Özellikle son günlerden sonra, yeni bir gönderinin zamanı gelmişti. 2002-2015’e Türkiye ekonomisi ve ayrıca 2017-2018 Türk ekonomik krizi başlıklı konularım zaten gün içinde en fazla okunan konulardan iken, özellikle petrol zamları ve dövizin artmasıyla iyice okunulmaya ve paylaşılmaya başlandı.

Yeni konu ile birlikte, Ecevit’ten günümüzde kadar birazcık Türk ekonomisine değinmek ve mevcut durumu yine “herkesin anlayabileceği şekilde” açıklamak istiyorum.

Hepsinden önemlisi bugün dış politikadan ekonomiye, hukuktan argeye ve eğitime kadar her alanda sorunların neden kaynaklandığını yazacağım.

Bunun dışında Türkiye’nin en önemli şirketleri ve bir kaç bakanlıktan yetkililer ile görüşmemde duyup inanamadığım bazı şeyleri anlatacağım isim vermeden. Bunları yıllardır anlatmıyordum. Hepsini anlatmamın nedeni; neredeyse paragrafına kadar kopyalanan bazı yazılarım oluyor. İktidar ve muhalefetten tutun, bazı köşe yazarlarına kadar. Evet herkes etkilenebilir, ben de bazı kişi ve yazarları okuduğum için etkilenip, doğru bulduğum şeyleri araştırıp yazıyorum. Fakat partiler ve belediyeler; ve/veya bunlara danışmanlık yapan kişiler yaratıcı olamayıp, yeni fikirleri düne kadar siyaset bilimi okuyan bir öğrenciden alıyorsa, burada da sıkıntı var. Yeni geldiğinde alınan fikirleri de yazacağım bir bir. Zaten bunlar uygulamaya konsun ya da farklı düşünsün diye buradan 4 yıldır 600’e yakın yazı yazdım. Fakat bu kadar seri “aşırılıyorsa”, üstüne üstlük; bu fikirleri hayata geçirirken bu kadar çuvallıyorsanız bari iletişime geçseydiniz! En azından bu kadar bocalama olmazdı.

 

Başlarken

2002’den 2015’e Türk ekonomisi başlıklı yazımı tam 3 yıl önce yazmışım (13.4.2015). Yazımı yazdıktan sonra bilebileceğiniz gibi bir sürü destek ve saldırı geldi. Hayatım boyunca genel seçimlerde mevcut 4 partiden birisine oy vermedim. Fakat iktidarın politikalarını eleştirdiğimde CHP’li olmakla suçlandım, iktidarın doğru yanlarını anlattığımda veya CHP’yi eleştirdiğimde ise AKP tarafından beynimin yıkanmasıyla da suçlandım.

Ben uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümü mezunuyum. Kaldı ki 12 yıl önce ilk kez politikaya merakım başlamıştı. Bu işin eğitimini alan biri olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, etrafınızda gördüğünüz taraftar tipi seçmenlerin aksine; bir partiyi/siyasi görüşü destekliyorsam yaptığı her şeye doğru demem, desteklemiyorsam da yaptığı her şeye yanlış demem.

İllüminati, dış mihraklar, derin devlet gibi Kurtlar Vadisi ve kahve ağzı ile konuşmam! Çıkar grupları tamam, varlar ve bizzat böyle insanlarla tanıştım (lobiciler). Fakat yok bilmem kimin klibine göz işareti koymuşlar, üçgen koymuşlar; işte illüminati her yerde gibi saçmalıklara inanmıyorum. Bunlar, siz görüp bol bol konuşun diye yapılan şeyler.

Siz illüminati, derin devlet ve hatta magazin bölümünde bikinili fotoğrafını yayınlayan kızın etik, ahlaki vs değerlerini tartışırken; tam istediklerini yapıyor ve onların hakkında konuşarak, onlara binlerce lira kazandırıyorsunuz, daha da ünlü ediyorsunuz. Hepsi bu.

**

Kısacası ben eldeki verilere bakarım, açıklamalara bakarım. Olan bir olayın, farklı taraflarca yorumlanmasına bakarım. Sonra okuduğum bölümden öğrendiklerime, okuduğum kitaplardan ve edindiğim tecrübelerden öğrendiğim her şey ile bunları analiz eder ve sonunda inandıklarımı burada yazarım.

Bu konuda da böyle olacak. Size de kitap okumayı, film ve diziler ile, haberlerden duyduklarınız ile siyaset yapmamanızı öneririm. Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset Bilimi kitabını alsanız bile epey yol alacaksınız. Aynı şekilde futbol takımını destekler gibi parti desteklemeyin, tarihi de böyle yorumlamayın.

 

Ecevit Dönemi

Herhalde “enkaz devraldık” söylemi, Türk siyasi kültürünün bir parçası. Aslında 1990’lar başlı başına bir konu fakat hazır elime Mehmet Çetingüleç’in “Ecevit’in Anıları” – 12 yıl saklı tutulan veda sohbetleri kitabı geçmişken, ehh buradan da yararlanalım dedim.

AKP’nin gelişinin çok fazla rastgele olmadığı ve müdahalelerin olduğunu düşünürüm. Herhalde “dış mihraklar” kavramını sık sık bu yüzden kullanıyorlar, çünkü neler yapabildiklerini biliyorlar.

Zülfü Livaneli’nin Hürriyette çıkan yazısında [1], şöyle bir bölüm var:

19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.

Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.

Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.

Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.

Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.

Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”

Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”

İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.

Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.

[…]

**

Soysuzlar Çetesi (tam çeviri Soysuz Piçler, Inglourious Basterds) filminde bir sahne vardır. Nazi komutanı, bir Fransız’ı sorgular. Bir Yahudi aile ile ilgili “haklarında biliyorsunuz” gibi bir şey sorar. Konuşmaları tam hatırlamıyorum ancak kabaca; Fransız ise, pek bir şey bilmediğini sadece dedikodular duyduğunuz söyler.

Christoph Waltz ise oyunculuğunun hakkını vererek oynadığı Hans Landa karakterinden şu sözleri duyarsınız; “I love rumors”. Dedikodulara bayılırım der. Çünkü bilgiler doğru veya yanlış olabilecekken, dedikodular ise açıklayıcıdır der.

