Son gönderilerden haber almak için twitter hesabımızı takip edebilirsiniz

15 Temmuz gecesi Bulgaristan sınırından girenleri bir tek görevlinin içeri soktuğuna ve arama, işlem yapılmadan geçildiğine dair farklı yerlerden çeşitli söylentiler var.

1- Bu doğru mu?
2- Bu doğruysa, sadece Bulgaristan sınırında mı yoksa diğer sınırlarda da böyle bir şey oldu mu?
3- Bu durumu bilen bazı yapılanmalar, sınırdan çeşitli şeyler geçirmiş olabilir mi?

Bir önceki yazımda devletin kurum olmaktan çıktığını yazmıştım [1]. 15 Temmuz’da Türkiye sıradışı bir gece geçirdi, fakat bu, devletin işleyişinin çökmesine engel değildir! Devlet bu kadar zaaf içermemeli! Suriye’de, Ukrayna’da, bombalar altında devlet ve sosyal yaşam devam ediyor. Bunu sağlıyorlar. 5 uçak, 4-5 helikopter, bilmem kaç tank ve askerin normal şartlarda komik olabilecek bir darbe teşebbüsü, devletin işleyişinin bu denli güvenlik zaafiyeti verebilecek kadar çökmesine bahane değildir.

Bu konuyla ilgili gazete veya sözlük vs’de bir şey bulamadım (bulanlar: emrecetinblog.com@gmail.com adresine mail atsın lütfen).

15-16 Temmuz arasında başka güvenlik zaafiyetleri oluştu mu? Biran önce soruşturulmalı.

 

Devlet Güvenliği? Kurumu???

1980 darbesiyle sol ve sağdan insanlar memuriyetten atıldı, göz altına alındı, açığa alındı, hapse yollandı, idam edildi. Bu sırada Gülen gibi hareketler ellerini kollarını sağlayarak sokaklarda dolaşıp, boşalan devlet kademelerine yerleştiler. Sonrasını biliyorsunuz.

Aile olarak üniversitede yaşadığımız baskılar (ki bunları yapanların cemaatçi olduğu ortaya çıktı), konuştuğum bazı tanıdıklarım ve eş – dostun nasıl baskılarla karşılaştıklarını düşününce; cemaatin her yerde aynı boku yediğini gördüm.

Devlet kurumları, üniversiteler, bilimsel alanlar ve hatta ordu. Ekşisözlük’te yazılan bir yazıyı olduğu gibi vereceğim. Bu tarz baskı (ki mobing deniyor) gören insanların şikayette bulunacağı bir yer yok! Bu insanlar bilinçli şekilde devlet kurumlarından uzaklaştırılıp, kendileri örgütleniyor. Bunları engelleyecek bir mekanizma düne kadar yoktu. Bugün ise çok geç oldu! Ama güç olmasın.

Her yere nasıl yuvalandıklarını güzelce anlatmış. Bu sadece orduda değil; hakim-savcıların içinde, üniversite kadrolarında, bakanlıklarda, TÜBİTAK gibi yerlerde, iktidara ve cemaate yakın kurum ve kuruluşlarda (ki özel dahi olabilir) bu şekilde yapılandılar. Yıllarca… Çalışkan, dürüst, şerefli, hayali olan insanları özel sektöre attılar. Fark etmedikleri, uzun süreci hesaplayamadıkları bir nokta var… Ekonomi, özel sektörle yürüyor. Bu konuyu başka zaman yazarım.

