Bununla ilgili konu yazacağım fakat, bu günlerde Atatürk ile ilgili kitapları bolca okuyorum. Ve bahsettiğim Kurtuluş ve Cumhuriyet dizilerini izledim. Ülkenin kuruluşunu anlaması için her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına ve hatta Orta Doğu ve Orta Asya’daki her insana izletmek gerek fakat yüksek kalitedeki hallerini bulmak bile güç! (yazısı vs olmayan hele). Ama ben Türk’üm, ben Atatürkçüyüm diyen varsa; Kurtuluş Savaşı hakkında bilmeden eleştirmek isteyen varsa kesinlikle izlemeli. Ve hatta Turgut Özakman’ın imzasını da taşıyan bu yapım, “tarihi dizi nasıl yapılmalı” diye bütün senaristlere de izlettirilmeli. O kadar güzel.

Nutuk’u daha önce okumuş hatta eski basım Nutuk’u (3 cilt, MEB yayını) sahaflardan bulmuştum. Atatürk hepimiz için önemlidir. Atatürk’ü sevmeyenler dahil, herkes için önemlidir. Kaldı ki bu insanlara Atatürk’ü biz anlatamadık veya anlatmadık. Başkaları gelip kendi safına çekmek için karaladı. Çünkü Atatürkçülüğü yıkmadan, bu ülkeye zarar vermezsin. Bu yüzden biraz kendimize kızmamız gerek.

Atatürk önemli olduğu için, hakkındaki her türlü bilgi ve belgeyi öğrenmek için okulun bitmesini beklemiştim. Hem aldığım siyaset bilimi eğitimiyle, hem de diğer konularla öğrenmeye başlayacaktım. İlber Ortaylı’nın da Gazi Mustafa Kemal kitabını çıkartmasıyla (ki giriş için harikadır), Atatürk ve Kurtuluş Savaşı sürecine başlamam gerektiğini anladım ve başladım. Ardından Afet İnan’ın “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” kitabını aldım ki harika! Çünkü biz 1919 ile birlikte Atatürk’ü biliriz. Nasıl Türklük, İslam ve diğer şeylerde bize ezbere bilgiler verildi, yine Atatürk hakkında da ezbere bilgiler biliriz. 1919 öncesi ne oldu? Balkanlarda ve Orta Doğu’da ne yaptı? İşte Afet İnan biraz değinmiş.

Konu Atatürk ile ilgili olmadığı için uzatmamak adına burada kesiyorum ve bendeki kitapları (Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili) size veriyorum. İlber Hocanın kitabında ve diğer kitaplarda kaynaklara eklenmiş Atatürk ve Kurtuluş Savaşı dönemi ile ilgili kitapları da okuyacağım. Muhtemelen 1-2 yıl içinde hepsini okuyup size rehber hazırlayacağım. Bu yüzden Atatürk ve Kurtuluş Savaşı/Cumhuryetin ilk yılları dönemlerine ait sevdiğiniz, beğendiğiniz kitaplar varsa (Türkçe ve İngilizce olabilir) lütfen bilgi@emrecetinblog.com adresine mail atınız.

Steve Jobs ve Putin’in benim hayatımda önemi vardır. Hayatlarını araştırıp, defalarca nasıl düşündüklerini anlamaya çalıştım. Bunlar için yaşadıkları olaylar ve tepkilerini araştırdım. Fakat Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet benim için çok önemli iki insandır. Evet Steve Jobs kalıplara bağlı kalmamam gerektiğini, düşünce ve yaşam tarzımı değiştirdi ve Putin ise (demokrasi vs gibi konularda kötü olsa da), uluslararası alanda “eyy Avrupa Ameriga, İsrayıl” demek yerine nasıl bunlara karşı durduğu ve mücadele ettiğini gösterdi. Fakat Fatih Sultan Mehmed ve Mustafa Kemal Atatürk; bilimin, sanatın, sporun önemini anlatan, aydın düşünceyi yansıtan, bağnazlığa karşı duran insanlar olarak, zor zamanlarda neler yapılması gerektiğini bana gösterdi. Bu iki insandan öğrendiğim çok şey var. Fakat daha derinlere inerek, nasıl düşündüklerini, nasıl davrandıklarını anlamak için gerçekten en az 2-3 yıllık araştırma süreci gerekecek. Şu an dahi, ortalama bir insandan daha fazla bilgim olsa da; ileride politikaya aktif olarak girdiğimde karşıma çıkacak zorlukların üstesinden gelmek ancak Atatürk ve Fatih Sultan Mehmed’in hayatlarını araştırarak gerçekleşecektir. Örneğin Trablusgarb’da Jandarma, asker, devlet görevlileri varken Şeyh Mansur nasıl kontrolü ve etkinliği sağladı? Atatürk ise bu olayı nasıl bastırdı? Afet İnan’ın kitabında mevcut. Fakat bunları çevremdeki en koyu Atatürkçüler dahi bilmiyor.

Haliyle sizlere bu olayları kısa kısa anlatacağım. Fakat 2 yıla kadar okuduğum kitapları da sıralayıp vereceğim bir konu açacağım. Bu yüzden beğendiğiniz kitaplar varsa mail atınız. Benim kitaplarım şimdilik bunlar:

Bir kaç kitabı henüz okumadım. En soldaki ise Geometri kitabıdır. Ayrıca Sofya’da askeri ateşe iken yazılan kitabı yorumladığı Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal kitabının günümüz Türkçesindeki hali ise PDF halinde burada (ata.tsk.tr). Bunlar dışında alacaklarım var:

Kazım Karabekir Eserlerinde Doğu Sorunu, Kazım Karabekir ve İstihbarat, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, İttihat ve Terakki Cemiyeti (Kazım Karabekir), Enver Paşa’nın Anıları, Bana Atatürk’ü Anlattılar kitaplarını da alacağım. Fakat önümüzdeki bir kaç ayda para biriktiriyorum, sonbahara doğru Ankara’ya gidip Türkiye İş Bankası Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları var. Burada Kurtuluş Savaşı, Atatürk, Kurtuluş Savaşı kahramanları, meclis tutanakları ve nicesinin olduğu bir çok önemli kitap, gerçekten çok iyi fiyatlara (9-10 liraya bu tarz kitaplar var) veriliyor. Haliyle buraya ziyaret edip, seçme kitapları alıp, bunları okuyup paylaşacağım.