İlber Ortaylı’nın da bir programında “dedikoduları severim” dediğini biliyorum. Tabi komşu hakkında yapılanları falan değil. Saray dedikodularını. Çünkü yazılmayan bir çok şey hakkında fikir yürütmenizi sağlayabilir. Tabi her duyduğunuz dedikoduya inanacaksınız demek olmuyor. Fakat dedikoduları dinleyip, eldeki bilimsel verilere baktığınızda ve sonuçlarına baktığınızda; karanlık kalan yerler bu şekilde aydınlanabilir. Dedikoduların yanlış mı doğru mu olduğunu da bu şekilde anlamak mümkün.

Bu yüzden yukarıdaki yazı veya “Musanın Çocukları Emine ve Tayyip”, Musa’nın Gülü gibi çeşitli kitaplardaki bilgiler de yine önemlidir. Oltada Balık Türkiye kitabını da buralara koyabilirim. Bırakın okuduğunuzu, gördüğünüz şeye bile yeterli bilgi ve analiz olmadan inanmayın (hatta burada yazdıklarıma dahi!). Araştırın, farklı kaynaklara bakın, sonra hangisi doğru geliyorsa ona inanın. Sorgulayın yani.

**

Andıç: Kendim de liberal görüşe yakınım. Yani tarih, dil, kültür konularında muhafazakar yani korumacıyım fakat sosyal konularda; hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü vs gibi bir çok konuda liberal görüşe tamamen katılıyorum. Bunların bir de ekonomik alanı var; orada da liberalizm fikrini tamamen desteklediğimi söyleyemem. Daha çok sosyal demokrat çizgisinde ilerliyorum ki muhafazakarların da liberal ekonomiyi desteklediğinin altını çizeyim. Haliyle siyaset bilimini öğrenirseniz bu işlerin “sol-sağ” gibi basit şekilde ikiye ayrılmadığını ve bu yüzden “ben solcuyum, ben sağcıyım” demenin ancak taraftar tipi seçmenler tarafından söylenebileceğini görürsünüz. alttaki bölümü, bu anlattıklarımı unutmadan okuyunuz. Okurken liberalizm tü kaka demeyin, liberal ekonomi bölümündeki sorunları ve tek kutuplu uluslararası sistemin sorunlarını anlatıyor olacağım.

 

Konumuza Geri Dönelim: 2. Dünya Savaşından 2002’ye Doğru

2. Dünya Savaşı’nın kazananı ABD ve liberal görüş olmuştu. Liberal ekonomi ise bildiğiniz kapitalizm. Avrupa’ya dolar pompalandı; Bretton Woods görüşmesi sonrasında 3 kurum ortaya çıktı: Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü adını alacak olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması.

İngilizceleriyle: IMF, World Bank ve GATT (sonrasında WTO).

Özellikle IMF, kapitalist sistemi yaymaya kararlıydı ve ülkeler IMF’den yardım alıyordu. Ne karşılığında? Başta ISI  (import substitution industrialization) yani Türkçesiyle yanılmıyorsam İthal İkame olacak. 1945’ten sonra Soğuk Savaş gün yüzüne çıktığında kapitalist sistem için tehlike çanları çaldı. Bir ülke liberal ekonomiye geçirilmeliydi fakat bu süreçte çok fakirleşirse, komünizm destekçileri çoğalırdı. Bu yüzden ulusal ekonomisini koruması gerekirdi. Bunun için bir miktar sanayileşme şarttı. FAKAT; çok fazla sanayileşme demek, işçi sınıfının artması demek. Eğer fazla artarlarsa, yine komünizm tehlikesiyle yüz yüze kalırlardı. Bu yüzden denge şarttı. Bunun için uğraştılar.

1973 OPEC kriziyle birlikte, işler karıştı. Latin Amerika borç krizi falan derken, kapitalizmin altın çağı sonlara yaklaşmıştı. Yeni bir sistem gerekiyordu çünkü kapitalistler şunu fark etti, halkın biraz zenginleşmesi gerekiyordu ki alış-veriş yapılsın ve ekonomi can bulsun… Neo-liberal politikalara geçildi. Yarı maaş verip, neredeyse tam zamanlı çalıştırmadan tutun, vardiya sistemine kadar. Düşünün bir şirketteki makinalar 8  saat çalışıyor? Veya 10 saat? Bir de 24 saat boyunca çalıştığını düşünün ki Founder filmini izlediğinizde Mc Donald’s firmasının kuruluşunu ve neden tam kapasitede çalışmanın önemli olduğunu anlayacaksınız. Üzerine, “Fordizm” denilen Henry Ford’un bulduğu iş bölümlendirmeyi (bir insanın aynı işi yapmasını) anlayacaksınız.

 

Neo-liberalizm İçin Planlar Devrede

Neo-liberal politikalara geçmek için halk tarafında fazla tepki olmamalıydı. Darbeler, diktatörler işlerine gelecekte yani. Neo-liberalizm planları hayata geçerken Türkiye’de neler oluyordu?

24 Ocak kararlarına baktığınızda (1980), Türk ekonomisi konusunda önemli bir noktadaydı. Bu kararlar neydi?

  1. %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş,
  2. Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış.
  3. Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış.
  4. Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmış.
    Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir.
  5. İthalat kademeli olarak liberalize edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.

Devamını internetten araştırabilirsiniz. Bu kararlar ve neo-liberal yapı sonrasında darbe hükümeti tarafından da temellendirilmiş fakat en fazla; 1983’te iktidara gelen Turgut Özal tarafından devam ettirilmiştir. Yani?

Yanisi şu; 1979’dan sonra neler oldu, nasıl oldu; dedikodular ve bazı komplo teorilerini okuyabiliriz fakat tabi ki kanıt sunmak zor. Sonuca baktığımızda söyleyeceğimiz tek bir şey var; 1980 darbesi ve sonrasında iktidara gelen Turgut Özal ve politikaları nedeniyle neo-liberal politika Türkiye’de uygulandı.

**

Konya Ticaret Odası’nın yayınladığı, Mehmet Özçelik’in yazdığı “Türkiye-IMF ilişkileri” yazısında [3], şöyle bir tablo var

 

Süleyman Demirel’in 1980’de yaptığı anlaşma, darbeden sonra yeniden imzalandı ve devam ettirildi.

