2014’ün Nisan ayında, seçim için 2002’den 2015’e Türk ekonomisini birazcık anlatmıştım. Bunun nedeni, her şeyin çok iyiye gittiği illüzyonu varken, o kadar iyi gitmediğini anlatabilmekti. 2013’ten bu yana sıkıntılar hafif hafif ortaya çıkmaya başlamıştı.

Daha sonra duruma karşı önlem almayı bırakın, AKP’nin anlayabileceğim şekilde (politika); halka “her şey güzel” mesajlarının harcamayı önlemek için söylediklerini ama daha sonrasında bu olaya kendileri de inanarak her şeyi boşladığını gördüm. Sonuç mu? 2016’da “2017-2018 Türk ekonomik krizi” başlıklı yazımda anlattım.

O dönemde kendine ekonomist diyen köşe yazarları (ki yandaş olmayanlar dahil), “Türkiye’nin nasıl ekonomik güç olduğunu” anlatırken, ben öğrenci halimle; önlem alınmadığında sıkıntının çok daha büyük olacağını anlatmak için tane tane ve herkesin anlayabileceği şekilde anlattım. Neden Türkiye merkezli olacak, krizin arkaplanı nedir hepsini yazmıştım

Sonuç?

Dolu mail ve twitter’da özel mesaj ile beni hainlikle suçlayanlardan küfür edenlere bir sürü mesaj. Bunlara aldırmıyorum, cehaletin teknoloji ile imtihanı.

Fakat daha büyük bir şeye dikkatini çekmeye çalışıyorum; bangır bangır gelen ekonomik sorunlar varken, ben öğrenci halimle bunları yazarken, devletin gereken önlemleri alamaması.

Daha da kötü olayı anlatayım; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, AK Parti iktidarının yanlış bulduğum politikalarını eleştirebilirim, fakat bu eleştirme Türkiye Cumhuriyeti’ni kalkındırmak, sorunları çözmek için yapılıyor. Ne yazık ki doğruları söylediğiniz için, AK Partiyi eleştirdiğiniz için sizi hainliğe varacak kadar saçma bir biçimde suçlayabiliyor ortalama vatandaş. Çünkü halk olarak eleştiriyi kaldıramıyoruz. Çünkü seçmen olarak duygusal ve taraftar tipiyiz. Sevdiğimiz parti ve lider ne yaparsa doğrudur. Fakat bunun sonuçlarını çok kısa sürede çekeceğiz.

Türkiye’nin Durumu

Hangi birinden başlasam bilemiyorum…

Türkiye’deki en büyük bankalardan bir tanesi, çalışanların yemek paralarını kasten ödemiyor. Çalışanlar başvurunca ödüyor. Mümkün olduğu kadar nakit tutmaya çalışıyorlar.

Erdoğan düşük faiz konusunda diretiyor. Düşük faizli kredi deniyor. Aldığınız para ve ödemeniz gerekeni hesaplayın göreceksiniz ne kadar ucuza geldiğini. Düşük faiz konusunda seçim öncesi diretilirken, normalde verilecek kredilerin %90’ına red cevabı verildi! Mümkün olduğu kadar kredi çıkartmamaya çalışıyorlar!

Gördüğünüz lüks araçların bir çoğu hacizli. “İtibardan tasarruf olmaz” diyerek, borç içindeki şirket sahipleri, lüks araç kiralıyorlar. Kendi araçları varsa onlar da hacizli. Sayıyı şimdi aktarmam doğru olmaz. Bilin yeter.

Mağazaya gittiniz, cep telefonu alacaksınız. Kredi kartı YASSAH HEMŞÖRÜM! Peki ne yapıyorsunuz? Kredi. Türkiye’de bu tarz şeylerin önü kesilmez. Biraz zora sokmak amaçlı yapılsa da olay DAHA FAZLA PARA ALMAK! Kredi kartı yerine krediyle cep telefonu vs alırsanız, daha fazla para cebinizden çıkıyor!