Ayrıca Nutuk burada var fakat eski dilde (biraz ağır işliyor çünkü bazı sözcüklerin anlamları vs…). Fakat İlber Ortaylı’nın önerdiği ve sadeleştirilmiş, günümüz Türkçesine daha uygun bir kitap var (onu buraya koymamışım), kesinlikle size öneriyorum, Ordinaryüs Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Söylev kitabı. Bizzat orjinaliyle karşılaştırdım; örneğin Atatürk ordunun durumunu anlatıyor 1,5 sayfa kadar. Not düşüp, ordunun durumunu anlatıyor diyerek gerekli olanları yazmış 1 paragrafta. Tabi bendeki Nutuk’un 3. cildinde belgeler var (cildin adı Vesikalar yani belgeler). Onun haricindeki 1-2 cildi karşılaştırmış. Bu Söylev ile 3. cildi almanızı öneriyorum.

**

 

Türk Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin Kurulma Süreci

Bakın bu yazıya kadar (5.06.2018), bu konuda bir şey diyen bir köşe yazarı, yorumcu, politikacı görmedim henüz. Fakat bunu yazdıktan sonra, önemini anlayıp ve haklı olduğumu düşünüp; üzerine düşeceklerdir.  Bu yüzden konunun geri kalanını dikkatle ve özenle okumanız konusunda ısrar ediyorum.

Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri (Fransa, Birleşik Krallık, Rusya, İtalya, ABD, Romanya, Japonya vs..) savaşı kazanmış ve İttifak Devletlerine (Almanya, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmp., Bulgaristan) çok ağır şartlarda antlaşmalar imzalatmışlardır. Öyle ki, 1. Dünya Savaşı sonucunda aynı Sevr’deki gibi ağır şartları imzalayan ve devamında Türiye gibi direnemeyen Almanya, bu savaşın sonuçlarının baskısını üzerinde hissetmiş ve iki uca; komünizm ve Nazizim (faşizm) kaymıştır.

Osmanlı İmparatorluğu Sevr’i imzalayıp, Türkiye’nin parçalanması karşısında bir şey yapamayacağını düşünerek; İstanbul’dan sözde bir ülke yönetmeyi ve Anadolu’nun Fransa, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Ermenistan tarafından parçalanmasını kabul etmiştir. Atatürk ise Sevr ile birlikte Osmanlı İmparatorluğunun döneminin bittiğini ve artık yalnız bırakılmış, orduları parçalanmış, silahlarına el konulmuş, kurumları ele geçirilmiş bir devletin tebaasının söz sahibi olması gerektiğini görmüştür. Osmanlı subayları eğitimli, bilgili, dış dünyayı gören, politikayı da bilen insanlardır. Hâlâ böyledir askerimiz. Haliyle Atatürk’ün “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır” diyerek 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi ile Cumhuriyet’in kurulacağına bir gönderme yapmıtşır.

Dediği gibi olmuş; 1920’de orduları dağıtılmış, borç batağında olan ve silahlarına el konulmuş; dört bir yandan işgaller başlamış ordu, 1922’de Büyük Taarruz yaparak düşmanı denize dökecek kadar iyi teşkilatlanmıştır. Peki bu nasıl oldu? Kurtuluş Dizisinde de göreceksiniz, Turgut Özakman’ın kitabı veya ilgili tarih kitaplarında da verilmiştir; her hane birer kat çamaşır, birer çift çorap, çarık hazır etmiştir. Tekâlif-i Milliye komisyonu kurulmuş ve zaten fakir olan halktan, “Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra geri ödenmek üzere” (burası çok önemlidir, kazanırsa değil) borç almıştır.

Tekâlif-i Milliye Kanunları şunlardır:

  1. Her ilçede bir tane Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurulacak.
  2. Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.
  3. Her aile bir askeri giydirecek.
  4. Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
  5. Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
  6. Her türlü makineli aracın %40’ına el konacak.
  7. Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20’sine el konacak.
  8. Sahipsiz bütün mallara el konacak.
  9. Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.
  10. Halkın elindeki araçlar bir defa olmak üzere 100 km’lik mesafeye ücretsiz askeri ulaşım sağlayacak.

**

Türk kadınları cepheye silah taşımış, çorap örmüş, ellerine kazma alıp siper kazmış ve hatta erkekler olmadığında kendilerini savunmak için silah tutmayı öğrenmiş ve Rum çeteleriyle çarpışmıştır. İşte Avrupa’da kadının adı yokken Türk coğrafyasında boyları Hakan ve Hatun yönetiyordu, Tomris Hatun tek başına boy yönetiyordu ve kendinden kaç kat büyük olan Perslerin hükümadarını (buraya dikkat) MİLLAT ÖNCE 6. YÜZYILDA yenmişti.

İşte Türk kadını Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda bu tarz çabalarla vatanın kurtuluşuna yardımcı olmuştur. Yani Kurtuluş Savaşının kazanılması ve haliyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması; erkek ve kadın, yaşlı ve çocuk ile birlikte olmuştur. Atatürk, Türk kadınınlarının özverisini hiç unutmamış ve devamında Türk kadınlarına, Avrupa ülkelerinin çoğundan önce önemli hakları bu yüzden tanımıştır.

**

Gördüğünüz üzere Atatürk, belki Türk milleti olmasa veya Türk milletinin başında Atatürk olmasa gerçekleştirilemeyecek başarıyı 2 yılda gerçekleştirmiş; Türk milletinin askeri kökenli olmasını, özverisini, vatan ve millet sevgisini ve ayrıca Türk ordusunun teşkilatlanmadaki yeteneğini de kullanarak TARİHTE İLK KEZ sömürgeci güçleri yenmiştir. Ardından gelen Türk devrimi ise Orta Doğu ve Orta Asya’da bir çok ülkeye örnek olmuştur (örneğin Tunus gibi) ve hatta buralardan gelen öğrencilerle konuştuğumda, içlerindeki Atatürk sevgisini görünce tüylerim diken diken olmuştur. Hepsinin Müslüman ve demokrasinin bir arada gidebileceğini gösteren, Müslümanların modern olabileceğini gösteren Atatürk’e saygısı büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti’nin işte bu alanda çok büyük bir yumuşak gücü varken, kullanamıyor. Çünkü başımızdaki iktidar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş değerlerine ve kurucularına saldırmakta ve bu değerleri yok etmeye çalışmaktadır. Fakat Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucularına saldırmaya çalışırken, bizzat bu değerler tarafından ezileceklerdir!