İşte o yazı[2] (maalesef Ekşisözlüğün sıkıntısı var, Türkçe kurallarınını hiçe sayıyor, bu yüzden hepsi küçük).

bir veda hikayesi de benden gelsin…

yıl 2006. askeri lise sınavını kazandım. daha 14 yaşımdayım. içimde garip, tarifi olmayan bir gurur. testlere, mülakatlara gidiyorum. gözlerimde vatan aşkı, aklımda beyaz üniforma giymenin hayali. dışarıda testlerden çıkmamı bekleyen ailem. gururlular. evin en büyük çocuğu, evin ağabeyi asker olmak istiyor. mülakattan çıktığımda, gururla boynuma sarılan babam nasıl geçtiğini soruyor. geçtim diyorum. annemse gözleri dolu, “gitme oğlum bırakmam ben seni.” diyor. ama kararım kesin. asker olacağım diyorum, hem bu bir ayrılık değil ki anne.

sağlık aşamasını da geçtiğimi öğreniyoruz, kayıt için deniz lisesi’ne gidiyoruz. kayıtta gördüğüm subayları hayranlıkla izliyorum. gözlerim heyecanla o kadar parlıyor ki, bıraksalar oracıkta komutan demeden boyunlarına sarılacağım. o his, bütün hislerden farklı.

akrabalarım haberi hemen duyuyor. sülaleden bir kişi asker olacak. herkes telefonla beni arıyor, kutluyorlar. daha okula başlamadan insanlar benimle gurur duyuyor. ve nihayetinde okulun başlangıç günü geliyor. intibak eğitimine çağırılıyorum. annem ve yengem bana eşlik ediyor. hayatımda ailemden hiç ayrı kalmamış olan ben, orada onlarla vedalaşıyorum. 1 ay intibak eğitimi olacak, aileyle görüşmek yok. annem kapıda ağlıyor, ben okula giriyorum. yanımdaki çocuklar dönüp ailelerine el sallıyorlar. ben sallamıyorum. biliyorum ki dönüp annemi görürsem ağlamaya başlayacağım. hem asker adam ağlar mı hiç? ağlamaz.

1 aylık intibak eğitimini tamamlıyoruz. eğitimin sonunda ailelerle görüşme günü var. ailelerle görüşebilirsiniz haberi geliyor. 120 kişi akın eder gibi koşuyoruz. kapıda herkesin ailesi. içlerinden kendi ailemi arıyorum. artık gerçek asker olduk, ağlamak yok diyorum içten içe. sonunda buluyorum bizimkileri. kucaklaşıyoruz. babam bana oks’de kabataş erkek lisesi’ni kazandığımın haberini veriyor. hiç duymuyorum. o sırada heyecanla 1 ay neler yaptığımı anlatıyorum. üzerimdeki üniformamı ilk alışımı, giyişimi anlatıyorum. omzumu gösterip, “anne bak buraya biz de rütbe takacakmışız, biliyor musun?” diyorum.

kabataş’ı kazandığım için beni almaya gelmiş olan ailem, asker olma isteği gözlerinden fışkıran bir çocuk görünce hiç seslerini çıkarmıyorlar.

9. sınıfa başlıyorum. her zamanki gibi, idealistim. dersler mi, en iyi şekilde yapmalıyım. disiplin mi, en iyi şekilde yapmalıyım. öğretmenlerimiz her fırsatta belirtiyor: “geleceğin deniz kuvvetleri komutanı, sizlerin içinden çıkacak!”

her şeyi yeni öğreniyoruz. dostluk, silah arkadaşlığı, astlık üstlük. üst bir şey derse “emredersiniz!”

4 yıllık lise yaşantım çabuk bitiyor. okulun bandosunda trampet takımına giriyorum. törenlerde okulun en önünde yürüyoruz. her sene onur belgesi alıyorum. matematik alanında bir sene tübitak proje yarışmasına davet alıyorum ve katılıyorum. son sınıfta onur kurulu başkanı seçiliyorum. komutan onur belgelerinin yanında disiplin takdir belgeleri alıyorum. son sınıfa kadar 100 tam disiplin puanımı koruyorum. sınıf subayım olan komutan, ufuk’a tüm suçlar serbest diyerek şaka yapıyor. 4 yılın sonunda okul ikincisi olarak mezun oluyorum ve donanma komutanı’nın elinden diplomamı alıyorum.