İstanbul’da ismini vermeyeceğim bir semtte çok yakın olarak bildiğim olay var. Dönel kavşak (çember, göbek, baba) kapatılıyor. Bir bölümü. Taaa dolanmanız gerek. Peki neden? Çünkü dönel kavşakta olan benzin istasyonu çok iş yapıyor. Fakat biraz ileri yeni yapılan istasyon var ve pek iş yapmıyor. HER NASILSA (yok canım ne para yedirmesi, sen para yediriyorsun!), bu kavşak kapatılıp (tamamen trafiği rahatlatma amaçlı! yersen); tam benzin istasyonunun olduğu yerden dönüyorsun. Peki kavşak kapatılınca ne oluyor? 800 metre kadar git, gel yapıyorsun yaa… Bu kadarcık. Daha fazla benzin yakıyorsun.

Yolu uzatma demişken; “bir ekonomik tetikçinin itirafları” hesabı olmasın ama, bir çok yerde pat diye dönüp gideceğin yere giderken, bunun mümkün olduğun kadar uzatıyorlar İstanbul’da. İşin içinden trafik diye sıyrılabilir ama olay daha fazla benzin yaktırmak. Bir kaç milyon araç her gün 1 kilometre bu tarz çakallıklara harcansa, uzağa gidip dönse (ki çekinmeden bunu hesapladım, 1 haftada yaklaşık 13 kilometre ekstra yol harcadım) harcanacak benzini siz düşünün. Eskiden tak diye geçtiğim ama şimdi ileriden dönmek zorunda kaldığım yerler bunlar. Benzin bugün (16.07.2018) itibarıyla 6,26 tl ve 13 lira ile çarparsan 81,38 kuruş eder. İstanbul’da 3,5 milyon araç var hadi 2 milyonu her gün kullanılsın; hadi bu tarz uzatmalara maruz kalanı 1 milyon olsun çok iyi niyetli olayım; 81 milyon tl demek. Benzinin %55’i vergi. 44,5 milyon demek. Çok iyi niyetli davranırsak; uzatılan yollardan ötürü İstanbul’da kazanılan para haftalık 44,5 milyon civarı eder. Bunun araştırması, değerlendirmesi tabi ki çok profesyonelce yapılmalı ve ben çok gezmediğim halde bu kadar sonuca ulaştım. İyi niyetli davransam bile sonuç ortada. Trafiği rahatlatma nedeniyle biraz ileri git, bir kaç milyon vergi geliri… Bu oyunu mutlaka siz de fark etmişsinizdir.

**

Şimdilik aklıma bunlar geldi… Fakat Türkiye’nin mevcut hali büyük problem. Siz dış mihraklar söylemine falan bakmayın. Türk çiftçilerle konuşuyorum, elimizde patates dolu satamıyoruz diyor. Suriye’den patates alınıyor. Kimyasal ve biyolojik silah kullanıldı dedi bizim hükümet. Bu bombalar, bu kalıntılar rüzgar ile, toprak ile dağılacak. Bu patateslere hiç bulaşmayacak mı bu bir, ikincisi ise neden Türk çiftçiler batırılıyor?

Liberal düşünceyi severim fakat ekonomide liberalizmi iliklerine kadar kullanmak, acımasızlıktır. Kapitalizmin (liberal ekonomi) çeşitli çakallıkları var. Örneğin çiftçinin doğurgan tohumu yani her yıl ekinden bir kaç ölçek kenara atıp sonraki yıl onu kullandığı tohum yerine; hibrit tohum yani her yıl alacağın tohumu bu ülkede kullandırmak vatana ihanettir! Çünkü ekin büyürken bir bakıyorsunuz hastalanmış, ama KORKMAYIN! Hastalığın ilacı da aynı şirketten. Çünkü o şirket genetiğini biliyor, hastalık tesadüf değil. İlacı alıyorsun mis… Diyor ki şirket; yahu aynı daldan x miktar ürün alıyorsun ama 2x olsun istemez misin? Çiftçinin canına minnet. Diyor buyur vitamin, mineral ve gübrem. Yani tohumu aldığın şirkete bağlı oluyorsun. Bu iş böyle.