Büyük Millet Meclisinin Gücü ve Önemi

Burada çok az bir bölümünü anlattım fakat kurucu mecliste her kesim temsil edilmiştir ve Türkiye Cumhuriyetini kuranlara Türk adı verilmiştir. Yani ırk, mezhep, din ayırt etmeksizin herkes bu mecliste yer bulmuştur (yabancı himayeyi isteyen bazı aydın ve gericiler dahil). Fakat Atatürk hepsini ikna etmeyi başarmış ve aldığı her kararın altına, meclisin imzası vardır. Bu yüzden Atatürk özeldir.

Bunun yanında o dönemi incelerseniz bir tarafta sömürgelerine ağır acılar çektiren Fransa ve İngiltere, diğer yanda Sovyetler Birliği, öbür yanda ise İtalya ve Almanya’yı göreceksiniz. Halkın iradesi ve demokrasi yeni yeni yeşillenirken Türkiye bu anlamda önemli bir rol oynuyordu. Balkan Antantı (Anlaşması) Türkiye, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya arasında imzalanmış ve amacı Balkanları faşist ve komünist baskılardan kurtarmak idi.

Peki bu meclis neler yaptı?

Birleştirme gücü, “savaştığı” komşularıyla kurulan iyi ilişkiler, bu kadar gergin dönemde demokrasi ve cumhuriyet açısından bir alternatif olması dünyaya nefes aldırıyordu. Fakat içe bakacak olursak; her türlü insan mevcuttur (kayıtlarını görebilirsiniz). Balkanlardan Doğu Anadoluya, Kafkasya’dan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yetişmiş, görev yapmış veya bu kökenden insanlar vardır. Birlikte hareket etmişlerdir.

623 yıllık Osmanlı İmparatorluğu, işgalciler ile birlikte hareket etmiş veya etmek zorunda bırakılmıştır. Bu yüzden Büyük Millet Meclisi harekete geçmiş ve 1922’de Saltanat’ı Hilafetten ayırmış ve Lozan’da milletin iradesini temsil eden Ankara Hükümeti’nin temsili için Saltanat’ı kaldırmıştır. Bakınız meclis birleştiğinde, bütün tartışmalara rağmen; ki savaş vardır, Atatürk’ün arkadaşları yahu şu meclisi kapatalım, muhalefeti susturalım demesine rağmen Atatürk meclis ve Cumhuriyet konusunda kararlılığını sürdürmüştür, ve Osmanlı İmparatorluğu rejim değiştirerek yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır. Yani meclis bir bütün olduğunda, 600 yıllık İmparatorluk, istemediği ve direttiği rejime geçirilmiştir.

A B C D Planı Yok! Mecliste Çoğunluk Kimin Olacak? Tek Plan ve Soru Budur!

Bu yüzdendir ki, meclis çoğunluğu önemlidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “A, B, C planları var” dedi. Muhalefet tarafından Cumhurbaşkanlığı kaybedilse ve seçimi Erdoğan kazansa dahi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çoğunluğu muhalefete geçtiğinde, Osmanlı İmparatorluğuna son veren ve rejimi değiştiren o meclis, elbette parlamenter sisteme dönecek ve Erdoğan’ın elini kolunu sınırlayacaktır!

Yapılamaz, imkansız, olmaz değildir. Tabi ki Cumhurbaşkanlığı makamını ve meclisin çoğunluğunu Millet İttifakı kazanırsa, her şey daha kolay olacak. Fakat meclisin çoğunluğunun kazanılması, bana göre Cumhurbaşkanlığını kazanmaktan bile daha önemli bir hâl alabilir!

Anketlerden öte, halk içinde böyle bir durum söz konusudur. Erdoğan’a oy verecek bir kitlenin, AKP’ye oy vermeyeceği ortadadır. Bütün bunlar düşünülür, bu konuda strateji yapılırsa (ki Akşener ve İnce’nin AKP seçmenine ve AKP’nin anlaştığı ve AKP ile iyi anlaşan bazı yatırımcılara bir güven vermekte zorlandığını görüyorum, bununla ilgili yazı yazabilirim), AKP seçmeninin ve AKP’nin gitmesini istemeyen yatırımcıların da taraflarına çekilebileceğini düşünüyorum.

*

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı makamından (ve fillen Başkanlık makamından) çok daha önemlidir, çok daha üstündür! Milletin iradesini temsil etmek, ortaya koymak gerekir. Milletin iradesi de (muhalefet için konuşuyorum, özellikle Millet İttifakı için); AKP seçmenini göz ardı etmek, onlara güven vermemek ve ayrıca HDP seçmenine ve HDP’ye politik linç ile gerçekleşmeyecektir! Bunun farkında olunmalıdır.

Kaldı ki çok ilginç bir seçimde, “sırf HDP barajdan düşmesin diye” HDP’ye oy verecek insanları da görüyorum ki bunların bir bölümü Akşener’e dahi oy verecek insanlar. Şu an halkta çok ilginç bir ruh hali var. Erdoğan’ın kendini ve MHP’yi kurtarmak için istediği yeni sistem ve ittifak sistemi (ki yapılmaması için ısrar etmiştik), şimdi sonları olabilir. Eğer meclisin çoğunluğunu ele geçirip, Cumhurbaşkanı olurlarsa, sanmayın her şey iyi olacak. Etraflarında işi bilen, yetkin ve nitelikli insanlar yok! Liyakat yani işi ehline verme zihniyetinin olmadığı bir ülke, kurum, kuruluş ÇÖKMEYE MAHKÛMDUR! Bu yüzden kendi kendini yiyecektir.

Bunu sevinerek, isteyerek söylediğimi zannetmeyin. Bakın blogta iktidarın yanlışlarını söylerken, neler yapılması gerektiğini anlattığım ve bir bölümünün de iktidar tarafından dikkate alındığı bir sürü yazım var. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısının çökmesi HİÇBİRİMİZİN, tekrar ediyorum HİÇBİRİMİZİN işine yaramayacaktır! Ne muhalefetin, ne iktidarın ne de yabancı devletlerin! Güçlü olmak zorundayız.