mezuniyet töreninde adım ayrı okunuyor: “okul ikincisi ufuk, 1992 yılında istanbul’da, yılmaz ve türkan’ın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.” annem ve babamın oturdukları koltuklarda gözleri doluyor, babamın omuzları kabarıyor. görüyorum. bense sahnede dimdik selam durup komutanı bekliyorum. diplomamı veriyor, tebrik ediyor. “sağ ol!” diye bağırıyorum ve çok büyük bir alkış kopuyor. heyecandan küçücük kalbim öyle çarpıyor ki, kalbim çarptıkça göğsümün hareket ettiğini hissedebiliyorum. bacaklarım titriyor, durduramıyorum, durdurmak için birbirine dokunduruyorum.

mezuniyet törenini cd olarak evlere yolluyorlar. 66 yaşındaki dedem cd’nin kopyasını alıyor. dedem şeker hastası, durumu her geçen gün ağırlaşıyor. gelen bütün misafirlere cd’yi takıp beni izletiyormuş. 68 yaşında vefat edene kadar, evine her misafir gelene benim videomu izletip gururlanıyormuş. okuldan ayrılmak zorunda kalışımı, yaşadıklarımı görmeden vefat ettiği için bir nebze huzurluyum.

2010 yılında deniz harp okulu’na başlıyorum. yeni bir ortam, askeri lise okumadan sivilden gelen yeni silah arkadaşları. ama ben, aynı benim. yeni kişiler, yeni ortam fark etmez. ben, elimden gelenin en iyisini yapacağım! ilk seneyi okul ikincisi olarak bitiriyorum. 2 adet dekan onur belgesi, 1 adet üstün başarı belgesi, 1 adet yabancı dil başarı belgesi alıyorum. 120 tam disiplin puanıyla başladığım 1. sınıfın ardından 120 tam disiplin puanıyla 2. sınıfa başlıyorum. 2. sınıfı da ikincilikle bitiriyor, 2 adet dekan onur belgesi, 1 adet üstün başarı belgesi alıyorum. mp5 makinalı tüfek kategorisinde atış başarısı göstererek, denetleme atıcısı seçiliyorum. o seneyi de cezasız sadece uyarıyla kapatıyor, 119 disiplin puanıyla deniz harp okulu 3. sınıfa başlıyorum.

ilk 2 sene süresince okul birincisi arkadaşımı ödül olarak italya’ya seyre, derecede olmayan başka iki arkadaşımı da birini tunus’a diğerini portekiz gemisine türkiye’yi temsilen gönderiyorlar. ses çıkarmıyorum, resmi olarak belirlenmiş, illa ki bir kriter vardır. bölük komutanı taburun önünde açıklama yapıyor. yaz tatili süresince muhittin arkadaşınız portekiz okul gemisinde, buğrahan arkadaşınız tunus okul gemisinde seyir yapacaktır. seçilme kriterleri ders başarısı, yabancı dil ve disiplindir! tabur dağılıyor, bölük komutanımın yanına gidiyorum. neden seçilemediğimi merak ediyorum. son karar tabur komutanınındı cevabı geliyor.

böyle şeyler benim motivasyonumu düşürebilir mi? tabi ki hayır. ilk günkü heyecanımla devam ediyorum hayatıma. içimdeki vatan aşkını, üniformaya saygımı hiçbir güç bitiremez biliyorum. hem ben zaten bir ödül karşılığı başarı istemiyorum ki. ben başarıyı kendim için kendimi motive etmek için istiyorum.

yeni bir paragraf açıyorum, çünkü olaylar burada başlıyor. ikinci sınıfın sonunda bölük komutanı, tabur komutanı kısaca bizden sorumlu sıralı bütün amirlerimiz değişiyor. yeni tayin komutanlar geliyor. 119 disiplin puanıyla 3. sınıfa başlıyorum. hedefim aynı. 4 yılın sonunda okul birincisi olmak ve diplomamı cumhurbaşkanının elinden almak.