Hayvancılığa ne demeli? Şu an yasalar nedir ne değildir bilmem ama köylere gittiğimde yahu neden sünni tohumlama var? Hayvanlara bir nevi tecavüz diyorum, bırakın boğalar işlerini yapsın? Yasak diyorlar. Nasıl yasak dedim? Boğanın inekle çiftleşmesi nasıl yasak olabilir? Para cezası geliyormuş. Anlayabildiğim olay değildi! Sonra veteriner vardı onunla konuştum… Veterinerin ineğin cinsel organına kol sokarak yaptığı tohumlama işlemi (ki teorik olarak tecavüz sayılabilir), biraz ilginç çünkü o tohumlar yurt dışından!

Hayvanların yemi pahallı. Çözümü bulmuş bizimkiler; Amerika’dan, Ukrayna’dan, Kıbrıs’tan saman getiriyorsun. Sanıyorlar ki ekonomi düzelecek. Sen kendi çiftçini kurutuyorsun. Devamında tohumlamaya para veriyorlar. İthal yeme rağmen yem pahallı. Hem TL’nin düşen değeri hem de fırsatçılar… Sonra? Et pahallı. Et pahallı ise ne yapıyorlar? Angus ineği getiriyor veya Sırbistan’dan et getiriyorlar. Ucuz et. Sanıyorlar ki iş çözülecek! aksine Türk hayvancılığını bitiriyorlar…

Hem çiftçi hem hayvancı böyle çöküyor! Eğer köylüler şehirlileri besleyemezse bitersiniz! O şehirler kaosa sürüklenir. Ne olacağını da göreceksiniz.

Bunun yanında zararlı şeker şurupları, genetiği değiştirilmiş tohumlar, GDO’lu ürünler… Hepsi bir neslin yapısını bozacak. Fakat önemli mi? Bu ürünleri ülkeye ithal eden şirket “onlardan” olduğu sürece ve kazancı pay ettikleri sürece sorun olmuyor.

Burada da büyük sorunlar var. Sizlere 2-3 yıl önce duyup şok olduğum bir olayı anlatayım. Yaklaşık 160 milyon lira destek ile kurulan bir keçi sütü fabrikası olayı var. İşin içinde hile hurda gırla gidiyor. Bebeklere özel bir olay var ama orada da hile var, aldatmaca var. Mama denilen şey devam sütü ama bu fabrika 10-15 milyon ile halledilebilir. Bunu bakanlıktan çok yetkili isimlerden birisi söylüyor. Olayı tam anlatmayayım ama durum budur. Duyunca tabi sinirlendim ama bir şey diyemiyorsunuz. Bu akşam Eskişehir’de Atatürk bulvarında, yerel bir pastahaneye gittim. Pastaları mükemmeldir. Dondurmalar vardı ama keçi sütlü yok (kazein alerjim var) ve ben de neden yok dedim? Varmış ama kaldırmışlar, bakanlık yasakladı; keçi sütünde pastörize süt kullanılmalıymış dedi. Biz bunu kullansak, fiyatlara yansıyacak ve çok artacak dedi. Birden kafamda bazı şeyler oturdu. Acaba keçi sütünü pastörize eden kaç firma var? Tabi bu bahsettiğim firma dışında bazı firmalar vardır, onları zan altında bırakmak istemem. Fakat burada bir oyun var buna dikkatinizi çekmek istiyorum! Bahsettiğim oyunu daha önce ithal yumurta olaylarında falan gördük! Bilmem anlatabildim mi…

Sonuç olarak ithal edilerek fiyat düşürülmeye çalışıyor ama Türk çiftçiliği, Türk hayvancılığı ölüyor!