FETÖye göz yumuldu, ne istediyse verildi. PKK ile görüşüldü, Öcalan ile görüşüldü ve dağdan indirmek için Atatürksüz, Türk Bayraksız mobil çadır mahkemeleri ayarlandı. Yani terör örgütleriyle ilişki içine girdi bu iktidar. Fakat sonucunda ne oldu? FETÖ hukuk başta olmak üzere her yere sızdı. Tabi FETÖ konusunda 1980’den bu yana gelen her iktidarın suçu vardır. Fakat AKP iktidarında FETÖ’nün yapabildikleri ve devletin göz yumması, had safhaya çıkmıştır. PKK terör örgütü ise mahalle aralarına konuşlandı, hendek kazı, bombaları yığdı.

Sonunda iki terör örgütü ile mücadele edilmek zorunda kalındı. PKK ile mücadele edilirken doğu halkı büyük zararlarla yüzleşti. FETÖ ile mücadele ederken ise devlet kurumları zayıfladı. ZAYIFLADI diyorum, çünkü gerçekten mahkemeler, polisler, askerler ve diğer kurumlar tedirgin durumdaydılar. Bir çok kurumda kimse imza atmıyordu. Çünkü olası bir durumda içeri girebilirlerdi. İşler aksadı, bu süreçte insanlar ve şirketler zarar gördü ancak en büyük zararı devlet gördü.

Bütün bunlardan sonra, siyasi görüşüne bakılmaksızın, işin ehli olan insanlar devlete geri alınmalıydı. Maalesef hâlâ “bizden olanlar” ve olmayanlar ayrılmış durumdadır. Veya bir kurumda müsteşarlar, alt tarafta gerçek işi yapanlar alınsa bile başına imza yetkisi olan politik bir karakter getiriliyor ve “onlardan” olan bu şahıs, bütün kurumun huzurunu kaçırıyor. Çalışanların motivasyonu düşüyor, istifa ediyor vs.

Hadi Erdoğan demişti ya, ülke şirket gibi yönetilmeli diye… Hadi devlet adamı gibi yönetilmeli, bari CEO gibi yönetilseydi. Motivasyonu düşüren bu insanlar hemen gönderilirdi. Artık bunlardan arınmak gerek. Bu şarttır.

 

HDP’nin Durumu ve HDP’ye Karşı Politik Linç

Blogu az çok takip ediyorsanız politik tercihler olarak HDP’ye karşı neredeyse taban tabana zıt olduğumu görürsünüz. Fakat siyaset bilimci ve Mustafa Kemal Atatürk gibi bir gözle, bir devlet adamı gözüyle, hukukçu ve siyaset bilimi değerleri ile Cumhuriyet ve demorkasi kavramlarına göre HDP’ye baktığımda işler değişiyor. HDP bir partidir ve üzerine girilmesi konusunda bazı sıkıntılar var.

Bakın partilerin, kişilerin ve kurumların politik adımları olursa, tepki gelir ve tepki de politik olur. Buna diplomasi ve politika denir. Çok basit 2 örnek vereceğim. Bu ülke ilişkileri olduğu için “diplomasidir”. Diplomatik terbiyesizliklere Atatürk’ün cevapları

1- İngiliz Donanması ve Atatürk

Kurtuluş Savaşı bitmiştir, fakat İngiliz donanması hâlâ İzmir limanındadır. Donanma komutanı, Atatürk ile görüşmeye gelir. Kurtuluş Savaşı sırasında esir alınan Nikolaos Trikupis’in de söylediği gibi “mert bir askere yaraşır şekilde” kabul etmişti. Aynı şekilde İngiliz Donanma Komutanına da Türk misafirperverliğini gösterdi. Komutan (Amiral), Atatürk’e azınlıkların durumunu sorunca;

-Suç işlemeyen azınlıkların Türk vatandaşı gibi güvende olacağına ve haklarının Türk vatandaşı gibi korunacağına fakat suç işleyenlerin ise adaletin karşısına çıkartılacağını söyledi.

Tabi bundan sonra gerilen komutan, biraz tehditvari biçimde, Yunan ordusundan cesaret alan Rum ve Ermeni çetelerinin şımarıklık yapmış olabileceğini fakat savaş döneminde gerçekleştiği için hoşgörülmesi gerektiğini söyler. Ardından böyle görülmezse, tüm dünyanın Türklere karşı ayaklanacağını söyler.

Atatürk’ün sözü basittir:

“Şu “Efendi Devlet” rolünü bir kenara koyunuz Amiral! Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz!
İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem! Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem!”

İngiliz Donanma Komutanı, İngilizlerin kendi tebaasını koruma hakkından bahseder ve Rum ve Ermenilerin de yine İngiltere’nin desteği altında olduğunu ima ederek, “güvenliklerinin sağlanmasını rica ettik fakat biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz” der.

2 yılda Türk ordusunu ayağa kaldırıp, dönemin süper güçlerini dize getiren ve Yunanlıları gerçek anlamıyla “denize döken” Atatürk, şu cevabı verir:

“Arkaladığınız Yunan Ordusu’nun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız! Türk Ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de… Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum!”

İngiliz Donanma Komutanı, “İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?” diye sorar.

Atatürk’ün cevabı basit, net ve oldukça diplomatiktir:

“Karşımda oturuşunuzu, bizim konukseverliğimize borçlusunuz. Bizim gözümüzde şu anda barış antlaşması yapmamış iki devletiz ve savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal kara sularımızdan çekmenizi sizlere ihtar ediyorum” der.

Olay İngiltere hükümetine gider ve İngiltere hükümeti doğrulanması için yaşananların yazılı olarak bildirilmesini ister. Aynı şekilde ve yazılı halde İngiltere’ye bildirilir. Bütün millet ve komutanlar diken üstündedir. Çünkü donanma çekilmemiş ve Trakya ile İstanbul sıkıntılı haldedir. Dönemin süpergücü olan İngiltere’e ile savaşılacak mı?