daha okulun üçüncü günü. savunma alıyorum: “üst sınıfa selam vermemek.” hayatım boyunca aldığım savunmalar bir elin parmaklarını geçmez. şoktayım. yemek çıkışı olan toplu çıkışlarda selam verilmez kuralına rağmen savunma alıyorum. savunmamı yazıp yeni tayin bölük komutanıma iletiyorum.

sonuç: 2 hafta sonu izinsizlik – 4 disiplin puanı.

bölük komutanım konuşma yapıyor: “bir şey olmaz ufuk, ceza almak çok normal bir şey.”

iki hafta geçmeden yeni savunma geliyor: “yatak takımı olmamak.” battaniye kullanmıyorum diye 4. sınıflar tarafından bölük komutanıma rapor ediliyorum. biz dersteyken yatakhane odaları üst sınıflar tarafından dolaşılıyor. 110 kişilik devrede, 30 kişi yatağı düzgün diye mükafat alırken, battaniyesi olmamak suçu ile tek savunma alan benim. yatağımı kontrol eden kişinin ise açıklaması daha ilginç: “ufuk, yatağın çok düzgündü. biz de yatak bu kadar düzgünse kesin altında battaniye yoktur dedik ve kontrol ettik.” bu bahaneyle yatağımın pikesi açılıp kontrol yapılıyor. ancak yataktan mükafat alan 30 kişinin pikesine dokunulmuyor. hepsini bir kenara bırakalım, battaniye takmamak zaten suç değil. henüz ekim ayındayız ve havalar battaniye kullanacak kadar soğumamış. nitekim yatakhaneyi dolaştığımda 110 kişiden 104 kişinin zaten battaniye kullanmadığını görüyorum.

zaman geçtikçe yeni cezalar gelmeye devam ediyor, sınıf arkadaşlarım bile benim yaşadıklarımı hayretler içerisinde izliyor. 4 haftada bir, tek tük izne çıkabiliyorum. ama ders konusunda hiçbir sıkıntı yok. hedefim olan okul birinciliği için bu cezalar bile motivasyonumu kıramaz!

zamanla çeşitli haberler alıyorum. üst sınıfımdan ayrılanlar, alt sınıfımdan ayrılmak zorunda kalanlar. önceki sene iki üst sınıfımdan okul birincisi kişinin sınıfta bırakılması sonucu ayrılması. bunları düşünüyorum ve aldığım sayısız savunmalara bakıyorum. kendi kendime neler oluyor diyorum, benim de mi sonum aynı olacak diyorum. ama içimden geçiriyorum, “derslerim iyi, disiplinim de iyi. ben üzerime düşeni yapıyorum. kim ne yapabilir ki!” çaatt! yeni savunma: “izinsiz ilaç bulundurmak.” savunmamda belirtiyorum: “komutanım daha yeni revirin verdiği ilaç.” 2 tane aferin hap bulmuşlar. kaldı ki ben onları evden getirmedim, okul verdi. zaten yönergeye göre fazla sayıda bulundurmak yasak. ilaç bölük komutanına teslim edilir. her gün gidip ikişer ya da üçer tane alınarak kullanılır. bende zaten 2 tane aferin hap var. onları da bu akşam yemekten sonra alacağım. güzelce açıklayıp savunmamı dolduruyorum.

sonuç: 2 gün oda hapsi – 8 disiplin puanı

hafta sonu izinsizlik cezası, hafta sonu oda hapsine dönüşüyor. demir parmaklıklı pencereleri olan odalara kapatılıp sadece yemek zamanı çıkarılıyoruz. yemeğe gidiyoruz, komutan peşimizden koşup durduruyor. “çıkarın şapkalarınızı, kontrol edeceğim!” çıkarıyoruz, buyurun komutanım. tertemiz! bu sırada diğer cezalılara kontrol yapılmıyor.