Bahçeden bunca yüke rağmen 1 liraya çıkan ürün marketlerde 4-5 lira. Arada 5-6 aracı var. Aracılar tabi ki kazanıyor ama esas kazanan kim? Her basamakta vergi var. DEVLET KAZANIYOR! Bu yüzden aracı sistemini yok edip, kooperatif sistemini GETİRMEZ. Tohum, vitamin, mineral, gübre ülkeye giriyor vergi. Satılıyor vergi. Alınıp ürünlerde kullanılıyor ve ürünleri ekip biçerken mazottan vergi. Satarken vergi. Aracılarda bu %30-38 civarındaki vergi hep tekrarlanıyor! Aracılar arasında alınıp satılırken tekrarlandığı gibi; taşımacılıkta kamyonun vergisi var, bozulan parçanın vergisi var, kullanılan mazotun vergisi var. Veri vergi vergi vergi, verginin vergisi… Devlet para kazanıyor sen tarladan 1 liraya çıkan ürünü 5 liraya alıyorsun. Aracı sistemini tabi ki yok etmez.

 

 

Türk Ekonomisinin Geleceği

Mevcut durum içler acısı. Seçim meçim derken ne olduğunu anlayamadınız daha. 2015’te ve 2016’da bu günleri ve önümüzdeki süreci ve durumu görüp yazdım. Fakat henüz benim gördüğüm durumu anlayamadınız. Esas krizi, TL’nin değerinin düşmesini, ekonomik sıkıntıları ne zaman anlayacaksınız? BU KIŞ.

Türkmenistan, Kırgızistan gibi ülkelerdeki arkadaşlarımla konuşurken doğalgaz fiyatlarından yakınıyorlardı. Yahu dedim doğal kaynak falan çıkıyor, Rusya eski SSCB ülkelerine daha düşük fiyattan veriyor ne iş? Bizim paraya vs göre yüksek dediler. Ne yapıyorsunuz dedim; anne-babanın 2-3 çocuğu var ve aile kurmuşlar mesela, kışın birlikte yaşıyorlar.  Türkiye’de de bu duruma geleceği ya da evde yakmayacağız doğalgazı falan.

Gelen doğalgazın büyük bölümü elektrik üretme ve sanayide kullanılıyor. Elektrik bile doğalgaz ile üretilirken zaten doğalgaza gelen zam, elektriğe de yansıyor. Yahu bir şeyler diyorsun anlamadım derseniz; BU KIŞ ZOR GEÇECEK diyorum. Hem et, hayvansal ürünler hem meyve/sebze hem de yaşam şartları bakımından!

Şu an gereken adımlar atılsa (ki bu adımlar damadı ekonomi bakanı yapmanın TAM TERSİ yönde adımlar), ancak 2-3 yıla sistem olumlu halde ilerlemeye başlayacaktır. Fakat sorun çözülmek isteniyorsa; dış mihraklar, makarna canavarı, hava muhalefeti falan demek yerine; biz kendi üretimimizi desteklemedik, kendi çiftçi ve hayvancımızı ve kendi sanayimizi baltaladık diyerek her şeye sıfırdan başlanmalıdır.

Başa Dönüyoruz

2002’den önce faizler yüksekti, sıkıntılar vardı. Fakat dolar ve tl neredeyse eş idi. Benzin ucuzdu. Türkiye Cumhuriyetine ait şirketler vardı. Yollar sıkıntılıydı, özel sektör bu kadar güçlenmemişti belki fakat bir köprüden 100 lira vererek geçmiyordun.

Mehmet Çetingüleç’in Bülent Ecevit ile yaptığı söyleşi kitabını okuduğunuzda; Bülent Ecevit diyor ki, biz geldiğimizde bir kriz vardı (hatta o krizin üzerinde üretim bölgesi olan Marmara’yı  deprem vurdu ve üretim çöktü, haliyle alım gücü çöktü), kriz için acı reçeteyi uygulamaya koyduk. Yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyordu, fakat koalisyon ortağımız (Bahçeli-MHP), erken seçim istedi. Aynen ilettim fakat kabul etmedi.

