’nin durumu hiç iyi değil. Eğer o durum gerçekleşirse, sayıların da hiçbir önemi kalmayacak. Çok büyük acılar çekeceğiz. Umarım ben yanılırım.

Fakat cehaletin cesurlaştığı bir dünyada er ya da geç herkes acı çekecektir.