aradan haftalar geçiyor. içimde buruk bir sevinç. sonunda galiba izne çıkacağım. bana neler oluyor? okulda neler dönüyor? arkadaşlarım gayet normal bir hayat sürerken neden benim başıma garip olaylar geliyor?

arada ankesörlü telefonla annemi arıyorum. neden izne çıkmadığımı soruyorlar. “çok ödev var eve gidersem yetişmez anne.” söyleyemiyorum, ben istanbul’da onlar çanakkale’de. biliyorum olanları anlatsam, annem gece uyuyamaz. düzeleceğini, sadece şanssızlık, kötü bir tesadüf diye düşünüyorum. evdekilere bir şey çaktırmıyorum.

ilk dönem bu şekilde cezalarla bitiyor. dönem boyunca toplam 3-4 hafta sonu izne çıkabiliyorum. üzerimde öyle büyük bir psikolojik baskı oluşmuş ki. sömestr tatilindeyim, her gece rüyamda üst sınıftan benimle uğraşan kişileri, her gelen raporu anında savunma olarak elime tutuşturan bölük komutanımı görüyorum. aileme tüm her şeyi söylemiyorum. “ufuk, sen bizi alıştırdın. zaten şüphemiz yok, aynı başarıyı bekliyoruz.” diyorlar. annem benimle konuşurken, stresten her tarafı siğil olmuş ayağımı elimle saklamaya çalışıyorum. içimden düşünüyorum, belki de ikinci dönem çok farklı olacak.

ikinci dönem başlıyor. daha ilk zamanlarımda bile tek başıma taburun önüne çağırılıp üst baş kontrolüm yapılıyor. üst başıma her zaman özen gösteririm, bunlardan çekincem yok. derken bir şey bulamadıklarında soru sormaya başlıyorlar. biliyorum, bilemediğim bir şey bulurlarsa bilgi eksikliğinden savunma gelecek! ama biliyorum, çünkü bu senaryolara da hazırlıklıyım. hiçbir zaman bilgi eksikliğinden savunma almadım.

derken kendi sınıfımızdan 2 kişi çıkıyor: “komutanım, biz yeni bir bilgisayar programı yaptık. program nöbet yazma programı.” komutan onaylıyor, artık nöbet listeleri mert ve murat arkadaşlarınız tarafından yazılacak.

bir hafta sonra savunma geliyor: “gece nöbetine geç kalmak.” gece 2.00-4.00 nöbetimin olduğu gün, benden önceki nöbetçi(yeni kişilerin nöbet listesini yazması sonucu benden önceye koyulan kişi) beni 1.57 de nöbet için uyandırıyor. kalktığımda saate bakıyorum 1.57. nöbete 3 dakika kalmış. daha kalkıp hazırlanma, üniforma giyme vs. işler var. kaldı ki tabur komutanının açık emri mevcut: ” bütün gece nöbetçileri, bir sonraki nöbetçiyi 15 dk. önceden kaldırmakla mükelleftir.” hiçbir şey demiyorum, kalkıyorum. tüm hızımla giyinip 2.03 te nöbet mahalline gidiyorum. nöbet mahalline gittiğimde sanki her şey hazır gibi bir harp 4 öğrencisi beni bekliyor. 3 dk. geç kaldın diyor ve numaramı alarak ertesi gün rapor edeceğini söylüyor. hiçbir şey demeden nöbetime devam ediyorum. gece saat 3 olduğunda nöbetimin ortasında başka bir harp 4 kata geliyor. ayağa kalkıyorum. elleri cebinde bir şekilde yanıma kadar geliyor, yatakhaneyi bana rapor et diye bağırıyor. gece saat 3! bağırıyorum. “düzgün hazır ola geçmedin seni rapor edeceğim.” diyor ve numaramı istiyor. düzgün geçtiğimi söylüyorum, buna karşılık “ne yani, ben yalan mı söylüyorum” diyor. ertesi sabah kahvaltı taburuna ilk numaramı alan harp 4 geliyor. beni taburun önüne çıkarıyor ve bağırmaya başlıyor. ben de kendimden önceki kişinin tabur komutanı emrine uymayarak geç kaldırıldığımı söylüyorum. bana “şu an sen arkadaşını satıyorsun, farkında mısın” diye bağırıyor. herkesin içinde çocuğu taburun önüne çıkarıyor, çocuk “ben zamanında kaldırdım” diyor. bir kez daha şoka uğruyorum. kahvaltı sonrası bölük komutanına hemen rapor ediliyorum ve savunma elime geliyor. komutana durumu izah ediyorum, suratıma dahi bakmıyor. “komutanım, yatakhanede kameralar var, saat kaçta kaldırıldığıma bakılabilir.” diyorum. bu sefer işin peşini bırakmamaya kararlıyım. komutan, “kamera kayıtlarına ulaşmak çok çetrefilli, uğraştırıcı bir iş.” yanıtını veriyor. pes etmiyorum yönergeyi araştırıyorum, tabur komutanının emrini bulup savunmamda yönergeye atıfta bulunarak belirtiyorum.