**

1994 yılı ile birlikte; yüksek cari açık, yüksek dış borç gibi nedenlerle kriz yaşandı. Borç faizini ödemek için borç alındığı ve para değerini kaybı vs gibi ekonomik sıkıntılarla boğuşulduğu dönemdir. İktidarda DYP ve SHP vardı, Demirel Başbakan idi. Sonra Çiller, Mesut Yılmaz, Erbakan takip etti ve 1999’da DSP, MHP ve Anavatan ile koalisyon yapıldı, Ecevit başa geldi. Ardından erken seçim ve 2002…

 

Ecevit’in Konuşmalarından Kesitler

Bülent Ecevit, sevdiğim bir politikacıdır. Diplomasiyi, uluslararası dengeyi iyi bilir. Henry Kissinger’ın öğrencisi. Çetingüleç’in kitabında ise çok ilginç bilgiler okudum. Hem tespitlerinin mükemmelliği hem de 2002 konusunda ve Türkiye üzerindeki planlarla ilgili gerçekten ilginç yazılar var. Recep Tayyip Erdoğan’ı sevin veya sevmeyin; yıllarca internette ve politikada sürekli olarak Türkiye ve Türk milletinin beceremeyeceği gibi şeyleri görüp durdum. Zaytung, Bobiler, Ekşi/İnci sözlük gibi bir çok mecrada başarısız olduğumuzun geyikleri yazıldı çizildi. Fakat yurt dışına giden Türklerin başarılarını da okuyoruz aynı zamanda. Erdoğan ile birlikte içi boş ya da dolu fark etmez, Türk milletine güven geldi. Tabi “2 haftada Moskova’da namaz kılarız, 2 günde Şam’da oluruz” gibi saçmalıkları söylemiyorum.

Fakat Ecevit’in kitabına baktığımda da, Afrin operasyonunu bir anlamda doğrularcasına diyor ki; Amerika ve Batı, bölgede planlarını yürütmek istiyorsa Türkiye’ye muhtaçtır. Ecevit’in devlet adamlığı üst düzeydedir ve sözlerinin ardındaki doğruluk payını biraz yansız ve sakin kafayla düşünürseniz, analyacaksınız.

Gelelim 1999’dan sonrasında, Ecevit’in konuşmalarına. Kesit kesit vereceğim; Mehmet Çetingüleç’in Ecevit’in Anıları kitabından. 2. Bölüm olan siyasi mühendislik bölümünden. Önce yazar:

Ecevit için Irak operasyonuna karşı çıkmanın bedeli ağır olmuştu. O görevinin başındayen ABD yeni bir lider arayışına girdi. Washington ziyaretinden 4,5 ay sonra 31 Mayıs 2002 tarihinde Hürriyet gazetesi Washington temsilcisi Serdar Turgut, “Washington Ecevit sonrasını planlıyor” başlıklı yazı kaleme aldı. Turgut, yazısında Mesut Yılmaz’ın ABD’de Başkan Bush ile görüşme arayışında olduğunu öne sürdü.

Türkiye’deki siyasi gelişmeler iddiaları doğruluyordu Ecevit’in ABD gezisinden sonra siyaset dünyası bir anda karıştı ve birkaç ay içerisinde DSP milletvekilleri gruplar halinde istifa etmeye başladı. Parti adeta ortadan ikiye bölünmüştü. Gidenler, Yeni Türkiye Partisini kurdular. Partinin itici güçlerinden birisi de ABD’den getirilip ekonominin başına geçirilen Devlet Bakanı Kemal Derviş idi. Ancak Derviş bir yandan harekete ivme kazandırıyor, diğer yandan ülkenin erken seçime gitmesini sağlamaya çalışıyordu. Oysa erken seçim DSP-MHP-ANAP için intihar demekti çünkü ekonomik krizden çıkmayı hedefleyen acı reçete yeni uygulanmaya sokulmuştu. Hükümetin görevini tamamlamasına daha 1,5 yıl vardı. Ancak krizden bunalan toplumun tepkisi zirvedeyken Derviş’in açıklamalarına koalisyon ortakları MHP ve ANAP liderleri arasındaki erken seçim restleşmesi eklendi. Bahçeli medyan okuyup seçim tarihini açıkladı. Böylece ok yaydan çıkmıştı.

**

Bülent Ecevit:

“Derviş konusunda ABD bir dayatmada bulunmadı ya da Amerikan kuruluşları benim aklıma getirmedi. Böyle bir iddiada bulunmak doğru değil. O kuruluşlarla en iyi ilişkiyi kurabilecek birini arıyorduk. […] Gençlik döneminde kendisiyle yakın ilişkilerimiz olmuştu, Demokratik Sol hareket sürecinde. Bakanlar Kurulu’na ben teklif etim Kemal Derviş’i. Bir süre iyi idare etti; birkaç ay, fakat ondan sonra kendini siyasete verdi fazlasıyla, iş çığırından çıktı ve erken seçim gündeme geldi. Büyük sarsıntılar ortaya çıktı siyasal anlamda… Biz tam uyguladığımız programın semerelerini alacak noktaya gelmiştik. Seçime 1,5 yıl daha vardı. Ekonomide elde etmeye başladığımız olumlu sonuçlar bu bir buçuk yıl içinde halka anlatılırsa, bundan DSP ve diğer ortaklarımız yarar sağlayacaklardı. Fakat maalesef olmadı.”

