Hayatım boyunca düzgün birisi olmaya çalıştım. Özel bir çabam olmadı, sadece ailemden öğrendiklerimi uygulamaya çalıştım. Gururla söylüyorum ki hayatımda sadece 1 kez kopya çektim, bırakın hile hurda hırsızlığı; haksızlık olmasın diye gördüğüm yanlışları söyledim ve düzeltmeye çalıştım.

Bir şeyden korktuğum için değil, ya da birilerine yaranmak için… Sadece doğru şeyin bu olduğunu düşündüm. İyiliğin, dürüstlüğün, hak yememenin doğru olduğunu bildiğim için böyle davrandım.

İktidar ne kadar zıt görüşe sahip olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti benim için özeldi. Atatürk’ün kurduğu bir ülkeydi ve ırkçılık yapmadığım ancak kültür ve tarihiyle gurur duyduğum Türklüğün bir devamıydı, Osmanlı’dan sonra küllerinden doğuşuydu. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti her zaman farklı yerdeydi. İktidar ayrıydı ancak devlet kavramı benim için apayrıydı. Devletin kaynaklarına karşı çıkanları, en basitinden ufak cezai işlem gerektiren şeyleri bile aksatmadım. Trafikte düzgün sürdüm, yasak tabelası gördüğümde geri döndüm. Çünkü bir devlet vardı bizden üstün ve devlete saygım vardı…

Ta Ki Bugüne Kadar!

Devletin imkanları ve gücü “eşit ve adil” olarak HALKA dağıtılmalıdır. Devlet halkını eşit olarak görmeli, ve herkese; hiçbir ayrım gözetmeksizin kucak açmalıdır.

Fakat referandum süresince devlet imkanları iktidar partisi lehine kullanıldı ve HAYIR afişleri yine devlet görevlileri tarafından indirildi. Referandum sırasında YSK’nın hukuksuzca mühür açıklaması ve Anadolu Ajansı’nın her zaman yaptığı gibi propaganda amaçlı davranışları yine iktidarın lehineydi..

Bakınız oylara neler yapıldı:

 

Bütün bunlara rağmen sandıktan %51 çıktı. Türkiye Cumhuriyetin rejimi şaibeli ve şüpheli şekilde değiştirilecek. Anayasa toplumsal sözleşmedir ve mütabakat gerekir. Mecliste Anayasal değişiklik için bizi temsil edenler tarafında 3’te 2’lik sayı gerekir.

Gel gelelim referandum için %50+1 yetiyor! Hem de basit bir düzenleme değil, Türkiye’nin rejim değişikliği. Bakmayın birilerinin “bu rejim değil sistem değişikliğidir” dediğine; siyaset bilimi öğrencisi olsaydı o birileri rejimin zaten “yönetim sistemi” olduğunu bilirdi. Ya da biliyor, kasıtlı…

Bu kadar önemli kararlar sadece %51’in isteğine göre verilmez.

***

İşte bütün bunları gördüğümde artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ne kadar “benim devletim” olduğunu sorgulamaya başladım. Çünkü bu basit bir oylama değil, ve yaşanılan süreçler hazmedilebilecek gibi süreçler değil. Bunca farklılığa, çoğu konuda taban tabana zıt düşünsem dahi en ufak bir çağrıda gidip devlete hizmet edebilecek durumdaydım. Çünkü iktidar ve devlet ayrımını yapabilecek biriydim. Ancak bugün gördüklerim artık devletin iktidar partisinden ne kadar farklı olabileceğini sorgulatmaya itiriyor.

Ben ki bugüne kadar devlet memurlarına ve devlete en ufak bir saygısızlık, yalan, dolan, kandırmaca yapmamışken; devletimi hayatımdaki çoğu değerin üzerinde görürken, devletin resmen iktidar aracı gibi kullanılması bende tamiri olmayan bir yara açmıştır.

**

İnandığım ve katıldığım liberal demokrasiye göre; farklılıklar ve azınlıklar dinlenmeli, hakları korunmalı. Ancak devlet bu şekilde “çoğulcu demokrasi” fikrinden vazgeçerek; sadece çoğunluğun yani %50+1 oyun dinlendiği “çoğunlukçu demokrasiye” tamamen geçiş yaptığını göstermiştir.