Fakat İngiltere 30 küsür yıllık savaşlardan yorulmuş, Çanakkale yenilgisi İngiltere’de büyük tepki çekmiş ve sömürgeler Çanakkale’den sonra bağımsızlıkları için uğraşmaya başlamıştır. İngiltere’nin savaşacak gücü yoktur, kaldı ki Atatürk ve Atatürk’ün başında olduğu Türk ordusu ile savaşma güçleri hiç yoktur!

Tedirgin olan bütün ahali ve komutanlar İngiltere Donanmasının İzmir’den çıkışını izlerden Atatürk, dönüp bakmaz bile. Çünkü gideceklerinden emindir, çünkü “geldikleri gibi gidecekler” demiştir (aslen İstanbul için demiştir, öyle de olmuştur) ve Yunanlıları çoktan göndermiştir.

2- İtalyan Elçi

Mussolini seçildikten sonra, faşist söylemlerle Asya ve Afrika’yı hedef alacak bir çok açıklamada bulundu. 19 Mart 1934’teki kongrede, “İtalya’nın tarihsel emelleri, Asya ve Afrika’dadır” dedi. Türkiye’de de buna tepki gösterildi. Aynı dönemde, İtalyan elçi Atatürk’ü ziyaret eder.

Elçi, Mussolini’nin en büyük hayalinin, Akdeniz’i İtalyan denizi yapmak olduğunu söyler ve Atatürk’ün desteğini bekler. Hatırlatayım, Ege adalarının bir bölümünü İtalyanlar almıştı. Biraz daha bu tür söylemlerde bulunup, “Akdeniz hakkında görüşebiliriz” dedikten sonra Atatürk müsade ister ve elçiye bir şeyler ikram etmesini söyleyip odadan ayrılır.

Bir kaç dakika sonra geldiğinde, üzerindeki sivil takım elbise çıkmıştır ve Mareşal üniformasını giymiştir. Gelir ve “ee nerede kalmıştık” der. Tabi İtalyan elçi bunun üzerine yanlış anlaşıldığını söyler. Video alttadır.

 

 

**

Bunları neden anlattım?

Türkiye’yi her zaman sıkıştırdılar. Sıkıştırıyorlar ve sıkıştıracaklar. Bu yüzden söylenmenin anlamı yok. Sağlam diplomat yetiştireceksin. Sağlam uluslararası hukukçu yetiştireceksin. Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlıklarında liyakat gözeteceksin. Her “olmaz” diyen adamı “hayinnn, terörist, kürtaj yapıyoruz 155’i ararım” diye atmayacaksın. Bizden, sizden diye ayırmayacaksın.

Atatürk, zamanında bu tür sıkıştırmalara gerektiği cevabı, (daha önemlisi) “gerektiği şekilde” vermiştir. Bazen tek bir hareketi, saatlerce sürecek konuşmadan daha önemlidir. Bu yüzden diplomatik baskılar, “diplomatik söylemlerle”, politik baskılar ise politik söylemlerle cevaplanmalı. Eğer fiili bir olay varsa, fiilen cevaplanmalı.

 

HDP’nin Bu Konudaki Durumu

Benim (veya sizin) HDP’ye karşı tutumum, politik fikirlerine katılmayışım (çoğuna) apayrı şeydir. Bunu ayıralım. Şimdi Anayasa’nın 76. maddesine bakıyoruz (Anayasa-TBMM):

Kısaca özetlemek gerekirse:

Milletvekili Olma Şartları

  1. İlkokul mezunu olacaksın
  2. (Erkek isen) askerlik hizmetini yapmış olacaksın
  3. Kamu hizmetinden yasaklı olmayacaksın

Şimdi daha önemli bölüme geliyoruz, buraya dikkat ediniz:

  1. Taksirli suçlar hariç, bir yıl veya daha fazla hapis cezasına hüküm giymemiş olacaksın
  2. Zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçları işlememiş olacaksın
  3. Kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu eylemleri (sadece terör değil, öncekileri de) tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymemiş olacaksın; hüküm giysen ve affa uğrasan dahi, milletvekili seçilemezsin!

**

Tekrar altını çizeyim ne diyor yasa? “Terör eylemlerine katılma ve bu eylemleri tahrik ve teşvik suçları”…

 

Taraftar Tipi Seçmen Gibi Değil Siyaset Bilimci ve Hukukçu Gibi İnceleyin

Günlük hayatta karşılaştığım en büyük sıkıntılardan birisi, hayatı boyunca siyaset bilimi, hukuk gibi BİLİMSEL alanlarda herkesin konuşmasıdır. Bakın matematik, fizik, tarih, psikoloji nasıl bilim dalıysa; aynı şekilde siyaset bilimi de bir bilim dalıdır. Bu konuda konuşmayı kolay zannediyorsunuz fakat, gerçekten insanlarımızın çoğu bir şey bilmeden konuşuyor.

Bakın, Erdoğan referandumda CHP çadırını ziyaret ediyor. Girin bakın. “CHP’li laik teyze” kıvamındaki kadınlar orada nasıl köşeye sıkışıp, sadece ezberden gidiyor. Bunlar o kadar kolay değil. Hele hele siyasetçiler bu kadar fazla yolu bilirken, onlara cevap verme şansınız düşer.

Hepiniz siyasetle uğraşın. Keşke uğraşsanız fakat en azından bir kaç kitap okuyun. Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset Bilimi kitabını okuyun. 4 yılda öğrendiklerim oradaydı. A. Heywood’un kitaplarını okuyun. Ben bu tarz kitaplardan, okul boyunca ayda en az 2-3 tane okumaya çalışıyordum ki, eğitimde eksik gördüklerimi bu şekilde gidereyim. Bunun karşısında bakıyorsunuz dayıma, köy kahvesinde oturmuş İsrail politikasını eleştiriyor. Yapmayın. Kendi işinizle ilgili sorunları anlatın. Önce alanlarınızdaki sorunlar çözülsün. Yok ben siyasete meraklıyım diyorsanız; Karl Marks’ın Kapital kitabını da okuyacaksınız, İan Kershaw’ın 2 ciltlik Hitler kitabını da, Kavgam’ı da. Fakat Nutuk’u da okuyacaksınız. Rousseau’nun toplumsal sözleşmelerini de. Adam Smith’te okuyacaksınız, Edmun Burke’te.

Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki farkı bilmeyen adamın kalkıp siyaset konuşması, anlaşma ve antlaşma arasındaki farkı bilmeyen adamın hukuk konuşması bana saçma geliyor ki bunun daha klasik liberalizm ile neo-liberalizm arasındaki farklarından tutun, yasama-yürütme-yargı dengelerine ve tarihsel gelişimlerine kadar bir çok alanda, bir çok çalışma ve kitap okumak gerekiyor.

Ben 4 yıl bunun eğitimini aldım ve hâlâ yetkin değilim. Bunu açık açık söylüyorum. Sürekli okumak, araştırmak, tartışmak, bilimsel makalelere ve tarihe göz atmak gerek. Bir akademisyen gibi çalışmak; sistemleri ve farklarını bilmek gerekiyor. Ben henüz bu aşamada değilim.

İşte bunlardan sonra siyaset tartışılır. Halkımızın %90-95’i, politika bildiğini düşünüyor fakat politika bilmiyor. Çünkü akademik alanda eksik. Bunu geçtim, ideolojileri, tarihsel gelişimleri, kişileri ve düşünceleri bilmiyor. Bunları bilmeden bir şeyler söylemek cahilliktir. Maalesef bu cahilce tutumlar da Türkiye’de, (İlber Ortaylı’nın deyimi ile) tenkit edilmiyor. Eskiden ayıplanırdı. Şimdi cahiller cesurlaştı. olacak iş değil.

 

HDP ve Terör Olayına Gelelim

HDP’liler için politik anlamda terörist deniyor. HDP’li bir kaç hocam ve tanıdığım var. Bazıları gerçekten uç taraflarda. Atatürk ve Türk düşmanı olanlar da çoğunlukta. Ki ben ilk defa bir hocamla konuşurken, yüz yüze olan bir insan arasında nasıl galaksiler kadar fark olabileceğini hissettim çünkü aydın bir insanın dahi nasıl bu kadar beyninin yıkandığını anlayamadım.

Fakat siyaset bilimci, devlet adamı veya hukukçu olarak politik görüşlerin yanında; senin gibi düşünmeyen, inanmayan, hissetmeyen, yaşamayan insanlara da seninle aynı hakları, eşitliği ve özgürlüğü hak görmek gerekir. Bu yüzden benim gibi düşünmese dahi bazı kafatasçı fikirleri dışlamak şarttır.

HDP’liler hakkında terörist deniyor. Politik bir söylem. Terör örgütüne destek çıkıyor denebilir. Ayrılıkçı denebilir. PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmiyor veya Barzani’ye yakın Rudaw kanalında söyleşi yapılırken “biz de Kürdistani ittifakıyız” söyleminde bulunuyor ise [1]; orada tabi ki politik bir tepki olacaktır.

Terör destekçisi, ayrılıkçı gibi bir takım “politik söylemleri” bu yüzden anlayabilirim. Çünkü siz toplum değerlerine aykırı ve düşman şekilde söylemlerde bulunuyorsanız, karşılığını da aynı sertlikte alabilirsiniz ancak bu politik söyleme karşı politik olmalıdır. Aynı şekilde Erdoğan ve AKP iktidarı, Atatürk ve Türklük hakkında politik söylemde bulunuyorsa, karşılığını yine aynı sertlikte alacaktır. Fakat politik olmalıdır.

Politik ve/veya diplomatik atılan bir adımın karşılığı da aynı şekilde olmalıdır. Fakat politik bir söyleme karşı fiili bir saldırıya geçerseniz, işte orada sıkıntı çıkar. Hem ulusal hem uluslararası konusunda sıkıntı çıkar. Kaldı ki bu günlerde seçmen bürolarına vs karşı saldırılar görüyoruz. İşte bu neden tepki gösterilmesi gereken bir şey buradan anlayabilirsiniz.

 

Terörist Söylemi ve Gerçekler

Selahattin Demirtaş ve bazı HDP’li yöneticiler hakkında politik söylemin karşılığını aşacak şekilde “teröristsiniz” deniyor. Bakın, oturduğunuz yerden bu tarz sert söylemler kullanmak, HDP’ye oy veren halkı da ayrıştırır. HDP kaç milyon oy almış? 5.145.688 yani BEŞ MİLYON. Şimdi beş milyon insan terörist mi? PKK’ya destek veren, katılan insan sayısına bakın. Bir kaç bin kişi. En fazla bir kaç yüz bin kişi olur ancak yarım milyon dahi olmayan bir destek vardır. Fakat HDP’yi destekliyorlar. PKK’yı desteklemeyen ancak HDP’yi destekleyenler var. PKK’ya sempatik bakan ancak henüz desteklemeyen ve HDP’yi destekleyenler var (çözüm süreci bu insanlar üzerinden yürütülmeli). Üçüncü olarakta hem PKK’yı hem HDP’yi destekleyen insanlar var.

Şunu açıklığa kavuşturmak gerekiyor:

1- HDP, Türk Anayasası ve kanunlarına uygun olarak kurulmuş bir parti midir?
2- HDP milletvekilleri, terör eylemlerinde bulunmuş veya desteklemiş midir?

HDP, eğer Anayasa ve kanunlara uygun bir parti olmasa kapatılır veya açılması engellenirdi.
Aynı şekilde HDP milletvekilleri, Anayasa’nın 76. maddesindeki suçlardan (ki terör örgütü ile ilgili bir vurgu var), hüküm giyse, milletvekili seçilemezlerdi.

Görebileceğiniz üzere, HDP’li milletvekillerin seçiliş yolu ve HDP’nin açılması ve yürütmesi tamamen kanunlara uygun. Eğer değilse, neden devlet gerekli işlemleri yapmadı? Teröre destek vermiş veya eylemlerde görev aldıysa neden milletvekili olması yasaklanmadı? Burada HDP’ye değil, görevini yapmadığı için Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve mensuplarına tepki gösterilmelidir.

**

Milletvekillerinin kanunlara uygun olması, HDP’nin kanunlara uygun olması; HDP’yi en az AKP, CHP, MHP ve diğer partiler kadar meşru yapıyor. Buraya kadar bir sorunumuz yok. Sorunlu bölüme geleceğim.