Yani kriz önleyici acı reçetenin sonuçları AKP’nin ilk döneminde ortaya çıktı. Yine aynı dönemde AB başvuruları, Kıbrıs sorunu gibi bir çok alanda bir “iyi niyet dalgası” var idi. Liberal adımlar atıldı, özgürlüklerin korunacağı düşünüldü. Fakat kim bilirdi ki özgürlük türbana varken yavaş yavaş başka yaşam tarzlarına karşı kısıtlanacak…

Bunun üzerine özelleştirmeler yapıldı, yüzü aşkın devlet kurumu bir bir YABANCILARA  satıldı. Özelleştirmelerden gelen paralar, 2002 öncesinin ekonomik kriz ile mücadele reçetesi ve yeni AKP iktidarına duyulan güven (2002-2007 kadrosu farklı sesler barındırıyordu ve bir şeyler yapma çabası vardı). İşte bütün bunlar AK Parti iktidarını 2002’den 2010’a kadar çok güzel şekilde taşıdı. Fakat sonra işler değişmeye başladı. Esas kırılma noktası 2013’tür.

Evet ekonomide düzelmeden söz edebiliriz. Fakat kalıcılık kalmadı. Şu anda Türkiye, Avrupa’nın Çin’i konumunda. Türkiye=ucuz ürünler. Kaliteli ürünler üretmekte sıkıntı çekiyoruz. Tamamen ucuz ürünlere yöneldik ve ucuz ürünlerde şirketler ve ürünler geçicidir. Kalıcı değildir.

 

Neler Yapılabilir?

Sorunları ve bazı çözümleri 2 konuda yazmıştım. Bu işin başında sistem oturtmak gerek. Sistemin olduğu yerde kişilerin değişkenliği çok önemli değildir. Fakat bir kurum/organizasyon kişilere bağlı ilerleyip geriliyorsa, orada sistem yoktur. Türkiye’de de durum böyledir.

Emin Çapa, Zenginliğin Büyük Sırrı TEDx konuşmasını çekmiş (bu yeni olan) ve orada inanılmaz veriler anlatıyor. Mesela bizi kurtaracak şey olan “yüksek teknolojiye” harcanan para. Videoyu izlerken bir an iktidarın savunmasını görür gibi oldum; “yüksek teknoloji projesi yok” deseler doğru. Çünkü yüksek teknoloji projesi yazabilecek, üretebilecek akıllar yurt dışına gidiyor. Buradaki ofis politikalarından, sürekli engellenilmesinden bıktı! Bizzat biz sıkıntılar yaşıyoruz, Türkiye’de biyoteknoloji deniyor ve nelerin nasıl yapılamadığını; devletten on milyonlarca lirayı kopartıp cihazları kullanmadan 3 yıl geçirip, bina yaptırıp sonra “zarar” göstererek nasıl cihazların satıldığı ve bu binaların başka amaçlarla kullanıldığını bizzat biliyorum. Neyse bu derin konu.

Yüksek teknoloji projesi ve fikri üretebilmek için özgür bilim ortamı gerekir. Farklı düşüncelerin tartışılması gerekir. Yanlış düşüncelerin “bilimsel olarak” çürütülmesi gerekir. Sen Evrim Teorisini yasaklarsan, orada sıkıntı ortaya çıkar. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisi olarak Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi hocalarıma gün geçtikçe minnet duyuyorum. Asla tartışmayı kesmezlerdi! Evet 40 kişilik sınıfın 35’i Türkmenistan, Azerbaycan, Nijerya vs gibi bir çok ülkeden yabancı arkadaşlarla olurdu fakat Türkiye konusunda da sık sık tartışmalar çıkardı. Sözde Ermeni soykırımından Erdoğan yönetimine kadar… Hocalar bir an olsun kesmiyordu tartışmayı. Sadece tartışmayı sorularla yönlendiriyorlardı. Tüm ters askıya alınırdı tartışma çıkınca. Masaya oturur, dinlerdi. Öğrenciler tek tek söz alır, fikirlerini söylerdi. Ben Türkiye’de siyaset bilimi öğrencilerini duyunca şaşırıyorum. Tartışmalar korkudan susuturuluyor! Neden? Çünkü tartışmayı bilmiyoruz, çünkü tartışma sonucunda kavga çıkabilir, çünkü öğretmenin başı yanabilir, çünkü öğrenci tutuklanabilir…