“Hükümetin 3,5 yıllık döneminde çok iyi ilişkilerimiz oldu koalisyon ortakları arasında. İlk defa Türk siyasal yaşamımda bir uzlaşma ortamı oluşturuldu. Bunu kamuoyu da takdir etti. Tabii çok ağır ekonomik sorunlar devralmıştık. O sorunları ne pahasına olursa olsun mutlaka çözmemiz gerektiğine inanıyorduk. […] Tam bunların sonuçlarını alacak duruma geldiğimizde erken seçim gündeme getirildi. Nasıl oldu bu? MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, Ankara dışındayken bir demeç verdi: “Kasım ayı sonunda seçim yapılmalı” dedi. Halbuki kısa bir süre önce bütün koalisyon ortağı partiler, erken seçime gerek yok demişlerdi. Ama birdenbire bir karar değişikliği oldu. Bunun nedenini anlayamadık.  […] Sayın Mesut Yılmaz da, Sayın Devlet Bahçeli’den yana oldu ve erken seçim tekliflerini kabul etti. ”

“Bu arada Kemal Derviş de erken seçimi kamuoyunda gündeme getirdi. Tabii bu, içeride ve dışarıdaki ekonomi çevrelerini hükümetin gidici olduğu noktasına getirdi. Oysa enflasyon düşmüş, ekonomi canlanmıştı. Çok büyük bir fırsat kaçırıldı. Bir noktadan sonra koalisyon fiilen dağılmıştı. DSP’yi bölme hareketi başlamış, erken seçim ise kaçınılmaz hale gelmişti. İş işten geçmişti.”

“[…] Kemal Derviş tahrik etti. Onun arkasından işte YTP denen bir partinin kuruluşuna katkıda bulundu. Sonra onları da bıraktı. CHP’ye girdi ve bu şekilde değişik oyunlar tertipler meydana gelmişti”

“Türkiye’de o sıralarda içeriden ve dışarıdan çok yoğun tertipler düzenlendi.”

“Partideki bölünmeler acı gelmişti bana. CHP döneminde de bölünmeler olmuştu, fakat o bölünmeler DSP’den çok farklıydı. CHP’deki bölünmelerden dolayı hiçbir zaman kimseyi itham etmemiştim. Doğal süreç içindeki ideolojik ayrılıklar sonucu gerçekleşen ayrılıklardı. Fakat DSP’den ayrılanlar neden böyle bir ayrılık içine girdiler, anlayabilmiş değilim ve üzüldük tabi.”

“Eğer erken seçimle karşı karşıya kalmasaydık çok daha önemli sonuçlar alabilecektik, bundan kesinlikle eminim.”

“[…] İçeriden ve dışarıdan çok değişik etkiler, köşe yazarlarından birçoğunun sistematik bir şekilde bizi halkın gözünden yıpratmaları, büyük basının bu konuda adeta öncülük yapması… Bunu gördük, yani olağanüstü olaylar, baskılar ve tertipler karşısında kaldık DSP olarak. Belki hiçbir parti siyasal yaşamımızda bu kadar ağır ve haksız hücümlar ile karşılaşmamıştır.”

“(Kemal Derviş’in) Nerede olduğunu dahi bilmiyorduk. Görüşmek istedim. Arkadaşlarımız defalarca aradı ama ulaşamadılar. Olacak iş değildi; 12 gün hiç yanıt vermedi arayışlarımıza. Herkesin zihninde kuşku uyandırıyordu.”

Yazar: Türkiye’nin geleceğinde önemli roller üstlenmeye hazırlanan Kemal Derviş, ABD gezisinden sonra hem erken seçimi gündeme getirmeye başladı hem de Başbakan Ecevit’le yaptığı ikili görüşmede görevden çekilmesinin ekonomi için faydalı olacağını söyleyecek kadar ileri gitti. Ecevit’i kızdıran bir konuşmaydı ve Ecevit, onunla tartışmadığını, birebir görüşmede sözünü kestiğini söyledi.

Bülent Ecevit:

“Geçmiş hükümetler döneminden süregelen ekonomik sorunlar vardı. Bizim dönemimizde patlama noktasına ulaştı. Her türlü tedbiri aldık. Ne yazık ki, komplolar sonucu partimiz bölününce, o arada ortaklarımızdan biri (Bahçeli) erken seçim kararı açıklayınca, aldığımız tedbirlerin nemasını toplayamadan seçime gittik. Hepimiz için intihar oldu. Bedelini seçimde ödedik, ama Türk ekonomisini ayağa kaldırdık. Bugün enflasyondaki düşüş, büyümedeki artış, döviz kurundaki ve piyasadaki istikrar hep bizim aldığımız tedbirlerin sonucudur”.

Yazar: Gerçekten’de koalisyon hükümeti AK Parti iktidarına müthiş bir zemin bırakmıştı. Ekonomide işler düzelmeye başlamış, döviz kuru stabil hale gelmişti. Erken seçimin tarihi öyle bir hatalıydı ki, koalisyon hükümeti tarafından alınan “Emekli maaşlarına 100’er lira zam” kararının uygulanması ve dolayısıyla neması bile Ak Parti’ye bırakıldı.

Ecevit: (Kemal Derviş hakıında): en büyük pişmanlıklarımdan birisidir. O, şeytani hesaplar içerisindeydi!

**

Kitaptaki bilgiler böyle.

 

AKP’nin Gelişi Planlı Mıydı?

Dediğim gibi, liberal ekonomi yani kapitalizmin istediği şey solcu, sosyal demokrat değil; birlikte çalışabileceği ortaklar bulmaktır. Muhafazakarlar ise ekonomik alanda liberal ekonomiyi destekler. Haliyle sosyal demokrat DSP ve Irak tezkeresine karşı çıkan Ecevit’in şansı var mıydı?

Sizi Banu Avar’ın şu videosunu izlemeye davet ediyorum.

**

Bütün bunlar, Livaneli’nin Baykal hakkındaki yazıları…

Açıkçası ben AK Parti iktidarının öyle rastgele geldiğini falan düşünmüyorum. “Çok şükür Türkiye sömürge olmadı yoksa…“, “Türkiye kültürel olarak sömürgedir“, “Türkiye eğitimsel olarak sömürgedir“,  “Türkiye ekonomik olarak sömürgedir” yazılarımda defalarca bahsettim.

Eski dönemlerde sömürgecilik, ülkeye gidip, savaşıp; ardından yönetimi ele geçirmek ve orada yapılanmakla oluyordu. Sonrasında ise tüm kaynakları sömürülüyordu. Asker yolla, isyanlarla başa çık vs.. Çok uzun. Yeni dönemdeki sömürge ise farklı ve kolay. Medya ve ekonomiyi ele geçiriyorlar. Sonra kendileri için çalışabilecek ve parlatabilecekleri birisini bulup; ekonomik destek ve medyada şişirme ile birlikte önemli noktalara getiriyorlar. Peki sonra ne olacak?