Devlet, bu uygulamayla fiilen (de-facto) parti devleti olmuş; değişmesi muhtemel gibi görünen Anayasal maddeleriyle de hukuken (de-jure) parti devleti olmasıyla sonuçlanacak sürece girmiştir.

Muhalefetin Cesur Olacağını Düşünmüyorum

Bu kadar şaibeli görünen ve sorularla dolu, hukuksuzca verilmiş YSK kararlarıyla dolu bir referandum sürecinin sonunda muhalefetin hemen yarın büyük protestolar başlatması ve dünyada eşi benzeri görülmemiş bir hukuk mücadelesine girişmesi gerekir.

Siyasi ve hukuksal adımlarla bu işin üzerine giderek; iktidarı köşeye sıkıştırıp bu Anayasal değişikliği iptal ettirmesi gerekir. Çünkü ne kadar adil ve adaletli olduğu şüpheli olan seçim sürecine rağmen %51 alınmıştır ve bu %51; Türkiye Cumhuriyeti rejiminin değişmesiyle sonuçlanmamalıdır.

Bu değişikliği %51 ile kabul etmek; Türkiye’deki farklılıkları ve azınlıkları hiçe sayarak tamamen çoğunlukçu yani %50+1 oy ne derse onun isteğinin olacağı bir yapıyı getirecektir. Bununla beraber Türkiye’de kutuplaşma artacak, hukuksal yollar ve demokrasi tıkanacak ve bunun sonucunda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının devlete olan inancı ve bağımlılığı değişecektir. Çünkü devlet, tamamen parti devleti haline gelecektir.

Bunları önlemek elimizde. Bir şeyleri değiştirmek elimizde.

Ne yazık ki muhalefetin bu cesarete sahip olduğunu düşünmüyorum. Yine itiraz edecekler, konuşacaklar ama hiçbir şey değişmeyecek. Yapılanlar, yapılacakların kanıtı gibi. Ancak iktidar ve muhalefetten blogumu okuyanlar olduğunu biliyorum. Belki gerekenleri muhalefete iletirler ve iktidardan olanlar da Türkiye’yi ne gibi bir tehlike içine soktuklarını bir kez daha düşünebilir.

**

Sonuç Olarak

Hayatımda Atatürk’e ve silah arkadaşlarına olan koparılmaz bağım nedeniyle; Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına olan bağlılığın ve bağım hiçbir şekilde sarsılmayacak ve değişmeyecektir.

Ancak yeni Anayasa ve sistemi seçmenlerin 3’te 2’si evet demediği sürece kabullenmiyorum. Bu sistem, bu Anayasa benim sistemim, benim Anayasam değildir. Bu devlet, açıkça göreceğimiz şekilde halkın devleti değil partinin devleti konumuna gelmiştir.

Yandaşları destekleme, liyakat değil sadakat gibi çeşitli nedenler ve yukarıda saydığım nedenlerden ötürü devletin yasak ve sistemine karşı artık eskisi gibi bağlı ve itaatkâr olmayacağım. Benim hakkımı korumayan, benim fikirlerimi önemsemeyen ve benim yaptığım şerefli, namuslu, dürüst işlere karşılık; başkalarını sırf yandaş, partili, “bizden” olarak kayıran bir devlet bana ve benim gibilere zarar vermekte.

Bu zarardan korunmak amacıyla gereken tedbirleri bundan sonraki hayatımda alacağım.

Ne Ektiysen O’nu Biçeceksin Türkiye

Mısır eken yulaf biçmez…

Bizi yıllar önce Ortadoğu bataklığından kurtaran bir lider ve O’nun ilkeleri vardı. Günümüz Ortadoğu’suna baktığımızda bunun ne kadar önemli olduğunu da görüyoruz.

 

 

Bunu 3 yıl önce de öngörüyordum, şimdi de bir şey değişmedi.

Önümüzdeki 10 yıl boyunca AKP iktidarı daha da karanlık olarak yoluna devam edecek. Ancak 2030’a geldiğinde AKP aklındaki devrimi yaparken; karşısında birilerini bulacak. 2030’dan itibaren her şey tersine gelişecek ve Türkiye yeni bir döneme girecek.

Bu yüzden 2030 diyordum. Şimdi hakettiğiniz gibi yaşama zamanı Türkiye! Ancak bazı şeylerin o kadar kolay olacağını düşünmeyin.