Demirtaş konusu da bir başka sıkıntı. Tutuklu yargılanması (ki davadan bir şey çıkacağını sanmıyorum), tamamen politiktir. Hoş değildir. Hukukun keyfi ve politik işletilmesi, bağımsız olmaması; ekonomi başta olmak üzere bir çok alanda sorun yaratır. İktidar değişirse, bu sisteme destek verenler de bunun acısını çekebilir. Hukuk, herkes için eşit işletilmeli, adil ve özgür olmalıdır.

 

HDP’nin Sorunlu Olduğu Bölüm

Diyeceksiniz ki, HDP’yi neden sevmiyorsun ve neden sevilmiyor? Ben AKP ve HDP’yi, sevmek ve sevmemek olarak görmem. Benim için olması gereken politik bakıştır. Tüzükleri, programları incelenir ve katılırım ya da katılmam. Benim hassas olduğum konular vardır; Türkçe’nin tek ve resmi dil olması, Atatürkçülük, laiklik vs gibi. Bunlara uymayan parti ve programlar varsa, bunları desteklemem. Yani AKP ve HDP’yi sevmemekten öte, desteklemiyorum. Doğru bulmuyorum. Hem benim hem ülke geleceği için uygun da bulmuyorum. AKP’nin ve HDP’nin programları içinde desteklediğim şeyler de mevcut ve aynı şekilde İyi Parti, CHP, Saadet vs gibi partiler içinde de desteklediğim ve desteklemediğim şeyler mevcut.

Halkın HDP’yi sevmemesinin nedeni de söylemleri. Fikir özgürlüğü kapsamına girecek bazı söylemler. HDP’liler çok organize ve uyanıktır. Daha doğrusu “aşırı sol” dediğim kitle. Avrupa, Türkiye, KKTC ve dünyanın bir çok yerinde çok örgütlüler. Birlikte eylem planı uyguluyorlar ve hukukçulardan akademisyenlere kadar bir çok insan bir araya gelip, ince ince iş çeviriyorlar. Sonra uyguluyorlar.

Buna örnek vermem gerekirse; milli maç düşünün. Avrupalı bir takımla oynuyoruz. Adamlar disiplinli ve duygusal değil (mesela Panzerler, yani Almanlar 5-0 gerideyse ya da öndeyse aynı disiplinle oynuyorlar fakat biz 1 golde duygudan duyguya geçiyoruz). Bizimle oynarlarken, duygusal olduğumuzu biliyorlar. Ayaklara vuruyorlar, ittiriyorlar, kızdırıyorlar. Ardından bizim oyuncular disiplinden kopuyor, sinirleri geriliyor ve yeniliyor. Maç bitince hemen bizimkilerin yanlarına gelip barışır ve özür diler gibi yapıyorlar ve bizimkiler yelkenleri suya indiriyor. İşte olay budur. Türkiye’nin dış politikasında da, HDP ve bazı konularda da olay budur.

Politikada duygusallık çok büyük bir zaaftır. EYYY AMARİGA, EYY ISRAYIL, EYY ALAMANYA diye bağırırsın. Adamlar susarlar. Ancak ince ince çıkartırlar acısını. Eğer Atatürk gibi diplomasi yeteneğin, bilgin ve kültürün yoksa; böyle “dış mihraklar” diye bağırır durursun. Her dönemde ülkemize saldırılar oldu. Bizden daha çoğu, Rusya’ya oluyor. Putin bir kez çıkıp “dış mihraklar, eyy Amariga” dedi mi? Bunu ancak işi bilmeyen ve Türk milletinin duygularını tatmin etmek isteyenler yapar.

**

HDP’ye dönecek olursak, söylemlerini çok ince seçiyorlar. Ulusal ve uluslararası hukuka uygun söylemde bulunuyorlar ve hareket ediyorlar. Aynı şekilde karşılık veremiyoruz çünkü karşılığı; hukuk, diplomasi ve politika alanında yetkinlik ve nitelikli olmak; dil bilmek, tarih bilmek, kültürleri bilmek, araştırmak ve okumak gibi nice önemli yetkinlikler gerektiriyor. Bu yüzden iktidarın kendini geliştirmiş olması, Cumhurbaşkanının üniversite diplomasi önemlidir.

Bunun cevabını veremedikleri için kendi kendilerine kızıyorlar. Halkta iktidarı ve bu gereksiz, işe yaramaz ve duygusal söylemleri benimsiyor ve HDP’ye karşı aynı şekilde davranıyor. Sonuç olarak tökezliyoruz, hiçbir şey elde edemiyoruz.

Daha kötüsü başta HDP olmak üzere, HDP’ye dışarıdan destek verenlerin istediği gibi; Türklük kavramı tüm yurttaşları temsil eden bir şeyden çıkıp, “Türk olsun, Kürt olsun” olayına geliyor. Oysa Kürt kökenli olmak var, bir de Kürt-Türk olmak var. Sen kendini nasıl belirlersen belirle. Anayasa açıktır, Türklük ırksal bir şey değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir.

 

HDP’nin Durumu Seçimler ve Meclis

HDP, eğer Fox TV ve bazı kanallardaki gibi saçmalamazsa, mağduriyeti kullannırsa; meclise girer. Fakat ben iktidar olsam, direkt HDP üzerine oynar ve baraj altı bıraktırmaya çalışırdım. HDP’nin baraj altında kalması 60 kadar milletvekilinin AKP’li olması demek.

Öte yandan HDP’nin bu mağduriyetine karşı, normalde HDP’ye ılımlı bakmayan ancak olağanüstü durumlardan ötürü (meclis dışında kalmaması açısından) HDP’ye oy verecek insanlar var. Demirtaş’a değil, HDP’ye oy verecekler. HDP’nin baraj altında kalması 5 milyona yakın seçmenin mecliste temsil edilememesi demek. Bu insanlar teröre yönelebilir. O da tehlikelidir.

Tabi burada HALKIN kararı önemlidir. HDP hakkında ne düşüyor, Cuhmurbaşkanlığı açısından ne düşünüyor göreceğiz.

**

Meclis konusuna gelirsek..

Eğer HDP meclise girerse, Millet İttifakı anlaşabilecek mi? Yoksa tabanlarının baskısıyla HDP’yi köşeye mi itecek? Burada önemli bir durum ortaya çıkıyor. Eğer mecliste çoğunluk muhalefete geçerse; kurucu meclisteki (1. Meclis) birleştirici hava yıllar sonra tekrar ortaya çıkarsa, HDP ile Millet İttifakı bazı konularda anlaşırsa tabi ki işler başka olacaktır.