Kendi kendine yetebilen bir ülke; tohumları, meyve ve sebzeyi yurt dışından alıyor. Hayvanlar, veterinerler tarafından dölleniyor ve sperm ise yine yurt dışından. Hatta artık hayvanlar ve etler bile yurt dışından geliyor. AVM’lerde her 10 firmadan 8’i yabancı. Her şey özelleştiriliyor. Hem de en önemli yerler dahil. İşte yeni tip sömürge. Ben seni önemli yere getiririm, fakat sen de kaynakları bana vereceksin. Daha ucuz, daha çağdaş(!).

**

DSP’ye yaşananlara bakın… Sonrasında ise Baykal ve Bahçeli dönemindeki ve hatta şimdi Kılıçdaroğlu dönemindeki yapılanlara bakın. Muhalefetin yaptığı çoğu şey doğrudan veya dolaylı şekilde AKP’ye yaradı.

İlk Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mesela. CHP, aday olarak başka birini düşündü. Fakat son anda Ekmeleddin İhsanoğlu’nda karar kılındı. Şu anda mı? Düşündükleri bu kişinin belediyesinin içinde şu anda CHP kadrolaşıyor. Yöneticinin kadroları ise baskıyla tasfiye ediliyor. Belediye içinde CHP’nin getirdiği adamlar, gençlik kolları ve ilçe belediye başkanıyla birlikte; özel buluşmalar düzenliyor. Daha neler var, yeri geldiğinde anlatacağım.

Yani AKP’nin “dış mihrak” söylemleri, yerinde. Çünkü dış mihrakların ne gibi güce sahip olduklarını, bizzat ilk elden biliyorlar. Nasıl ki Gülen’i ve cemaatini kullanıp, iktidarı sağlamlaştırdıktan sonra; iktidarı dağıtabilecek Gülen’in üzerine gittiler, şimdi de aynı şeyi dış mihrak dediklerine yapıyorlar. En azından Gülen gibi ülke için zararlı toplulukları kısmen temizlediler. Bir başka iktidar bu kadar sert mücadele edemeyebilirdi.

Yeri Gelmişken: AKP’nin Propaganda Ekibi

Propaganda ve psikolojik savaş bir anlamda hobimdir. Türkiye’de bu işi doğru düzgün yürüten politik oluşum AKP’dir. Çok profesyoneller. Siyasi görüşler bir yana, bunu kimler yapıyorsa tanışmak için biraz araştırmıştım fakat ben ulaşamamıştım. Algı yönetimi konusunda uzmanlar. Gerçekten uzmanlar.

AKP’yi sevmiyor olabilirsiniz fakat; kadın kolları, gençlik kolları gibi oluşumların nasıl çalıştığını araştırmanızı öneririm. Sprey boyalar ile grafitilerden tutun, (yanlış hatırlamıyorsam) siyaset akademilerine falan neler yapıyorlar… Muhalefet belediyelerindeki toplantılara kadınları götürüp, o gün belediye başkanının üzerine gidip; “nasıl kızdığını” göstermekten tutun, bir çok geziye kadar bir sürü şeyi organize ediyorlar.

Fakat bu oluşumlardan çok; psikolojik ve savaş, propaganda ve algı alanıyla ilgileniyordum. Gezi Parkı sürecindeki algı yönetimi ve tekniklerinin bir bölümünü yazmıştım (bknz: psikolojik savaş ve algı yönetimi: Gezi Parkı süreci). Sizler bu tarz olaylara duygusal yaklaşıp ya tam destek ya da tam nefret tepkilerini verebilirsiniz. Benim için ise hepsi (Suriye sorunu, IŞİD, Arap Baharı, Kırım ilhakı, Gürcistan savaşı vs vs) birer çalışma, inceleme ve araştırma olaylarıdır.

Bunların kimler, hangi gruplar tarafından yaptığını merak edip, bulamıyordum. Derken güzel bir kriz patlak verdi. Cambridge Analytica ve facebook’un gizlilik ile ilgili sorunları.

Bu tamamen bir tahmin; belki, AKP’de bu tarz bir ekiple çalışıyordur. Bu nedir ne değildir, nasıl çalışılır? Bunun için Our Brand Is Crisis (2015) filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Facebook ve Cambridge Analytica krizi ile ilgili Barış Özcan’ın videosu:

 

**

 

2018 Ekonomik Sorunlarının Nedenleri ve Çözümleri

Aslında nedenlerini saydığımda, çözümler direkt olarak gözükecek. Burada size uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü 600’e yakın yazının bir çoğunda iktidarın yanlış politikaları ile ilgili bir sürü şey yazmıştım.

Ekonomi Ne Durumda?

İktidar çıkıp “ekonomi kötü” diyecek durumda değil. Bunu bekleyen zaten siyasetten anlamıyordur. Fakat işin kötü yanı, iktidar ekonominin neden kötü olduğunu anlayabilecek durumda değil. Faiz vs gibi bazı şeylere bağlıyor ki durum daha derin.

Özellikle 2013’ten sonra TL’nin nasıl değer kaybettiğini buradaki yazımda yazmıştım. “Ben 50 liralık benzin alıyorum, zamdan bana ne”, “ben tl ile alışveriş yapıyorum, doları kim takar” diyenler için belki şu açıklayıcı olur;

1 Doların 1 TL olduğu dönemde, yapılacak 100 liralık zam, 100 dolar olacaktır.
1 Doların 4 TL olduğu günümüzde, 100 liralık zam, 25 lira demektir.

Uluslararası ekonomide her şeyin bir dengesi vardır. Öyle birden bozulmaz. Politik olarak çıkıp,

“2000’li yıllarda 100 lira zam yapılıyordu, şimdi 400 lira zam yaptık”

demek, hiçbir şey ifade etmez. Çünkü döviz kurlarına çevirirseniz durum aynıdır. Zam, enflasyon ve döviz miktarı, faizler… Hepsi bir dengededir. Ülkenin üretim gücü ve kararlılık (stability) ile ilgili bir sürü değişkene bağlıdır. Dolar 4 TL iken, 400 lira 100 dolar demektir. Dolar 1 lira iken 100 lira, yine 100 dolar demektir. Aynıdır. Fakat algılarla nasıl oynandığının bir başka yolunu size böyle anlatayım.