Böyle okullarda bilim olmaz, eğitim olmaz. Bu çocuklardan kimse kusura bakmasın da hiçbir bok olmaz. Böyle üniversitelerden mezun olan çocuklar da Türkiye’ye katkı sağlayamaz. Kendini geliştirecek gençler elbet olacaktır fakat kendini okuldan bağımsız geliştirecekse neden okul okuyorlar? Bilimselliğin, özgürlüğün, tartışmanın olmadığı bir eğitim sisteminde sonuç ne mi olur?

Buyrun eğtimde kalite ve YGS sonuçları…

**

***

Görüyorsunuz değil mi nasıl birbirine bağlı? Kişisel hak ve özgürlükler, demokratik haklar; bilim, sanat, spor, eğitim gibi alanlarda gelişme sağlıyor. Yavaş yavaş. Buralara vurulan darbe ancak 10-15 yılda ortaya çıkmaya başlıyor. Buraları güçlendirmenin sonuçları da en az 10-15 yıl sonra ortaya çıkacak. Haliyle AKP’nin başarısı ve başarısızlığı şimdiden sonra ortaya çıkmaya başlayacak. AKP’den sonra iktidara gelenler ise insan üstü çaba harcamadığı sürece AKP sonrası 15 yılı temizleyemez.

Yatırım konusu zaten rezalet. Teknoparkta olduğumuz için, tüm teknoparkların %90’ının yazılım/bilgisayar sektörü olduğunu söyleyebilirim. Evet bazı güzel projeler çıkıyor ama sayısı az. Patent yok, doğru düzgün ürün yok. ARGE’ye şu kadar para harcadık demek önemli değil, nasıl sonuç aldık??? Önemli olan bu.

 

Markalaşma Olayı

Eskişehir’de eski yıllarda mobilyacılık çok ilerideydi. Bir kaç şehir birbiri ile yarışıyordu. Eskişehir’de bir firma üretimde bir model tutturunca hemen diğeri de kopyalıyordu. Şehir dışından adam gelip farklı modelleri alıp giderken yavaş yavaş hepsi birbirine benzediği için başka şehirlere kaçtı. Yıllar geçti, Eskişehir’de mobilyacılık çöktü. ARGE yerine kopya işte böyle durumu kötüleştirir.

Fakat diğer şehirler Eskişehir’i geçip MARKA üretti. Kayseri İstikbal’i örneğin. Aynı şekilde Bursa ise tekstilde Özdilek’i çıkarttı. Fakat ne oldu? Bursa’daki tüm tekstil markaları kazandı, Bursa ise tekstil ile anılmaya başladı. Şehrin bir iki marka çıkartması tüm hepsine yaradı. Göreceğiniz gibi üreticiler birbirini baltalamamalı. Kurtuluş budur!

Makedonya’dan arkadaş ile konuşuyordum diyordu ki; bizim ülkede yapılan mallar, sizin ülkeden gelenlerden daha pahallı. Tabi Erdoğan’ı sevdiği için biraz destekliyordu. Bende diyordum ki, 700 dolarlık iPhone’un aynısını 300 dolara yaptırabilirsin. Önemli olan ucuzluk değil ekosistemdir. Yazılımı önemlidir. iOs önemli, itunes önemli, AppStore önemli. Burada müzik satıyorsun, uygulama satıyorsun ve para kazanıyorsun. Marka satıyorsun. Lada’nın Mercedes’ten ucuz olması daha fazla kazanması demek değildir, önemli olan kaliteli ürünleri de yapabilmektir.