sonuç: 3 gün oda hapsi – 12 disiplin puanı

kabul etmiyorum, itiraz ediyorum. sonucunda çocuğa 5 gün oda hapsi cezası veriliyor. çocuk suçlu bulunduysa ben neden ceza aldığımı soruyorum. bölük komutanının cevabı ilginç: “evet, seni zamanında kaldırmamış. bu onun suçu ve cezasını aldı. ama nöbete geç kalmak senin suçun. sen de cezanı alacaksın.”

bu açıklamaya kargalar bile güler!

artık yaşadıklarım iyice psikolojik bir savaşa dönüşüyor, her gece rüyalarıma giriyor, ama sabrediyordum. psikolojik mobbing öyle kötü bir hal almıştı ki, artık benden beklenen esas şey olan derslerime bile konsantre olamamaya başlıyordum. hafta sonu izne çıkamamayı geçtim, disiplin puanım her geçen gün düşüyordu. artık ders sırasında bile dalıp gidiyor, bu akşam ne olacak acaba diye kara kara düşünüyordum. 9. sınıfa parlayan gözlerle başlayan o çocuk, artık gözlerinde yaşama sevinci bile olmayan bir kişiye dönüşmüştü. artık ailem de bazı şeyleri fark etmeye başlıyor, ben de daha fazla olayları gizleyemiyordum. en kötüsü de bir şeyler döndüğünü hissedip elimden hiçbir şey gelemiyor oluşuydu.

kalan günlerimde de senaryo pek değişmedi, hatta artarak devam etti. her perşembe bölük komutanları tarafından sorguya alınmaya başladık. endüstri mühendisliği bölümü olarak her hafta sorguya giriyor ve buna bir anlam veremiyordum. sonradan öğrendim ki benim haricimdeki herkese sorguda sorulan soru aynıymış: “ufuk herhangi bir yerde bölük komutanlarıyla ilgili yorum yaptı mı?” herkes bu sorularla sıkıştırılıyor, bir koz aranıyormuş derken…

yeni savunma: “üstler hakkında yorum yapmak”

ne demiş olduğumdan bile haberim yok. daha o savunmayı doldurmaya çalışıyorum, teslim bile etmemişim.

hooop yeni savunma: “arkadaşının ders çalışmasına mani olmak.” oda arkadaşım ders çalışmasına mani olduğumu söylemiş. sebebi ise benim çok yardımsever olmam ve her sınavdan önce bize ders anlatır mısın diye yanıma gelenlere ders anlatmam. evet, ben her sınavdan önce onlarca kişiye ders anlatıp onların sınavdan yüksek almasına vesile olurken, oda arkadaşım tarafından “ses yapıyorlar, ders çalışamıyorum. ortalamam düştü.” suçuna layık görülüyordum.

veee…

tüm bu gözlerim dolarak, ellerim titreye titreye yazdığım olaylar sonucunda -2 disiplin puanına düştüğüm an 31.05.2013 tarihinde ayrılma dilekçemi verdim. çünkü kendim ayrılmazsam, okuldan atılacaktım.