2018 asgari ücret hesabı ve 2018’de Türkiye ekonomisi konumu 1.1.2018 tarihinde yazdım. Şu notu düşmüşüm:

Ekonomide ilerleme ve gerileme olmaz, 2017’nin aynısı olursa, 2018’in son ayında:
1 Dolar = 4.30 tl
1 Euro = 5.11 tl olacaktır.

Bakın bu 12. ay için söylediğim şeydi! Peki neden böyle dedim, onu da açıklayayım:

1 Temmuz 2010 asgari ücret (net): 599,12 TL
5 Temmuz 2010 dolar kuru (1 dolar) : 1,5563 TL
Temmuz 2010 asgari ücreti: 384,96 dolar
*
Aralık 2017 asgari ücret (net): 1.404,06 TL
Aralık 2017 dolar kuru (1 dolar): 3,8346 TL
Aralık 2017 asgari ücreti : 366,15 dolar
*
20 dolar!

Görüldüğü gibi 2010’dan 2017’de TL bazında asgari ücret 804,94 TL artmış. Fakat dönemlerinin kurlarıyla dolara çevirdiğimizde (veya euro, sterlin gibi para birimlerine) azalış görüyoruz. Dolar bazında, 2010’dan 2017’ye aslında bir azalma var. Tam 20 dolar değerinde!

Hani Avrupa bizi kıskanıyor, ekonomi iyiye gidiyor ya; tl değerini düşürürsek, politik olarak asgari ücreti arttırıp aslında küresel piyasada Türkiye’deki işçi fiyatını düşürebiliriz. Dışta “daha ucuz işgücü” pazarlanırken, iç piyasada ise “bak asgari ücret 600 liraydı, şimdi 1.400 oldu” diye propaganda yapabiliriz.

Gerçek mi? Alım gücü düşüyor.

**

Önümüzde çok önemli seçimler var. Muhtemelen Erdoğan, Başkanlık sistemini geçirdiği için şu an ikilemde bile kalabilir çünkü parlamenter sistem olsa kesin olarak Cumhurbaşkanı olabilecekken; Cumhurbaşkanı seçimlerinde çok ciddi sıkıntılara maruz kalabilir. Açıkçası kaybedeceğini düşünmüyorum. Çok sağlam önlemler alırlar. Fakat zorlanacak.

Bu kadar önemli seçimler varken, piyasaya para basılıyor. Destek veriliyor. Teşvikler vs… Sıcak para girişleri oluyor. Buna rağmen döviz başını alıp gidiyor, petrole zam üstüne zam… Yani ekonomi derin bir sıkıntı içerisinde.

 

Bütün Sorunların Nedeni : Liyakatsiz Sistem

Liyakat nedir? Çok kısa şekilde, “işi ehline vermek”. Yani kim hak ediyorsa, kim o makam ve mevki için uygunsa; kimin o makam ve mevki için bilgi, birikimi varsa; o kişiyi yükseltmektir. Dahası için bknz.

Türkiye’de ise liyakat yerine sadakat ön plana çıktı. Eğer yükseltilecek iki kişi varsa, hak edenden çok; dediğini yapacak, sırları saklayacak kişiler yükseltiliyor. Bakanlıklardan özel kurumlara kadar her yerde bu zihniyet öne çıkmış durumda. Bakıyorum kurum ve kuruluşlara, kadroda çok sağlam insanlar var. Gerçekten bilgili, kendini yetiştirmiş. Fakat bu adamların başına, tepeden biri “atanıyor”. Öküz mü öküz, bilgisi ve fikri olmayan bir tip atanıyor. Sonra kadro altındakilerin fikirlerini reddediyor, 21. yüzyıl dışından, hatta yeri ve özellikleri göz önüne alındığında mağara döneminden çıkmış gibi duran bu tipler yüzünden, alttaki kadro işlerinden ayrılıyor.

Politik nedenlerle bir noktaya kadar kadrolaşmayı anlayabilirim. Sadakat ise çok önemli. Benim için de önemli bunu da anlıyorum. Fakat tamamen liyakat yok edilirse, Türkiye’nin geleceği noktayı, şimdiki kurumlara bakarak görebilirsiniz.

Liyakatın olmadığı yerde sistem yoktur. Sistemin olmadığı yerde kişiler ve projeler öne çıkar. Yani kişiler bastırır, proje çıkıp, üsttekilerin gözüne girmeye çalışır. Oysa sistem olsa, kişilere bağlanılmaz ve bu yüzden sistem oturtturulduktan sonra, sistem içinden otomatik olarak başarılı insanlar çıkar. Şu andaki sistemsizlik ise başımıza dert.

Eğitim

Eğitimle ilgili bir sürü şey yazdım ancak en yenisi; “mantar üniversite” adını verdiğim yeni ve özel olan üniversiteler. Bu üniversitelerde para yüzünden kopyaya, disiplinsizliğe ve terbiyesizliğe nasıl izin verildiğini; bu üniversitelerin içinde yeterli imkanlar olmadığı için, öğrencilerin nasıl üniversite eğitimi alamadan, yüksek lise düzeyinde mezun olduğunu ve üniversite mezunu sıfatını hak etmediğini burada yazmıştım.

Bütün sistemde, buradaki öğrenciler gibi kopya ve ezber ile dersleri geçmeye çalışan zihniyetin yansımasını görüyoruz. Ne mi? Onu da anlatayım…

 

Kendi Deneyimlerim: Teşvikler ve Ahlaksızlıklar

Teşvikler açıklandı. Kime yarayacak? Merak etmeyin hemen yandaş hikayesine girmeyeceğim fakat kendi duyduğum ve gördüğüm şeyleri anlatacağım.

Yukarıda anlattığım ezberci, kopyacı ve kolay yoldan kazanalım diyen zihniyet bugün iş dünyasında! Şimdi neler yaşadığımı, gördüğümü, duyduğumu anlatayım da sizler de anlayın. Tabi mümkün olduğu kadar isimleri vs gizliyorum. Ben araştırmacı gazeteci değilim, gazeteciler yapsın işlerini. Ben sadece belki iktidarın bile bilmediği bazı sıkıntıları, düzeltilmesi amacıyla yazıyorum. Çünkü buradaki kayıplar büyük ve milletin kaybı. Türkiye’nin kaybı. Paralar ve teşvikler doğru yere gitmiyor!