Türkiye’de marka ürünler yapmamız gerek, bunun için kalite gerek, bunun için sabit döviz kurları istikrarlı ekonomi gerek. Dalgalanmalar olmamalıdır. Şirketler eskiden 3 aylık teklifler sunuyordu, sonra 2 ay ve seçimden önce 1 aylık teklif sunarken, 15 güne düşürdüler. Yani ben bir şirket olarak başka şirkete diyorum ki; “bak bunu yaparım veya bu malzemeyi veririm; size teklifim atıyorum 100 bin dolar ama 2 haftanız var”. Artık ekonomi dolar üzerinden çünkü TL olarak ürün ve hizmet satmak çok riskli. TL’nin değeri sürekli düştüğünden, 2 haftalık teklifler hazırlanıyor. 2 hafta sonra tl değeri düştüyse, yeni teklif.

**

Markalaşmaya dönecek olursak, Türkiye’yi markalaşma kurtarır. Bakın Güney Kore neler yaptı? Dizileri marka, müzikleri marka, teknoloji markalarına bakın. Araba, telefon…

Türkiye’ye bakıyorsunuz köklü kültürü var fakat İslam adı altında Araplaşıyoruz, çağdaşlık adı altında yozlaşıyoruz. Kendi kültürümüzden vazgeçip, başka kültürleri kendi kültürümüzün yerine koyuyoruz. Oysa kendi kültürümüzün “üzerine” koyarsak; kendi kültürümüzü markalaştırırsak bir şeyler başarmaya başlarız. Bakınız Muhteşem Yüzyıl. Bakınız diziler… Durum bundan ibaret. Meetingleri set ettik mi gibi bir plaza İngilizcesi ve Arapça/İngilizce dolu tanıtılar (tabela) ile bu iş olmaz. Menü yerine seçke yaz kardeşim, wrap yazma dürüm yerine bu kadar özenti olma!

 

Sonuç Olarak

Bütün bunları neden anlatıyorum? Bir yerlerde büyük sıkıntı var gösterebilmek ve derinlemesine araştırıp düzeltilmesini sağlamak için. E ne olacak peki?

Ortalama 1.400 dolar asgari ücret olan Amerika’da 999 dolar, 1480 Euro asgari ücret olan Almanya’da yaklaşık 1100 Euro’ya iPhone X alan bir asgari ücretli varken; Türkiye’de 1.600 TL kazanıp, 7 bin küsürden başlayan (son zamlarla neyse) iPhone X’i almasın; onun yerine oranlarsan 1.600 lira maaş alıp hadi 999 TL olmasa bile hiç değilse 1500 liraya alsın diye uğraşıyoruz.

Türkiye’de de 2. el fiyatları ve araba fiyatları Avrupa ve Amerika’daki gibi olsun diye uğraşıyoruz. 10 bin liraya Opel’e bin diye uğraşıyoruz. Bunlardan da önemlisi; 10 günlük kahvaltı alışverişine 200 lira yerine 50 lira ver diye uğraşıyoruz. Çocuklarının özgürlüğü, hayatı, geleceği konusunda hem ekonomik, hem suç hem de eğitim gibi konularda; yaşam kalitesi konusunda kaygın olmasın diye anlatıyoruz bunları.

AK Parti’nin mevcut politikalarla bunları başaramayacağını, politikaları değiştirmesini söylüyoruz. Kişisel olarka muhalefetin bunları becereceği konusunda en ufak bir güvenim yok, fakat AK Parti’nin de doğru gittiğini söyleyemem. Gördüğünüz üzere, özellikle siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünü bitirmiş biri olarak hiçbir partiye ve oluşuma kin ve nefretim yok. Fakat bazı yanlışları bile bile yapanlara öfkem vardır. Bu ayrı konu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ayakları üzerinde durması ve halkının özgür, refah düzeyi yüksek, can ve mal güvenliği konusunda kaygısı olmayacak günleri yaşaması sanıyorum siyasi görüşü, dini, dili, mezhebi, kökeni ne olursa olsun herkesin ortak temennisidir. O halde ayrıştığımız yerlerden değil, ortaklaştığımız yerlerden başlayalım.