Benim gönlümden geçen; sadece Millet İttifakı ve HDP değil, meclisteki bütün partilerin oturup mütalaa edebilmesidir. Bu şekilde Anayasa ve meclis güçlendirilebilir. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması da, çok fazla önemli olmayacak ve meclisin iradesi ve işbirliği; Türkiye’de yeni bir dönem başlatabilecektir.

Hem Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu hem de çoğunluğun muhalefet tarafından kapıldığı meclis ve aynı zamanda mecliste onca tartışmaya rağmen müzakere ve mütalaa sonucunda ortak kararların alınabildiği bir dönem (evet kulağa Polyana masalı gibi gelse de), Türkiye açısından hayırlı olabilecektir. Evet Cumhurbaşkanı yetkileri geniş ve bazı konularda güçlüdür ancak meclis bir olursa, en azından çoğunluğu ele geçirmiş muhalefet bir olursa; bu yetkileri kaldırabilir.

Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu yenilgiyi kabullenmişken, cihan devletlerine, dönemin süper güçlerine karşı imkansızlıklar içinde kazanılmış bir zafer var. Ve yine aynı şekilde, rejim değişimi var ki Sultan, bunu kabullenmek zorunda kaldı.

Aynı meclis işbirliği yapabilir, aynı meclis Başkanlık sisteminden geriye döndürmeyi gerçekleştirebilir.

Fakat çok açık ve net söylüyorum ki; MECLİSTE İRADE GEREK! Meral Akşener gibi, Muharrem İnce gibi, Temel Karamollaoğlu gibi ve hatta Demirtaş gibi güçlü duracak insanlarla birlikte olabilir. Fakat bir arada çalışmalı ve olağanüstü zaman olduğu kabullenip, bazı sivri ve çıkıntılı isteklerden uzak durulmalıdır. Tüm taraflar için geçerli.

**

Olmazsa?

Nasıl ki AKP’nin kendini ve MHP’yi kurtarmak için ortaya attığı ittifak ve yeni sistem önerisi şimdi herkesin uykularını kaçırıyor; meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanlığı Cumhur İttifakına geçse dahi, özensiz ve plansız sistem sonları olacaktır.

Bakın AKP ve MHP arasındaki ittifak, af istemi ile birlikte çatırdıyor. Seçimden sonra işler karışacak, emin olabilirsiniz. Çünkü yapay bir ittifaktı. Sırtımı kaşı, ben de senin sırtını kaşırım zihniyetinde kurulmuş bir ittifak; çok büyük amaçları olan, hedefleri olan Millet İttifakı karşısında tabi ki savunmada kalacaktır. Satranç oynayanlar bilir.

Bir taraf saldırı hamleleri yaparken, birden an olur ve savunmaya geçer. Sanıyorum AKP, tarihinde ilk kez savunmaya geçti. Bu da yeni sistem ve ittifak düzeni ile, yani kendi istedikleri yapı ile birlikte oldu. Bahçeli’nin istediği Anayasa değişikliği ve yine Bahçeli’nin istediği erken seçim; bizzat AKP’yi vurdu.

 

Benim İnancım Tam!

Her ne olursa olsun, ben güzel günlerin geleceğine inanıyorum. Bu millete güveniyorum.

Yok bu sefer de Türkiye’de müzakere, diyalog ve mütalaa dönemi kurulamazsa; yine insanlar ayrışır ve yine sorunlar çıkarsa hiç merak etmeyin. Bildiğiniz ve çatışma, kutuplaşma yaratan bütün kalıpları yıkacağım (sol-sağ, Türk-Kürt, alevi-sünni,türbanlı-etekli vs).

2030’da yepyeni bir solukla, yepyeni bir parti ile geleceğim. Akrabanız farklı partiden diye kavga ettiğiniz dönemi sona erdirmek için geleceğim. Çünkü biliyorum ki milletimizin istediği şeyler aynı. Dini, dili, kökeni, inancı, siyasi görüşü, yaşam tarzı ne olursa olsun; herkes çocuğunun geleceğini güven altına almak, ekonomik durumunun daha iyi olması, daha güvenli bir ülkede, adil ve adaletli şekilde yaşamak istiyor. Hangi parti seçmeni olursa olsun, aslında herkesin istedikleri bunlar.

O halde çatıştığımız konular değil, fikir birliğine vardığımız değerler üzerinden yola çıkacağız. Şimdiden bunun yolunu çizdim, plan ve programı hazırlıyorum. 2025 gibi, uzmanlarla oturup konuşup, şekillendireceğiz ve son halini çizeceğiz.

Ben artık gergin Türkiye; kin, nefret, öfke dolu insanlar, kutuplaşmış halk ve güvenliğin, hukukun özür, adil ve bağımsız olmadığı bir ülkede yaşamaktan bıktım. İktidarından muhalefetine kadar ezber, yaratıcı olmayan, geleceği anlamayan yapıdan bıktım. Biliyorum ki siz de bıktınız.

Bunu çözmek için bana düşen neyse yapacağım.

Belki bu seçim bir “son kale” gibi görülebilir. Fakat öyle görmeyin. Bu millet, “bitti” denilen yerden, imkansızı başararak yepyeni bir sistem kurabildi. Yine yapabilir. Sadece millet olarak birbirimize güvenmek, birbirimizin haklarına ve özgürlüklerine saygı duymak ve kutuplaşmış şekilde kin, nefret, öfkeyle hareket etmemek gerekiyor.

Bunu başaracağımıza eminim. Tüm milletin gönlünde geçen budur. Öyleyse bu gerçekleşecektir!

Birinci meclis ruhu şimdi değilse bile, 2030’da kurulacak, her kesimden insan; tüm ülkenin birliği için çalışacak, hayatını ortaya koyarak bunu gerçekleştirecektir.

2018’de olmazsa, 2030’da bunu başaracağız. Umudunuzu asla tüketmeyin yeter.

 

Kaynaklar

[1] Mynet. HDP’den, Cumhur ve Millet İttifaklarına karşı “Kürdistani İttifak”. 25.05.2018, http://www.mynet.com/haber/secim/hdp-den-cumhur-ve-millet-ittifaklarina-karsi-kurdistani-ittifak-4147790-1