**

Türkiye’de üretilmeyen; boya, tekstil gibi konularda kullanılan ve daha önemlisi “radara yakalanmama” gibi bir çok konuda askeri alanlarda kullanılan bir ürün geliştiriliyor. Bakanlıktan teşvik alınacak. Uzunca bir süre bekletiliyor. Sonra bakanlığa çağrılıyor ve “siz ortak bulun” deniyor.

Bir başka olay; gıda ve bebekler ile ilgili. Bir proje yapılıyor. Haberlerde falan çıkıyor hatta. Yurt dışından gelen bir “şey”. Çok önemli. Yaklaşık 150-160 milyon tl’ye yatırım yapılıyor. Yatırımı kimin, hangi kurumun verdiğini söylemeyeyim çünkü buradan ilk ağızdan yetkili birisi anlattı ama devlet kurumu veriyor. Şaşırdık. Çünkü firmanın iddia ettiği şey, aslında iddia ettiği şey değil. Komple tesis, arge vs 5 milyon liraya yapılırdı. Hadi zorla, 10 milyon olsun. Fakat 160 milyon civarında teşvik gitmiş. Kime mi? Artık sizler düşünün, aralarda kimler neler alıyor.

Bir başka olay var. Gerçi bunu anlatırsam ortaya direkt çıkacak fakat biraz daha değiştireyim. Önemli sektörlerin birisinde, ilgili bütün satış yapan ve oraya yönlendirenler arasında kurulan bir sistem var. Bunu 4 kişi kodluyor. Kodlarken 1 tanesi ayrılıyor, kodları çalıp devletle anlaşıp satıyor. 3 kişi bu işin peşini bırakmamaya çalışıyor ama sistem kuruluyor. Direkt olarak sürekli duyduğunuz isimlerin birinin yanına çıkıyorlar ve o kişi, “olan olmuş, bu işin peşinden daha fazla koşmayın” gibisinden bir şey söylüyor. Sonra sistem çökünce, 3-4 gün herkes mağdur olunca; yine bu çocuklara gelmişler. Ve o ayrılan elemanla kurulan ortaklıklardan birisi, yine devlet içinden biri.

***

Açık açık yazmadım. Anlaşılmasın. Fakat bizzat yaşadığımız şeyleri yazayım.

İlaç arge şirketini kurduk, TÜBİTAK projelerine güvendik. 17 proje, başka şirketlerdeyken çatır çatır çıkmış. Ardından 15 Temmuz, OHAL falan oldu, TÜBİTAK işleri karıştı. Başta hiçbir şey olmadı, sonra projelere red yanıtı geldi. Neydi bu projelerimiz? 3 boyutlu yazıcıyla tablet basma ve yara için özel jel. Askeri alandan tutun, bir çok yerde kullanılacak. Destek alamadık.

Bakın ARGE yani araştırma geliştirme işiyle uğraşıyoruz, Türkiye’den proje çıksın ve yurt dışına satalım diye uğraşıyoruz. Yoksa Bulgaristan göçmeni olmamızı geçtim, annem akademisyen ve bilim insanı olduğu için AVrupa ve Amerika’da açıp, çok daha kolay destek bulup; hem de oradaki imkanları kullanırdık. Fakat zor zamanımızda bize kucak açan Türkiye’ye minnet borcumuzu ödemek için burada durduk. Duracağız da! Bütün bu sıkıntılara karşı da direneceğiz. Neyse,

ARGE işiyle uğraşmamıza rağmen TÜBİTAK gibi bir kurumdan adını verip rezil etmek varken, saklayacağım hocalar geldi ve “niye bunlarla uğraşıyorsunuz, bunlar çok detaylı, jenerik ilaç yapın ve satın” gibi sözlerle karşılaştık. Gelen hocalardan birisinin, bizimle benzer projeler yapan şirketi varmış. Araştırıp bulduk ve şikayet ettik, başkası geldi fakat sonuç değişmedi.

Ne mi oldu? Aradan 1 yıl geçmemişti ki, bu projelerin başka 2 firma tarafından yapıldığını gördük. Bizim yazdığımız cihazlar istenmiş, çoğunlukla bizim yazdığımız yayınlar var. Nereden mi biliyoruz? Bu projeye hakem olarak gidince biliyorsunuz. Örneğin bir konuda alınabilecek 4 cihaz var. 2 tanesi genelde tercih ediliyor fakat biz gelecekte planladığımız bir işe daha yaraması amacıyla, özelliklerine göre bir başka cihazı tercih ettik. Ne hikmetse burada da o vardı. Bunun gibi şeyler var. Tam benzer olmasın diye ufak tefek farklılıklar yapılmış fakat bizim özenle seçerek ve stratejik olarak koyduğumuz şeyler duruyor.

Dava açsak eminim bir şey tutturamayacağız. Fakat ne oldu? Düşünerek geliştirdiğimiz ve denemelerini yaptığımız, olumlu sonuçlar aldığımız fakat sıcak paramız olmadığı için üretime geçemediğimiz bu projeleri başkasına kaptırdık. ARTIK NASILSA, nerelerden nasıl dönmüşse böyle oldu.

*

Başka örnek: Avrupa Birliği projeleri oluyor. Buralarda AB üyeleri ve aday ülkeleri yatırım yapıyor. Ardından buralardan proje alınıyor ve değerlendiriliyor. Türkiye, yatırdığı paraların çoğunu kaybediyor. Çünkü iyi proje veremiyoruz. Çok bilmiş, kıymetli hocalarımız ayaklarıyla projeler yazdığı için kaybediyoruz. Atıyorum Türkiye 200 milyon veriyorsa, Türkiye’ye proje verilmezse, 200 milyon başka ülkelerdeki projelere gidiyor.

Türkiye’de çalışan (evlenen) ve başka bir uyruklu olan kadın, yine burada bir kuruma (adını vermeyeceğim ama anlarsınız sanırım) proje veriyor ve red geliyor. Değerlendirme gününün sonunda yemek yiyiyorduk, kadın şok olmuş şekilde anlatmaya başladı. Dedi ki proje vermiştim ve red edilmişti. Projenin aynısını, hiç dokunmadan başka isimlerle buraya yollamışlar dedi.