İşte böyle bir ülkede yaşamak için mevcut politikalar ve sistem yeterli gelmeyecek. Hele hele Başkanlık sistemi ve mevcut ekonomi bakanı ile; bazı temel demokratik haklara zarar vererek tam tersi yolda gidiyor olacağız.

**

Keşke yazdığım ekonomi konuları yüz binlerce kişi tarafından okunmasaydı, on binlerce kişi tarafından paylaşılmasaydı. Keşke ben yanılsaydım da Türkiye, bölgede ve dünyada çok güçlü bir ekonomiye sahip olsaydı, sağlam bir eğitim sistemine sahip olsaydı; bugün baktığımda ben de kendime “yahu AK Parti ve Erdoğan düşmanlığı yapmışım, gerçekleri görememişim” diye bir itirafta bulunsaydım. Maalesef durum budur.

Daha kötüsünü söyleyeyim; öğrenciyken yazdığım olayları bırakın ekonomistleri, devlet görüp önlem alamıyor. Kaldı ki iktidar ve muhalefetten bir çok insan bu blogu okuyor! Hem de etkin pozisyonlarda. Kendileri buradaki fikirlerin üzerine konabiliyor fakat egolarından vazgeçip bana ulaşıp fikirlerimi dinlemiyorlar bile!

İşte böyle üretemeyen ve ürettiği fikirlerin de yanlış olduğu bir iktidar ve muhalefet ile bu ülke ancak bu noktaya gelirdi. Buradan sonra Türkiye’de eğitim, bilim, sanat, spor, teknoloji gibi bir çok alan ve ekonomi konusunda iyiye gidecek bir şey göremeyeceğiz.

Türkiye’den bıkan, fikirlerini ve projelerini çeşitli engeller yüzünden uygulamayan insanlar Avrupa ve Amerika’ya gider; orada gittiği ülkenin kurumuna yapılan projede, gitti ülkenin parasıyla fonlanmış projede başarı gösterip Nobel alırsa, sırf “Türk” diye burada seviniriz. Hepsi bu, “yapan TÜRK imiş”. Gel gelelim bu adam niye yurt dışına çıktı, neden vatandaşlarımız oralarda başarılı oluyor diye soran olmaz!

Mesela dünyada ilk yüz naklini gerçekleştiren Türk doktoruna ne oldu? Soranınız var mı? Ben biliyorum fakat bir araştırın bakalım neler olmuş!

Sevinmeye muhtacız. Bu yüzden derbiler ve seçim sonralarında konvoya silahlarla çıkıyoruz. Fakat bunlar boş sevinçler. Bizi daha iyiye götürmeyecek. Bazı yanlışları acilen görmemiz, kabullenmemiz gerekiyor ki çözüm üretelim. Eğer Türkiye üzerindeki bu sahte zafer sarhoşluğunu atamazsa, henüz ilk kavgasına girip ilk yumruğu yemeyen çocuğun kendine güvendiği gibi yüzeysel bir güveni devam ettirirse; çok büyük işler açılacak başımıza..

Unutmayın ki seçim kazanılır kaybedilir, fakat taraftar tipi duygusal bir seçmen olarak eğitim, bilim, ekonomi gibi alanlarda yapılan yanlışları görmemek; tüm ülkeyi ve dünyayı etkileyecek ve hatta 2-3 nesil sonramızı etkileyecek. Hani 3 çocuk yapın diyorlar ya, o 3 çocuğun dünyadaki yaşıtlarına bakarak “yaşam kalitesi” bakımından nerede olacağını eğitim, adalet, insan hakları, özgürlükler ve bunların getirdiği imkan ve yatırımlar belirleyecek.

Yani bu işin gri alanı yok! Bilgisayar gibi; ya 1 ya 0, ya var ya yok!

Kategori: Ekonomi - Genel - Politika - Tarih