6 yılda disiplin zafiyeti göstermeyen kişi, 1 sene içerisinde 121 puan harcamıştı. peki bu kimsenin dikkatini çekmiyor muydu? tüm bu kişilerin hepsi aynı teşkilattansa, elbette dikkat çekecek bir husus olmazdı.

ayrıldım. psikolojik yükünün yanında daha o yaşta omuzlarıma 53 bin liralık tazminat yükü de binmişti. evet iyi değildim, uzun bir süre de kendime tam gelemedim. artık sivil hayata geçmiştim ama hala kabuslar görüyor gece yarılarında sıçrayarak uyanıyordum. eve getirdiğim tazminat yükünden sonra babamla göz göze gelmeye utanıyordum. o kadar kötü durumdaydım ki, insanların “demek ki yapamamış, dayanamamış, ayrılmış!” yorumlarına kulak dahi asmıyordum. ama içten içe hırs yapmıştım, yılmayacaktım, çok daha başarılı olacaktım, ve bir gün kesinlikle yaşadıklarımın hesabını soracaktım…

ayrıldığım gün bölük komutanı “şimdi ne yapacaksın?” diye sordu. verdiğim cevap netti: “boğaziçi üniversitesi’ne gireceğim.” bana verdiği tek tepki gülmek oldu.

anlayamayacakları bir husustu çünkü. biz o mevkilere kendi azmimizle, kendi bileğimizin hakkıyla gelen kişilerdik, kendileri gibi örgüt yerleştirmesi sonucu değil!

2013 haziran ayında boğaziçi üniversitesi endüstri mühendisliğine yatay geçiş başvurusu yaptım. birçok test aşamasına girdim ve hepsini geçerek boğaziçi macerama başladım. boğaziçi’nde her sene onur listesine girdim. iki dönem ders asistanlığına seçildim ve bir dönem de exchange kapsamında amerika’da okudum. sonuç olarak kendi yolumu çizdim ve geçtiğimiz ay mezun oldum.

tüm bu yaşadıklarımın ergenekon, balyoz kumpaslarıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. nitekim 2007 yılında çıkan iddianamede fişlenen kişilerde daha 15 yaşında lisede olan benim bile ismim vardı ve tabi birçok arkadaşımın. ne tesadüftür ki orada fişlenenlerden ismi geçen hiçbir öğrenci bugün tsk’de değil. ya atılmışlar, ya da ayrılmak zorunda bırakılmışlar. davanın düşmesiyle adı geçen herkesin evine birkaç ay önce takipsizlik kararı geldi, bizim de bu sayede haberimiz oldu.

evet, peki dışarıda sivil yaşamda kendimi nasıl mı motive ettim? ne zaman büyük bir zorlukla karşılaşsam, ne zaman çalışırken bir isteksizlik gelse geçmişte yaşadıklarımı hayal ettim. mezuniyet videomu her misafire izleten rahmetli dedemi, beni askeriyeye gözleri yaşlı teslim eden annemi, ve tazminatımı ödeyip üzülmeyeyim diye benden gizli kardeşime “evde bundan sonra askeriyeyle ilgili bir şey konuşma.” diye tembih eden babamı hatırladım.

sonuç olarak belirtmek isterim ki, ben ve benim gibi mobbingle, psikolojik baskıyla, yıldırma politikalarıyla ayrılan birçok arkadaşım, ve en önemlisi hepimizin bilincinde olduğu bir gerçek var:

“vatan savunması yapmak için üniformaya ihtiyacımız yok. yeter ki kalbimizde ve zihnimizde olsun…”

 

Kategori: Genel - Politika - Tarih