Türkiye’deki sıkıntıları anladınız mı bilmiyorum.

****

Bir değil iki değil, duyduğum olaylar var. Örneğin bir makina üreten firma… Biri gelmiş, cihaz istemiş. Parayı şak diye vermiş. Adam demiş, şu tarihte hazır. Yapmış. Bitti diye aramış, tamam gelirim demiş yok. Aradan 3 ay geçmiş, demiş neredesin? Alırım demiş. 1,5 yılın sonunda gelmeyince; abicim geleceksen gel, gelmeyeceksen satacağım demiş. Sat demiş adam da. Sonra satmış. Ardından bir kaç ay sonra aramış, cihazı alacağım demiş. Sattım deyince, tekrar yapmasını istemiş. Tabi hammadde falan artıyor, demiş sıkıntı değil vereceğim. Vermiş, gelip almış. Devletten teşvik aldığını söylemiş. O makinayı sonra başkasına satmış.

4 duvar kurup, devletten teşvik alıp, ardından işini batıran( sözümona! ) nicelerini duydum ve gördüm. Teşvikler var ya, alıyorlar, birileriyle paylaşıyorlar; kağıt üstünde yer var, makineler var, çalışanlar var… Git bak, kimse ve hiçbir şey yok.

Bir ilaç firması, devletin yatırım yapılması istediği şeyi yapacak. Fakat bünyesinde bu işi yapacak adam yok. Bu konuyla ilgili devletin teşvikini aldı ve konuyla ilgili en büyük tesisi yaptı. Eh, işi bilenlerle konuşurken seçtikleri cihazlardan tesise kadar konuştuk; ne olacak dedim? Teşvik alınacak, 3-4 yılda bir şey çıkmayacak, sonra kapatılacak bölüm dediler. Sonra dedim? depo olarak kullanırlar dediler.

 

İşin Özü

Yatırım almak için bir sürü şey yapılıyor. Tesis kuruluyor, cihazlar alınıyor. Fakat hem firmalarda bu işi yapabilecek adam yok, hem de okullardan arge zihniyetine sahip, alanlarında uzman insanlar yetişmiyor. Yüksek lise gibi saçmalık yeni okullar. Sonra? Her şey hukuka uygun olarak götürülüyor. Hukuka uygun olarak, zaman dolduruluyor, sonra yine hukuka uygun olarak işin gitmediği söylenip kapatılıyor.

Yasal olarak hiçbir sıkıntı yok! Ahlaksızlığın, etik olmayan işlerin ve halkın vergilerini sömürmenin dışında!

Bu yüzden AKP zihniyetini sevmiyorum. Bu işi yapabilecek insanlar hakkını alamıyor. Yapamayacak insanlar da “bir şekilde”, birileriyle de anlaşarak, ortaklaşa işler yaparak, yani “ortak bularak”; yapamayacağı halde, hakkından fazlasını alıyor.

Sevindiğim noktalar şunlar; KOSGEB gerçekten güzel çalışıyor ve TÜBİTAK’ın yapısı temizlendi ve değişti. TÜBİTAK’ı kendine getirecektir yeni yönetim fakat 2-3 yılı var. Çalışanların destekçisi ise KOSGEB. Onun dışında bakanlık teşvikleri falan… İşte hepsi olmasa da bir bölümü yukarıda anlattıklarım ve anlatmadıklarım, hatta benim bile bilmediğim kadar sorunlu.

 

İşin Özü: Ekonomi Dahil Her Şey Düzeltilecekse!

Öncelikle yatırım ve teşviklerin havaya yapılmadığını ve devlet içindeki bir takım odakların da ceplerini doldurmadığından emin olmak gerek. İş sektöründe hak edene, hak ettiği yardım gidecekse; ardından bu insanların işe alacağı kalifiye insanlar ve işe yarar insanlar eğitmek gerek. Bunun için saçma sapan eğitim veren ve öğrenci değiş, müşteri kabul eden saçma okullar temizlenmeli, hizaya çekilmeli. Kopya çeken öğrenciye ihtar verilmeli, 2. kez yaptığında bu siciline işlenerek okuldan atılmalı.

Hatta trafik cezaları dahil sicile işlenmeli, ve iş görüşmelerinde bunlar istenmeli. Kopya çeken, durmadan trafikte kırmızı ışıkta geçecek kadar bencil yaratıkları işe almak istemem en basitinden!

Adaletli, hak edenin hakkını aldığı, işin ehline verildiği, pırıl pırıl çocukların yetiştiği sistem gelmeden hiçbir şey düzelmeyecek. Okullarda politik militan yetiştirelim, okullar üzerinden ekonomi düzelsin dersek işimiz var.

Adım gibi biliyorum ki, seçimler geçtikten sonra kemer sıkma politikaları işletilecek. Yatırımların karşılığını almadığı görülecek ve gereken adımlar atılacak. UMARIM, doğru kişilere gider bu paralar. Çünkü halkın vergileri. Ekonomiyi düzeltmek için para “saçmak” doğru değildir. Her kuruş, doğru kişilere, doğru miktarda gitmeli! Gelecek için yatırım yapılmalı.

Sadece ekonomi değil, her alanda sıkıntı çekeceğiz diğer türlü.

Umut ediyorum ki, yıllardır yazdıklarımı okuyan iktidar ve muhalefetten bir takım insanlar, bunları yine değerlendirir. Yazdıklarım ne kadar yetkili insana ulaşırsa o kadar kâr. Biliyorum bunları eleştirel olarak algılayıp inanmak istemeyecekler. Önemli değil. İnanmayın. Yeter ki aklınızın bir köşesinde dursun. Günün birinde doğru olduğunu anlayacaksınız ve o gün, gereken adımları atmanızı dilerim.

Aynı ülkede yaşıyoruz ve sıkıntıya düştüğümüzde; politik görüş, din, mezhep, köken, cinsiyet, bölge vs ayrımı yapmayacak. Ya hepimiz dibe vuracağız, ya da birlikte yükseleceğiz.